bordro mahkumları inc.

selamlar, selamlar, sel, am, lar. sevgili tüketiciler. umarım her şey yolundadır. yayınladığımız son yazının temmuz ayında kaleme alınmış olması patronlarımıza ne kadar zaman ayırdığımızın alfanümerik hali gibi. otuzbir çekmeye zamanımızın olmadığı, kendimizi dinleyebildiğimiz tek yerin ev-iş sendikasına bağlı otobüs koltukları olduğu bir dönemdeyiz.

iş görüşmelerine ensene düşürdüğün kulaklıklarınız ve omuzlarınızdan yükselen ananı sikeyim ya duruşunuzla iştirak ettiniz. bir sene öncesine kadar, hayatınızı minimum düzeyde idame ettirmenize yetecek miktardan daha fazlasını kazanmak isteyeceğinizi ya da tahammül eşiğinizi yükseltmeniz gerekeceğini düşünmediniz. şimdi ise her ay başında atm ekranında nasıl daha fazla para görebilirimin hesabını yapmaktasınız. ilk anda yürek burkan bir detay olarak kayıtlara geçen bu davranışınızı yeni yeni kabulleniyorsunuz. açık konuşalım. işinizden nefret ediyorsunuz. herhangi bir holdingin genel müdürü olsaydınız yine de işinizden nefret edecektiniz. sabah tam vaktinde sizi masanızda bulabilmelerini tek bir motivasyon ögesine borçlusunuz: tabii ki para sizi aptal orospu çocukları. paranın tek faydasının mal ile değiştirebilir olması. allahtan etrafta çok fazla mal var. gayfisafi milli hasıla. beş yaşında veletlerin bile haberdar olduğu bir kavram. çoğunuzun ne sike yaradığını bilmediğiniz bu yarrak, sizlere yıllarca mutluluğun anahtarı olarak monte edildi. ve sürekli artıyor. aynı doğrultuda refah seviyeniz de yükselme eğiliminde. sendikaların dört kişilik aileler için modellediği açlık sınırı ve yoksulluk sınırı diye şeyler de var. her ay açıklanan rakamlara göre ağlamanıza gerek var mı, donunuz hâlâ götünüzde mi gibi ev reisleri için hayati önem taşıyan sorulara cevap bulabiliyorsunuz. kasım ayı rakamlarına göre, tek başınıza dört kişilik bir aileden daha mutlusunuz. içgüdüleriniz diyor ki, daha fazla kazanırsam olduğumdan daha mutlu olabilirim. muhtemelen bundan beş yıl sonra şu an kazandığınızın üç katını kazanacaksınız. her pozisyon değiştirdiğinizde bünyenize berber çırağı masajı yemişsiniz gibi gereksiz bir rahatlama hasıl olacak. artık alınacak terfi kalmadığında ise önce normalleşme sonra bayağılaşma sürecine gireceksiniz. kurumların ve meslektaşların sizi kalemtraş misali açmaya çalıştıklarını hissedeceksiniz. patron olduysanız kelimeleriniz havada uçuşurken sizi patlakladığnı resmeden çalışanlarınız, hâlâ çalışansanız karşınızda size söyledikleri uğultuya dönüşecek bir patronunuz olacak.

tebrikler, kariyer-mutluluk eğrisinin en dibine düştünüz.

bol şans

Sayın Yetkili,
Bilindiği üzere, 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı  İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun  23/05/2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Başkanlığımızın Bilgi İhbar Merkezine aşağıda yer verilen alan adı/ URL adresi ile ilgili ihbar/ihbarlar gönderilmiştir. Bu e-posta ile şikayete konu İnternet adresi Başkanlıkça detaylı bir inceleme yapılmadan tarafınıza bildirilmektedir. Şikâyete konu içeriğin tarafınızca çıkartılması veya engellenmesi doğrudan talep edilmemektedir.  Bildirilen ihbara konu olan içeriğin öncelikle tarafınızca incelenerek 5651 sayılı Kanundaki sorumluluklarınız kapsamında ÖZDENETİM usulü ile sonuçlandırılması hususunda gereğini rica ederim.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı

Not: Başkanlığımızca bildirimlerin yapılabilmesi için iletişim bilgilerinizin ( e-posta, telefon, adres) gönderilmesini rica ederim.
Daha fazla bilgi için, www.ihbarweb.org.tr ve www.tib.gov.tr İnternet adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

İlgili alanadı: 62ytl.com

Dear Sir/Madam,
As it is known law no: 5651 relevant to Regulating  broadcasts on the internet and struggling against crimes committed on this platform dated 04/05/2007 came into force in 23/05/2007. Our presidency’s hotline received several reports connected to domain name/URL address written below.  The aim of this e-mail is to predict you before our presidency starts to detailed examination. It is not requested to remove or block directly the content subjected to the reports. It is respectfully submitted to examine the content subjected to the declared report in scope of your responsibilities in law no: 5651 according to self-regulatory procedures.

INFORMATION AND COMMUNICATION TECHNOLOGIES AUTHORITY
TELECOMMUNICATIONS PRESIDENCY

P.S:  We kindly ask your contact information in order to notify you by our presidency.
For further information you can also visit www.tib.gov.tr and www.ihbarweb.org.tr .
Related domain: 62ytl.com

ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün

son günlerdeki halim (ctrl+j yapınca buraya “son günlerdeki halim” otomatik olarak geliyor) gerçekten de fenerbahçe forvetinden farksız. gol yollarından etkisiz kalan, istediği pasları alamayan, arkadaşları tarafından iyi beslenemeyen, hüzünbaz, melankolik, içine kapanık, kader kurbanı, perişan, kederli, itik, yitik, bitik bir fenerbahçe santraforu ile beni yan yana koyun, arada hiç bir fark bulamazsınız. yine de kafaya taktığım mevzular var. misal satanist arkadaşlarımın verdikleri screenshot’larla mac kullandıklarını öğrenmem. satanizm ile photoshop vb. yazılımların birbirini besleyen kavramlar olduğunun farkındayız lakin kendine karşı samimi olmayı başarabilmiş bir satanistin de windows 98′den ötesine gitmesine ben şahsen çok karşıyım, tarih de böyle bir şeyi affetmez zaten. bir de bu kadar senedir kadınları kategorize edip onları rencide edecek ifadeler kullanıyorum, meğer en fena modelini görmemişim bunların, ki o plaza kadını dediğimiz tür. evet, geç öğrenmiş olsam da plaza kadını acayip bir tür varmış arkadaşlar. türlü türlü özellikleri var bu kadının. misal topuklu ayakkabı giyince zeki müren türkçesi konuşabilen bu canlı, iş çıkış babetleri ayağına geçirince “nereye gidek?” gibisinden bana acaba farkında olmadan kırşehir’e mi ışınlandım sorusunu sorduran bir cümle kurabiliyor. daha çok çok özellikleri var. önümüzdeki bu konuyla ilgili olarak mango-massimo dutti-harvey nichols ekseninde organizasyonel şema içerisinde kadın hiyerarşisini incelemeyi düşünüyorum mesela. ondan sonraki hafta iş hayatında memesel birtakım olayların önemine değinebilirim, bilemiyorum, bilemiyorum, numara mı taşısam mı bilemiyorum. öhö öhö.

bu arada görseldeki sakallı amca tolstoy (şu an onu biliyoruz diye atarlanan saçı boyalı x dili ve edebiyatı öğrencileri olduğuna eminim, lütfen önce kendi hayatlarınızdaki sorunları çözün). kendisi bu tip yolculuklara çantasına 5 kangal sucuk koymadan çıkmıyor olacak ki google görsel aramalarındaki “sucuk” sözcüğü kendisinin bu fotoğrafına ulaşmamı sağladı. nasıl bir adam olduğunu bilmiyorum ama şu mübarek günde kendisi için fatihaları eksik etmeyelim, hadi kardeşlerim.

eğitim, üstelik parasız

merhaba, sevgili tüketiciler. hepinizin ifade etme özgülüğünüzün saklı olduğunun farkındayım. güneşin altında saatlerce slogan atıp terleyen teknik üniversite öğrencilerini özellikle takdir ettiğimi belirtmek isterim. gerçekten çok muntazam terliyorsunuz. tişörtlerinizin tere bulanan kısımlarını keserseniz harika v yakalarınız olur. ve pembe arka planlı karı bloglarına hayatınızda bir kere girdiyseniz dahi şunu bilirsiniz: 2012 yılında v yaka garanti ekmek demektir. ağdalı laflarla süslenmemiş bazır bazır osurduğum hatta bazen osuruklarımdan halkalar yapıp büyük yunikorn heykelimin boynuzuna geçirmeye çalıştığım odamdan uzaktan ve bir o kadar da parasız bir eğitim. pragmatizm, dostlarım. okul amfilerinde çizdiğiniz eksponansiyel fayda eğrileri kendinizi meydanlardan su yataklarına atıp indie-alterno karılarla kedi gibi oynaşmanızı gerektiriyor. ama hayır. hayır, tüketiciler. biriniz dahi bu öğüdümü deneyimlemeyecek. idealist olanlarınız bunun ne büyük bir şaçmalık olduğu üzerine mehtiyeler düzüp kendini iyi hissetmeye çalışacak. neden biliyor musunuz. çünkü sizlere satır arasında servis ettiğim eğitim parasızdı.

eğer bunları süzer plaza‘nın genç profesyonellerimizin kariyerlerine kariyer katmaları için tahsis ettiği, havasının solunmasının dahi beşyüzliradan başladığı, oditoryumda dillendirseydim hepiniz bir sonraki hafta sonunu tavşanlar gibi sikişerek geçirirdiniz. gördünüz mü. sadece sol taşağımla bile parasız eğitim isteyenleri duvardan duvara vuruyorum.

parasız eğitim. parasız eğitim fanatikleri devlet denilen kerhanenin bahçesinde penceredeki orospuya on yıllarca seranat yapabilirler. sadece cebinde paraları olduğunda içeri girip işleri bittiğinde bahçedeki yerlerine geri dönerler. istedikleri boku ayrımsayamayacak, kendi ilkelerinden bihaber kalacak kadar güneş altında çok kalıyorlar sanıyorum. sloganlar falan. devletle pazarlık edilmez. devlet günün birinde sizlere parasız eğitim hizmeti verebilir. içinde devlet örgütünün olduğu bir şey gününde birinde gerçekten parasız olabilir, ama bedelsiz olmayacaktır. her mavi hapın yanetkisi vardır. sizden on sene kamu hizmeti yapmanızı ister. kendinizi bu durumu eleştirecek bir slogan ararken bulursunuz.

birinci lig bank asya

türk rock camiasının daha fazla grup çıkarmaması iyi oldu bir yerde, soluklandı arkadaşlar. gazoz firmalarının sponsor olduğu konserlerle anadolu’daki seyircilerlyle buluşuyorlar, aman ne güzel. açıkçası lambadan cin çıksa bir dileğim artık “ingilzce bir singılla dünyaya açılmak istiyoruz” diyen rock grubu üyesi görmemek olabilirdi ki ne lambaya ne de cine gerek kaldı. atari salonunda ken’lni blanka’ya kaptırmış oyuncunun tuşlara yumruk atarak kurtulmaya çalışması kadar çaresiz bir durumdu zira bu adamların halleri. e artık karizmatik rockstarlarımız da yok. zaten ergenliği ve erken yetişkinlik dönemi müthiş asosyallikle geçmiş adamın konuşurken takıldığı yerlerde “aaaaaa” diye yaptığı samimiyetsiz mesut yılmaz çıkışları “bakın ben karizmatiğim”den çok “yok lan bildiğin orospu çocuğuyum” mesajı veriyordu ki bunu basit bir analizle ispatlayabilirim. analiz dediğin psikanaliz, freud falan yani (burada adı evrim ya da devrim olan kızlara mesaj yollama derdindeyim. cumartesileri beyoğlu’nda oluyorum genelde, siz nasıl döneceksiniz? bize gidelim isterseniz?)

devamı gelecek.

imza: tek ülküsü 40ından sonra ufak bir anadolu beldesine belediye başkanı olup vatandaşa hizmet götürmek, tanınmak, sevilmek, sayılmak olan adam.

cumartesi geceleri ve pazar özeleştirileri

rüyamda meksika sınırından kaçak geçiyorduk arabamızla. sonra farkettim ki rüya değilmiş. alkolün etkisinden dolayı halisünasyon görüyormuşuz. bu tekile ne menem bir şeyse bu kez beni sahiden meksika’ya yolladı. halbuki kendisiyle ilişkimiz başlangıçta birbirine ısınamamış çiftler gibiydi. siz de bilirsiniz bu şekilde başlayan ilişkiler ısınamama itiraflarının sağladığı paslaşmalarla başını alıp tutkulu aşklara dönüşür. ben de tekiladan böyle bir pas almış olabilirim dün gece.

o an yapılması gereken şeyin hayatımın bir bölümünü verkaçlarla geçirdiğim hatunlara “seni benden daha iyi tanıyan hindistanlılar oldu : (” diye sms geçmek olduğunu düşünüyordum. sonra “akşam napıyorsun : )” sms’ini geçtiğim hatunları eleyip bir liste oluşturmam gerektiğini farkettim. aşk hayatım ayıkken de bayıkken de bu anlamsız sms’lerin kurbanı oluyor, “gizli” sıfatını hak ediyor.

sonra kadınlara olan sevgimin bir kat daha artmasına neden olan bir düşünce belirdi kafamda. gerçekten de kadınların göğüs dekoltesiyle kolye takmanın şık olduğunu düşünmeleri güzel. refleksler zayıfladığında çatala takılı kalan gözlerin bahanesi olabiliyor o kolyeler ki durumuna göre “aaaa kolyen çok güzel miş” (miş ayrı) ya da “o ne yaa ananenin kolyesi mi o” gibi yorumlar yapılabiliyor.

sonra baktım ki bardağım boş. bu kez de kafamın içinde thursay’in “empty glass” şarkısı çalmaya başladı. bakın kadınlar, bu ekmek derdinde olan bir adamın serzenişi değil ama yine de içinizdeki anneciğe seslenmiyor değilim. özellikle jennifer connely benzeri kadınları bu açıklamalarımı dikkate alsınlar. fenerbahçe forveti gibiyim. istediğim pasları alamamaktan şikayetçiyim.

polislerimiz üzerine oynanan oyunlar

ne var ne yok, sevgili tüketiciler. bugün de kamu gardiyanlarımıza, kelle koltukta emekçilerimize, iç güvenliğimizin ete kemiğe bürünmüş teminat mektuplarına, yalnızca bir kelimeyle geçmem gerekirse polislerimize aslında ne kadar haksızlık yapıldığını dillendirmek adına siz okurlarımın karşısındayım.
dün ve yahut ondan önceki gün. gündemi takip etmediğimden mütevellit tam da emin değilim, ama kesinlikle geçen hafta içinde türk polisinin yerinde müdahalesi yine çok talihsiz bir olaya rastladı. şu anda adını tuşlayarak apple marka kar beyazı klavyemi kirletmek istemediğim bir partinin ilçe yöneticilerinden birinin, emniyet güçlerinin entropiyi düşürmek için giriştiği operasyon sırasında öleceği tuttu. her zamanki gibi, bazı kendini bilmezler  çevik kuvvetimizin lağvedilmesini istediler. hatta daha da ileri gidip, sözde olayın sorumluların çarmıha gerilmesi için, son derece mesnetsiz bir kırtasiye (dosya) hazırlamak marifetiyle konuyu bölge savcılığına intikal ettirdiler. müstakil hadiseleri toplumsal tragedyalara dönüştüren gündem vampilerinin, başka bir deyişle bağımsız medya kuruluşlarının yarattığı galeyana twitter andavalları da iştirak edince kahraman teşkilatımızın imajı büyük yara aldı. birkaç solcu rantiyerin tiraj kaygısı koca bir teşkilatın halkı için yaptıklarını unutturabildi, aklım almıyor. sel mağduru teyzenin bir polis memurunun sırtındaki pozunu halen günlüğümün sayfaları arasında saklarım. peki ya, kırk kilo kokaini eliyle koymuş gibi bulan narkotik şube köpeği anton’u ne çabuk unuttunuz. sözümü “peki ya engin ceber” diyerek kesmeye çalışan sol neşriyat tayfasını duyar gibiyim. fevziye cengiz diyen kadınlarımızı ya da festus okey diyen afrotürk vatandaşlarımızı da duyuyorum. hepinize söyleyeceğim tek şey şudur arkadaşlar: sepetten elbette çürük yumurtalar çıkabilir. fakat bütün yumurtalar çürüktür demek hiç de ılımlı bir yaklaşım değil. diğer taraftan hali hazırda mahkemesi görülen konular hakkında naylon bir gündemin oluşmasına sebebiyet verdiğini düşünüyorum. ayrıca polis akademileri ıpıl ıpıl yeni jenerasyon polisler yetiştiriyor artık. psikoloji ağırlıklı yeni müfredat ile aktif saha görevleri öncesi polis adaylarındaki empati güdüsünün artırılması ile halk yararına en ivedi şekilde karar verebilecekler. birkaç sene sonra zaten eser miktarda olan orantısız güç kullanımıyla boyanan abartılı gazete manşetleri görmeyeceğimizi umuyorum. yine de emniyet birimlerimizi karalamaya çalışan fraksiyonlar ve geri zekalı köşe yazarları yapacaklarından geri kalmayacaklardır. imaj çalışması yerine asıl işi olan soruşturmalara ve iç güvenlik sorununa teşkilatımızın tüm enerjisini vermesinin yolu bu çığırtkanlara gereken mukavemetin halk tarafından gösterilmesi gerekiyor. sevgiler.

3d, tırnak içinde

merhaba, sevgili tüketiciler. sonunda ben de teknoloji marketlerde saatlerce dolaşıp kalem pil dahi almadan çıkan bir adam haline geldim. amacınız zaman öldürmekse sizi de davet ediyorum bu dev manyetik alanlara. bedavadan insan belgeseli seyrediyorsunuz. herhangi bir çarşamba ya da pazar pazarında jetlere ciplere binen insanlar göremezsiniz mesela. ama teknomarketler öyle mi. uluslararası dirsek teması olan bir holdingin londra ekonomi meslek yüksek okulu mezunu genel müdürüyle sade bir işçi emeklisini ikili koltuğa oturmuş; 3d gözlüklerle, 3d televizyon keyfini deneyimlerken görebilirsiniz pekâlâ.

ayrı dünyaların bu iki insanının bir konuda mutabık kaldığına ancak bir teknoloji markette şahit olabilirsiniz: bu nasıl üç boyut lan. evet, sevgili okurlar. böyle sikiş görülmedi. on yedi milyar para verip suratında yarım kilo ağırlıkla çarkıfelek seyredeceksin. üstelik bonus kartınıza 12 taksit. sattıkları şeyler üç boyutlu falan da değil. sadece gözlüksüz bakınca flu görünen şeyler. bu aletin çalışma prensibi buysa, büyükbabam temiz bi’ otuz senedir 3d yaşıyor hayatı. kendisinin gözleri on buçuk numara. yalanlar bedava. samsung gelse. sizi filme ışınlayan televizyon çıkardık dese. yok ben solaryuma giriyorum, derim.

ayrıca bu 3d muhabbeti dinozorlar dergisi‘nin orta sayfasında kalmadı mı. artık porno seyrederken ıslaklık hissi veren televizyon falan çıkması gerekmiyor mu. babam böyle pasta yapmayı nerede öğrendi. ahaha. seks le kalın.

akbili aylık yaptırdım

merhaba, sevgili tüketiciler. belediye otobüslerinde artık eskisi kadar dinlenemiyorum. bunun başlıca nedeni iett’nin otobüs filosunu revize etmiş olması. yeni otobüsler, yeşil olanlar, dizeli hissettirmiyor. eski otobüslerdeki o kulunçlarımı kıran vibrasyondan eser yok. bundan dört-beş sene kadar önce sadece bir akbil çekizi karşılığında merter’den bakırköy’e kadar en kral masaj salonunda göremeyeceğiniz muameleyi yapardı otobüsler. tekerleğin üstünde oturduğunuzda şoförün üçüncü vitese yüselttiğini bilir, arkanıza biraz daha yaslanırdınız. dünyayı ele geçirecek bir teknolojiye sahip olmadıkları için seviyordum, kırmızı otobüsleri. çoğu motorlu taşıtta amörtisör denilen yola göre şekle giren bir alet vardır mesela. hağ, işte o yok, kırmızı otobüslerde. uzun süre aynı hattı kullanırsanız gözünüzü açmadan nerede olduğunuzu tahmin edebiliyorsunuz bu sayede. mesela ben evime yirmi beş metre mesafedeki bir tümseğe alıştırdım kendimi. ön tekerlek o kasisi yaladığı vakit, kulağının dibinde parmak şıklatılmış arif verimli hastası gibi sıçrayarak uyanıyorum. şahane.

bu arada yeni -yeşil- otobüslerde bir buçuk kişilik koltuklar var. kimin siki kimin ensesine değdi de o koltukları bu araçlara yerleştirdi bilmiyorum. fakat bu oturgaçlar cidden sinir harbine sokuyor beni. sadece çok ama çok samimi insanların yan yana konumlanabileceği bir non-lineer uzay düzlemi, bu bir buçuk kişilik koltuklar. anne ve çocuk, bir çift sevgili, bir adet çok şişman yaşlı, bir adet çok zayıf yaşlı ve bir adet rahşan ecevit çantası gibi sınırlı sayıda varyasyonla oturulabiliyor bunlara. otobüs çok doluyken buraya düşmüş gibi yapıp götünün kenarıyla da hali hazırda oturmuş olan insandan arda kalan yere oturmaya çalışanlar da yok değil ki, bence bu çok ayıp bir hareket. otobüs ayıbı. boşluklara ilerlememek gibi. inmeyeceğiniz hale kapının ağzında durmak gibi. fort gibi.

bu arada halk otobüslerinde muavin olayını kaldırmışlar. para mara geçmiyor amınakoyduğum aletlerinde. götünüzü verseniz otobüse binemiyorsunuz. o derece. gidişat iyi değil, sevgili atatürkçü düşünce derneği mensupları. dürümler kötü. sevgiler. mi bemoller.

ama ben tarihimi bilmiyorum. n’olacak şimdi?

senelerce türk tarihi dersi gördükten sonra tarih hocasına türkler kadar geniş bir tarihe sahip miletin olup olmadığını sormak herhangi birinizin aklına geldi mi bilmiyorum ama sivil’in aklına gelmişti. benim aklıma başka şeyleri sormak gelmişti hep ama terbiyem el vermiyordu. o zamanlar terbiye sahibiymişim demek ki. o zamanlar dediğim lise. lisede tarih dersi almıştım. sayısal öğrencisiydim. çok lazımdı amına koyim.

tarihe dönelim. millet olarak pekçok konuda olan sığ görüşümüzü tarih ve tarih eğitimi konusunda da sürdürdüğümüzü düşünüyorum. hatta başka konularda da böyleyiz. şimdi burada tek tek saymak istemiyorum ama ciddi orospu çocukluklarımız var.

konu sapmasın. tarihe dönüyorum (zaten yazıp hemen çıkacağım, çok işim var dışarıda, meşgul adamım ben). tarihteki şahsiyetleri hep savaşlarıyla, kurdukları yıktıkları devletlerle falan tanıyoruz da daha ince şeyleri de bilmemiz lazım. ama mesela birinci dünya savaşının çıkışında avusturya-macaristan prensinin öldürülmesi gibi bir detaya girilip bunun aslında arkası dolu bir takım siyasi gelişmeler akabinde büyük çatışmaların çıkmasına sebebiyet verecek bir kıvılcım olduğunun söylenmesi hoş bir şeydi, tabi es geçmemek lazım. ama daha çok şey bilmek istiyor insan. ne bileyim, 3. demetrius yavşağın tekiydi, 2. konstantin ibne diye sevilmezdi ama bir kötülüğünü gören olmadı, darius amelelikten geliyordu, iskender burnunu karıştırırdı, 4. osman rakı manyağıydı, 3. selim sadrazam ferit’e götünü parmaklatırdı, napolyon kendisine “adamsın” diyenlere maaş bağlatıyordu ödenekten gibi şeyler de öğrenmek istiyor tarih derslerinde ama bu sisteme köle yetiştirmekten başka amacı olmayan eğitim sistemi (bu tamlama kısayol atadım ctrl+shift+ü yapınca kendi kendine yazıyor) bize öğrenebileceklerimizin çok azını veriyor. sonra gidip muhteşem yüzyıl izlemek zorunda kalıyoruz.

diğer bir anlamadığım detay yok olup giden kavimler. arkadaş atıyorum, urartular geldiler sümerleri yıktı, medler geldi urartuları yedi, persler de geldi medlerin anasını sikti. bu yıkılanlar gidenler falan tam olarak nereye gidiyor, buhar olup uçmuyor herhalde. lütfen biri bana anlatsın. ya da bana anlatmasın. başkasına anlatsın. öyle bir tarih anlatıyorlar ki sanırsın savaş dışında da bir şey olmamış. insan türüne bravo hakikaten.

tarih derslerinin diğer bir bomba tarafı da türk yalanları tabi. bunlar ilk olarak hristiyanlaşarak türklükten çıkma ile başlar. dna’larınızdan memnun olmadığınızda hristiyan olabilirsiniz ama müslümanlaşıp türklükten çıkma gibi bir durum yok. diğer milletten bireylerle seviştiler, çocukları oldu falan diyorlarsa bizim durum nedir peki? tarihsel şuur oluşturacağım diye kurulan tabulara bakar mısınız? almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayılmamıza falan girmiyorum.

içerisinde benim de vermiş olduğum vergiler bulunan devlet bütçesinden gencecik insanların canlarını sıkacak tarih dersleri için pay ayrılıyor olması her aklıma geldiğinde boğazım düğümleniyor. lisedeki tarih hocalarımı düşündüğümde başıma ağrılar giriyor zaten. yetkilerin dikkatini çekmek isterim.

(taslaklar arasında buldum bunu, neden bahsettiği konusunda sizden daha az fikre sahibim).

çok fena durumlar çok

yahu aslında ben ne kadar yalnızmışım, durumlar sandığımdan da fenaymış. geçen gün farkına vardım. yalnızlıktan sıkıntıda öleceğim demiyorum ama bankta tek başıma oturup kahve içtiğim gün sadece adres soran bir kişiyle konuştuğumu farketmem çok acı vericiydi. yaşadığımız galatasaray mağlubiyeti sonrası beni sadece annemin arayarak taşak geçmesi de cabası, önceden böyle olmazdı. kendimi paketin dibinde kalmış, parçalanmış, kırıntılara bölünmüş bir peynirli kraker gibi hissederken ablama açılayım dedim. “çürüyüp gidecek olan bir organik madde içimi sızlatıyor” dedim, “ben heykelini yaparım merak etme” dedi. beraber metro beklerken ona sarı çizgiyi geçirttim. dünkü takvim gazetesinde yarım sayfa haberdi zaten. şimdi heykelini yapıyorum, ara vermişken bir şeyler yazayım dedim.

çoktandır elektrikler kesilmiyordu

çok mutluyum. sonunda kendisi ile gurur duyduğum ve hayatımı borçlu hissettiğim alt yirmilik dişim boy gösterdi. aynı küçük çocukların “göster amcana” komutuna verdikleri tepki gibi. bu yüzden sanıyorum çok duygusal bir insanım ve napolyon benim ruh ikizim. son zamanlarda kendimle ilgili bu tür fikirlerim oldukça yoğunlaştı. tam anlamıyla evlenilecek adama evrilmiş durumdaydım (sevgilisiyle birlikte mediafire’ı sömürmekten, coenlerin filmlerini izlemekten, torrent kullanımı ve makarna sosu konularında bilgi alışverişi yapmaktan zevk alan bir adam olduğuma göre, evet bence öyleyim). olgunlaşma demiyorum ama buna, sadece realizme attığım adımlar geçmişteki benliğimi çiğniyor. aslında olgunlaşma kavramının doğru anlamında da kullanıldığını düşünüyorum. içindeki çocuğu öldüren biri mi olgundur yoksa onu hiç bırakmadan yaşamının belli kesitlerin yürütebilen biri mi? düşünün kararınızı verin.

bazı arkadaşlarım var. üç dört ayda bir görüşüyorum bu arkadaşlarımla. her seferinde bana “çok realist olmuşsun” diyorlar. “şartlar” diyorum ben de. insanlar genel olarak benimle beni konuşurken samimi değilmiş gibi geliyor bu yüzden. çünkü her seferinde az önce belirttiğim şeyi söylüyorlar, çünkü dediklerini unutuyorlar, çünkü önem vermiyorlar -ergen tripleri-. ben bu tip insanlara düşünce tembeli diyorum. ölçekte de kendimi yerleştirdiğim konuşma tembeli kısmının tam karşısındalar. böyle garip tekniklerle insanları kategorize etme huyum geçmişten geliyor. önceden de geçen günleri kendime adıma gri ölçek üzerinde değerlendirirdim. bu teknikte de bir taraf siyah, öteki taraf beyaz. etrafım insanlarla çevrili olduğu için hiçbir şey mükemmel olamaz. kötüyse bile mükemmel bir kötü değildir. herkes ve her gün gridir. ama kimi zaman açık bir gridir, kimi zaman koyulaşır ton. lan ben nelerle meşgulmuşum desem de kendime kendime, son zamanlarda açık bir tonda yaşıyorum.

saçmasapan iki paragraftı ama özür dilemiyorum. saatlerce elektriğin olmadığı bir günden ancak bunlar çıkabilirdi -fena yalanlar bunlar zaten-. bu arada evlenilecek adamı da sikeyim. içimde hala şımarık bir aslan yavrusu, arsız bir maymun ve gizemli bir japon balığı var.

çok şahsi bi’ yazı

merhabalar. size hemen bir itirafta bulunacağım. önceleri bir dünya markası olmayı hayal ederdim beko gibi ama her yağmur yağdığında çoraplarımın ıslandığını farketmem ile birlikte bu hayalimin gerçekleşmeyeceğini anladım. bir dünya markasının çorapları ıslanmamalı, değil mi? soranlara ne derim sonra, deseni öyle, imajım böyle desem dört-beş kez yediririm belki ama sonrasında ne olur?

geceleri, özellikle soğuk kış geceleri, sıcak bir adana dürümün hayalini kurarak uyuyorum. yanımda güzel bir kadın olduğunda da değişmiyor üstelik bu durum. sıcak yatağı terkedip soğuk gecelerde dürümcü aramayacak kadar üşengeç ve hayatım gel birer dürüm yiyelim diyemeyeceğim kadar utangaç olduğum için kendim adana dürüm olmaya karar veriyorum, bu da yorgana dolanarak oluyor. e kız da içine garnitür oluyor haliyle, birlikte dolanıyoruz. ben bu olaya dürümleşmek diyorum. siz de yapabilirsiniz, kadınlar seviyor böyle şeyleri zaten ama onu sevdiğinizi düşünmesi için yapın bunu, gastronomi boyutu ise size sır kalsın.

insanlar 60ların çok güzel olduğunu düşünüyor ama bence 70ler daha güzeldi, çünkü ben bir troleybüs aşığıyım. bu araçlar 60larda da varmış ama 70lerde daha aktifmişler, öyle diyorlar. içinde soru borusu vardı bu araçların, yağmurlu havalarda ıslanan insanlara için getirilmiş romantik bir çözüm. şimdiki metrolarda yok böyle şeyler.

bir hayalim daha var. yeni edindim bu hayali ama bir dünya markası olmayla kıyasladığımda daha olurlu bir hayal. o da vapurla istanbul’dan yola çıkıp giresun açıklarında samsun’a nasıl çıkılır diye sorma. vapurumun bacasından memleketin uçup giden kaygıları tütsün, limana attığımız da demir olmasın da anayurda sarılan heper’in kolları olsun. selam dursun çaparı, takası, tayfası, taşak kılı. artık ne varsa.

bir de öğrenmek istediğim şeyler var. mesela bilgi vcd’nin kontenjanının ne olduğu, her vapur yolculuğunda kız kulesi fotoğrafları çekenlerin ne yapmaya çalıştığı, lüks restoranlarda salatalardan çıkan -hem de yürüyerek çıkan- her böceğin ayrı ayrı geçmişini, şarkıcı hadise’ye kendisinin dünyaya insan olarak değil patates olarak geldiğinin ne zaman kim tarafından söyleneceği, “paraları bas bas” sloganıyla sigorta şirketi reklamı yapanların çocuklarının geleceğinin ne olacağını, toplu taşıma araçlarında telefonla konuştuğu arkadaşına aynı olaydan bahsederken 2543 kez inanamıyorum diyen kadının an itibariyle o olaya inanıp inanmadığını ve hayatımdaki taksim dolmuşu şoförü kıvamındaki deneyselliğin ne zaman sonra ereceği. cevaplara ulaşınca buradan haberdar ederim.

makarna ve yağmur

bana makarna öncesi “yoğurt senin için bir vazgeçilmez midir?” diye soran sivil’e “hayır. aynı kadınlar gibi.” demiştim (işte yoğurt ve kadının benim açımdan ortak özelliği). dilimi arı sokaydı da demeyeydim demeyeceğim ama geçen gün uzaklardan, çok ama çok uzaklardan bir lokantada gördüğüm kız zarafeti ve güzelliği ile beni kendine hayran bırakmakla kalmayıp, adeta pişmanlık çöllerinde seyyaha çevirip avustralya sahillerine vurmuş balina hissiyatıyla söküklerimi dike dike gitmeme sebep oldu derken dün sürekli olarak ellerinde şemsiyesi, bacak boyları kadar çizmeleri ve mağaza vitrinlerine kusursuzca teslim ettikleri zihinleriyle beni yavaşlatan 2,5 litrelik pet şişeden farksız dişiler beni net bir ruhsal bulanıklığın içerisinden bıraktı ve bu kadar uzun bir cümleyle kafanızı sikmeyi planlattı.

ağırdan ağırdan uyku düzenimi kurmaya başladığım bugünlerde güne akşamüstü merhaba deyip ne yapıyorsa gece yapanlara karşı olan kıskançlığım yerini kasvetli önyargılara bırakmakta. uyanık olduğum takdirde tek yapmak isteyeceğim aktivitenin boş parklarda toprak kokusuna bürünmüş havayı solumak olduğu bir saatte insanların bilgisayar oyunlarından elde ettiği scoreları paylaşmaları bence çok “özel” bir olay, sırf bu yüzden sosyoloji okumuş olmayı ve edinmiş olduğum altyapının üzerine inşa edeceğim değerlendirmeler birtakım bulgulara erişmiş olmayı dilerdim. çok güzel şey sosyoloji.

şu an kurmakta olduğum cümlelerin iki sene sonra tekrar okuduğumda beni güldüreceği, o zamanlar salak olduğumu düşündüreceği yönünde bir beklentim var. bu beklentiye iki sene önce de sahiptim ama şimdi görüyorum ki yazmış olduklarım beklentilerimi karşılamaya yetmiyor, avrupa ülkelerinin pmi endeksleri gibi. yeri gelmişken bloga ilk yazı 7 aralık 2008′de düşülmüş, 3 yılı geride bırakmış bulunuyoruz.

beyaz bir sayfa herkesin ihtiyacı. yeni başlangıçlar yapmak, değişmek, gerçekten olmak istenilen kişi olmaya yaklaşmak. herkes bir gece yatar ve ertesi sabah bambaşka bir benlikle uyanmanın hayalini kurar ve hepinizin bildiği gibi bu hayal olarak kalır. sanırım ben bunu başardım ama tabi bir gecede değil. uzun zaman harcamam gerekti bunun için ama başardım. evvelce söylediğim bir şey vardı balgamlı asfaltlarda yürürken, hayatım film olsa belli başlı şeritlere işerim diye. sanırım temiz kalacak şeritler son zamanlarda dönmeye başlayanlar.

yeni yıla girerken

2011′e nasıl girdiğimi hatırlamıyorum, 2010′a da, zaten şansım olsaydı bu iki yıla da girmezdim. hakikaten düşündüm de  2000 ve 2005 yılları dışında yeni yıla nasıl girdiğimi pek hatırlamıyorum. 2000 yılına girerken içimde “acaba dünya yok olur mu lan” şüphesi yok değildi ne yalan söyleyeyim. zaten o zamanlar cemaatten yeni kopmuş (ataköy 5. kısım satanist cemaatindeydim) ve birtakım depremler yaşamış bir bireydim, dünyanın kesinlikle yok olacağına inanmam gerekirken ihtiyatlı bir bakış açısına sahip olmam daha o zamanlar ne kadar realist biri olduğumu ortaya koyuyor. 2005′e de film izleyerek girmiştim ama hangi film olduğunu hatırlamıyorum.

genelde 31 aralık gecelerinde oyuncağı elinden alınmış küçük ibo gibiyimdir. neden olmayayım ki? artık çekilmez hale gelen “seneye görüşürüz” esprisini en az on, milli piyango çekilişi için “bir yerden para bekliyorum, 30 trilyon kadar” esprisini de nereden baksan bir beş kez duyduktan sonra bir insanın nasıl hissetmesi beklenebilir ki? aynı şeyleri tekrar yaşayacağımız bir amına soktuğumun yılına giriyoruz işte daha ne olsun. ama bu gece farklı bir şey olsun, mesela saat tam 00.00 olduğunda zombi olayım. evet. bunun üstüne gideyim.

zombilerin gelmiş geçmiş en kıytırık kurgu ürünü olduğuna dair inancım her zaman kuvvetli oldu. ölü bir insanın dirilmesi ve kendi türünü yiyerek yok etmeye çalışması dışarıdan bakınca gülünç birer hadise. ölülerin dirilmesi bir yere kadar kabullenebiliyorum fakat niye insan etiyle besleniyor ki bu arkadaşlar? dirildiklerinde açlık hissediyorlar diyelim, yahu o zaman ota falan saldırması lazım. buradan konunun ilgilerine sesleniyorum: flash tv için film hazırlayıp senaryosunda hayalete “seni öldürürüm” diyen bir karaktere yer verenler kadar komiksiniz hatta sizin amınıza koyayım. zombi mombi yiyorsunuz milleti. kurt adamlara, vampirlere, uzaylılara, isyankar robotlara saygım var bu arada ama zombilere yok, ne kadar zombi varsa da. neyse.

yeni yıla zombi olarak girme fikrimden vazgeçmiş durumdayım, çünkü michael jackson olarak gireceğim. maalesef bu bir plan değil, gerçekleşecek olan şey. zira vahiy olarak geldi bu. bu kez bana değil hasan mezarcı’ya geldi, ben de ondan aldım haberi (bu arada hasan’ın da canı çok sıkkın, nedenlerine girmiyorum). bu yüzden saat 11 gibi evde ne kadar hap var alıpsa yutmayı ve çook derin bir uykuya dalmayı planlıyorum.

siz eğlenin.

olay yeri raporu

insanlar bloglarında duygu ve düşüncelerini paylaşırlar lakin şu an herhangi bir duygu ya da düşünceye sahip değilim. zira hava sıcaklığının eksi dereceyle ölçüldüğü -az önce ölçtüm- bir ortamdayım. neresi orası diye aklından geçirenlere verebileceğim tek cevap anasının amı olur. evet, şu an anasının amındayım ve parmaklarım uyuşmuş durumda.

sabahları kalktığımda genelde saçım inanılmaz bir hal alıyor. öyle böyle değil adeta rugby maçından çıkmış kurt adama dönüyorum. rugby ve kurt adam ne alaka diyeceksiniz ben de aslında tam bağlantıyı kuramadım. daha anlaşılacak bir şey söyleyeyim o yüzden. jöle reklamlarında gece gorilinin gelip saçıyla yerleri süpürdüğü, golf oynadığı genç adam vardı. işte o reklamda çektiği sıkıntılar anlatılan güruh içerisindeyim. inanılmaz bir uyku stilim var. yatakta barbaros hayrettin’in donanmasını kıskandıracak manevralar yapıyorum (gerçi yaptırdıklarımın yanında bir hiç, hoho, bu da noel baba şeysi, mutlu yıllar). birlikte uyuduğum insanlar genellikle geceleri dayak yemekten şikayetçi olurlar. günlük hayatta bastırdığım şiddet eğilimi sanırım geceleri uyurken etkisini gösteriyor. tek başımayken de genelllikle kendimi kangren ya da gangren etmeye çalışıyorum ama sonuç alamadım şimdiye kadar. yine de uyuşmuş kolumun içinde yeniden akmaya başlayan kanı hissetmek dünyanın en güzel duygularından biri, güneşin tekrar doğması, baharın tekrar gelmesin, çiçeklerin tekrar açması gibi adeta. buraya geliş noktam daha önce de belirttiğim üzere parmaklarımın soğuktan uyuşmuş durumda olması.

bu arada “yeter lan hayatıma bir renk gelsin” artık diyordum, geldi ama hiç de hoşgelmedi. illuminati peşime adam taktı. daha doğrusu kadın taktı. her sabah bültenini dinlediğim kadın meğerse illümanitiliymiş, gözlerinden anladım (eğer lens kullanmıyorsa kızın gözleri böyle)

beni bu durumdan kurtarsa kurtarsa kendi kurduğu siteyi hackleyen hacker okan kurtarır. evet, gün gelecek bütün pkk siteleri hacklenecek ve okan’ın eli öpülecek. okan sanal alemin ayrı bir önem ve yere sahip bir figürü aslında. kendisiyle tanışıklığım irc odalarına kadar desem de aslında tarih olarak o kadar eskiye gitmiyor. geçen sene de freenode server’ında dolaştığımı biliyorum zira türkleri kabul eden nadir irc serverlarından biri freenode. okan odalara gelip your system hacked falan yazarak bizi korkuturdu. hem okan için, hem de dünya için korkardık, pek haksız değilmişiz. bir de nouma bizi diskoya götür nasıl bir kalıpsa okan bizi haraca bağla da öyledir ve daha güzelidir.

parmaklarım morarana kadar saçmalamaya devam etmeyi umuyorum. yunanistan yazısından sonra “acaba biz de yarağı yer miyiz?” başlıklı bir yazı yazmak istiyorum önümüzdeki günlerde, önümde çok katastrofik grafikler var. sonra da “ahey_ahey” adlı bir virüs yazıp dünyadaki bütün nükleer başlıklı füzelerin kontrolünü ele geçiresim, sonra da bütün insanlara ele ele verdirip heidi ile peter misali bayırlarda koşturarak “hayat sevince güzel” şarkısını zorla söyletesim var. çok ama çok hain planlar bunlar. hepsi de yukarıdaki kız yüzünden.

“az işim çıktı. gelicem.”

varınmak

‘atıltmak’tan sonra geliştirdiğim yeni jenerasyon fiillerden sadece biri.
varlığımı kanıtlamak için ağzımdan aldığım havayı kulaklarımdan tahliye etmeye çalışmam gibi şeyler. aç karnınıza soğuk su içince yemek borunuzu ve midenizi hatırlatan şeyler. ayranı kapağı açıkken çalkamak gibi şeyler.

bu aralar zamanımın çoğunu alan şeyler.
-n’apıyorsun.
-varınıyorum.
şeklinde şeyler.

küresel ısınma yalanı

biz türkler, progrese aşık bir millet olduğumuz için sürekli bir biçimde gelişerek değişme eğilimindeyiz.

mesela ben küçükken, ev oturmalarında bitkiyle aynı odada uyumanın yan etkilerinin bilimsel açıklamalarıyla aileden aileye aktarılması gibi bir genelenek vardı. bitkiler ancak güneş varken fotosentez yapabiliyordu. fotosentez karbondioksitin oksijene çevrilmesi demekti. gece, güneş olmadığı için bitkiler, fotosentez yerine solunum yapıyordu. bu da o küçük sevimli menekşeyle odada uyuyan şahıs arasında bir oksijen rekabeti oluşturuyordu. insanı öldürmese de solunum güçlü yaşatabilecek bir durumdu, bu durum. konunun yazılı basın organlarına aksetmesinden sonra bitkiler baş uçlarından cam önlerine transfer edildi. hatta cam güzeli dediğiniz şey o dönemin bitkisidir. biz milletçe bu asparagasa inandık. hala da inananlar vardır muhtemelen. birisi de çıkıp “be amınakoyduğum çocukları her gece odada iki kişi yatıyorsunuz bi’ yarrak olmuyor da sik kadar çiçek mi keyfinizi bozuyor” diyemedi. buna son sayfa efekti denir, sevgili okurlar. herhangi bir gazetenin en dip sayfasında görebileceğiz bikini modellerinin hemen altında verilen her habere inanılır.

küresel ısınma da kocaman bir yalan. nereden mi biliyorum. çünkü ben akıllıyım. aslında gayet averaj bir birey olmam gerekirken; doğanın yüzyıllar önce yapması gereken seleksiyon, sizler gibi beyni mercimek kıvamındaki et yığınlarını elemine etmesi bir süreç gerektirdiğinden iskambil kağıdı kalınlığındaki akıllı dilimine düşüyorum. ahaha. neyse.

daha yeşil bir çevreyle kafayı sıyırmış arkadaşlarımızın doktrinleri şöyledir: karbondioksit, sera etkisi yaratan bir gazdır. sera etkisi çok ama çok kötü bir şeydir ve buzulların erimesine neden olur. iklim değişikliğinin asıl nedeni buzulların erimesidir. ayrıca hepimiz boğularak can veririz. bunu önlemenin tek yolu ilkel tarım yapmak ve diş fırçası yerine misfak kullanarak karbon ayak izimizi ufaltmaktan geçer.

merhaba, yine ben. buzullar eriyebilir. buzullar yine olacaktır. süreç genelde sinüzoidal işler. hepimizin kötü dönemleri vardır. üstelik gereksiz yere yuvarlaksanız çok deşhetengiz buhran anları yaşayabilirsiniz. dünyadan bahsediyorum. ahaha. kaldı ki, 2008′deki noaa verilerine bakılırsa kutuplardaki buzullar hiç olmadığı kadar erekte ve kutup ayıları benden daha fazla şevişiyor olacaklar ki, son yirmi yılın en yüksek populasyonuna ulaşmışlar. yani sorun yok. gençler, hummer‘larınızı garajdan çıkarabilirsiniz.

böyle haberler çıktığında bana bir iyilik yapın. ve inanmadan önce haberi sesli okuyun ve frekansların iç kulağınıza ulaşmasını bekleyin. belki mucizevi bir an yaşanır ve kafanız gelen input’ları yorumlayıp, mantıklı çıkarımlar yapabilirsiniz. mesela aynı dönem mars’ta da buzul örtüsünün inceden inceye kaybolmaya başladığını okuyup, şunu diyebilseniz süper olur bence: “ağ. mars’ta ağır sanayi ve kablolu televizyon varmış.” bunun için bile size minnettar kalabilirim.

bu arada keşke obama yerine al gore seçilseydi lan. çevre tatavasıyla ile ilgili vaad ettiklerinin yarısını yapsaydı amerika yüzde yüz elli küçülürdü herhalde. çok gore bir sahne olurdu gerçekten de. yanlış anlaşılmasın sınai kalkınma en nefret ettiğim kalkınma tiplerinden bir tanesidir, ama sırf daha yeşil bir dünya için ekonomik büyümeyi durdurup, dünya halkının bekası için zorunlu küçülmeye çevirmek benim için bile ütopik, sevgili tüketiciler. siz yine de yeşiller partisi‘ne oy verin. o tip derneklere giderli karılar takılıyor.

şu anda uçan bir halının üzerindeyim

çok isterdim ama değilim. iyi ki değilim. aynı zamanda biten sevgilerin ardından ağlayamam ben böyle yas tutamam. pazar sabahına dönüyorum.

bir özelliğimi farkettim. taksi şoförleriyle diyaloğum çok güçlü. şimdi bazı insanlar böyle köpeklerle falan çok iyi anlaşır. ne bileyim, en azgın bir pitbull bile gelir adamın yanında kedi olur, hiç ayrılmaz ondan, ne derse yapar. kimi insan için aynı durum kediler için geçerli, yani kadınlar için, yani kadınlar adamların yanında kedileşir, kafam çok karışık. bu adamlara kadın paratoneri gibi garip tamlamalar yapıştırılır, ama gerçekten bir kedi araba plakasına nasıl sürtünüyorsa, kadınlar da bu tip adamlara önce duygusal, sonra fiziksel olarak öyle sürtünür. sonra kimi insanlar çeşitli meslek gruplarıyla yakın bağlar kurarlar, mesela alman pornolarında gördüğümüz kadınlar tamircilerle, bedava eğitim isteyen öğrenciler polislerle, hayatına yeni bir sayfa açmak isteyenler mahsunkırmızıgüllerle çok yakın bağ kurabilirler.

ben de taksi şoförleriyle kuruyorum bu bağlardan -tabi eski komünist ya da emekli öğretmen değilse-. eğer bir kadınla taksiye binmemiş isem mutlaka bir yerlerde amlı götlü bir giriş yapıyoruz, sonra taksi şoförüyle kanka oluyoruz, bana kariyer başarısı olarak mecidiyeköy’den havalimanına götürdüğü yolculardan bahsediyor, sonra “siktir et işi şimdi, gel esrara takılalım” diyor, kaputtan çarşafı, malzemeyi çıkarıyor. neden böyle bilmiyorum. yanımda kadın varken sadece “memleket neresi”ne kadar geliyoruz. daha önce anlattım mı bilmiyorum, benim bir taksici kriterim var, zeki taksici memleketini sorduğunda size olumlu cevap vermez. bu soruya olumlu ya da olumsuz cevap nasıl verilir diye takılıyor aklınıza. şöyle örnekleyeyim: “kastamonulu falan değilim arkadaş” demelidir. memleket neresi gibi uçak pisti düzlüğündeki bir soruya verilecek en zeki yanıt budur. nedenlerini düşününüz.

pazar sabahı demiştim yazının başında. soğuk bir pazar sabahı bir sınava taksiyle giderken geldi bunlar aklıma. sadece bunlar gelmedi, bir de vahiy geldi. teknik olarak vahiy olmasa da bir sinyal aldım yani. aldığım sinyal panteist sınav duasını insanlara anlatmam gerektiği yönündeydi. dua şöyle;

panteist sınav duası

dağlar, ağaçlar, kuşlar, böcekler, kelebekler, yıldızlar, ekinokslar bana güç verin. çimenler, kumlar, salıncaklar, kaydıraklar.. sizler de bana güç verin. her sabah gördüğüm kedi yavruları, pencereme konan kumrular,  veliefendi’de atları starta sokan hobbitler, inönü stadı sahil tarafındaki kalenin ağları, bir simit için vapurdakilere yavşaklık yapmayıp sürüden ayrı uçan gururlu martı, şaka olsun diye arkadaşının taşaklarını oyun hamuru sıkar gibi sıkan ilkokul beşinci sınıf öğrencisi, boncuk atan tabancalara konan boncuklar, nuriş kardeşler ve jupiter kıvamında birer ağır abi olan yancıları, henüz sevişmediğim kadınların memeleri, kot pantolon ceplerinde unutulan paralar, tavukçu vitrininde dönmekte olan zavallı piliçler… hepiniz bana güç verin.

dua işe yaradı mı? bunu henüz bilmiyorum. sınava girdiğim sınıftaki gözetmenlerden birinin türünün en güleryüzlü olanı, diğerinin ise gördüğüm en güzel kadınlardan -abartmıyorum- biri olması bence tesadüf değildi sayın adnan oktarlar ama sınav sonucundan da duruma göre haber edilebilirsiniz. edilmeye de bilirsiniz. ona henüz karar vermedim ama vereceğim. hepinizi olmasa da bazılarınızı çok seviyorum. mutlu, huzurlu ve sağlıklı kalın.

yarım debriyaj

bu amınakoyduğum yerinde amınakoyduğum trafiği neden iki damla yağmur yağınca felç olur amınakoyayım. neden lan. neden, neden. retorik falan değil. anlam veremiyorum. ulan hava açıkken herkes saatte yüz elli kilometre ile gitse diyeceğim ki, zemin etüdü yapıyor. diyeceğim ki, aracın götü atmasın diye yetmişi geçmiyor. ama diyemiyorum. çünkü tem bağlantı noktasında onla -evet, rakamla 10′la- giden araca yirmiyle giden bir araç vurmuş ve iki sürücü arabalarından inmiş birbirlerine bakıyor. bütün tem ahalisi de onlara bakıyor. böyle şeyler olunca debriyajı bırakıp öndeki aracın bagajına girmek istiyorum. hatta öndeki araç clio falansa iyi bir drag’la ön koltuğa bile geçerim. radyoda diyor ki, mahmutpaşa çıkışında kaza var, seyir halindekilerin dikkatine. işin garibi birtakım araba kullanıcıları bunu ciddiye alıp boşta falan gitmeye çalışıyorlar. o kadar yavaş gideyim ki, diğer araç sahipleri benim içinde bulunduğum şeyin bir araba olduğunu unutsun ve bana çarpmasın gibi bir poza giriyorlar. eğer aranızda böyle işlere imza atanlarınız varsa şu bilmenizi isterim ki, ben bu çeşit ağır çekim manevraları bir kur dansı olarak değerlendiriyorum ve olur da böyle yağmurlu bir havada önüme düşerseniz sizi sikiveririm.

yağmurun lafı gelmişken, şemsiyeli insan sakinliği diye bir şey var. bunların kazası, belası, değişeni falan yok. bu rahatsızlığın pençesindeki canlılar gökten baca tuğlası yağsa siklemem tavırlarındalar. o kadar yavaş yürüyorlar ki, bazen çok romantik anlar yaşıyorum. -yahu moruk, yağmur indiriyor. hatta yağmur yazmaya elimin varmadığı bir doğa olayı ensemden ayak bileklerime kadar cereyan ediyor. zaten yavaşsın. bir de aniden durup vitrinlere falan bakıyorsun. sollayıp geride bırakabileceğim bir şey de değilsin. çünkü kalabalık caddelerde senin presibinle çalışan birkaç yüz tane daha mevcut. üstelik yağmur durunca da şemsiyen açık gidiyorsun. ta ananı sikeyim. sevgiler.


%d blogcu bunu beğendi: