dolmuş taktikleri


2 gün önce eski bir arkadaşımla karşılaştım. eski arkadaşım, 4 ay önce dolmuş sırasında tanıştığı bir kızla önümüzdeki yaz evleniyormuş. sadece bu cümle ile bile bu arkadaş için neden eski sıfatını kullandığımı anlayabilirsiniz. eskidiğinden haberi olmayan arkadaşım iki gün öncenin yarını için -ki o gün, dün oluyor- randevu kopardı benden. “ölümü gör kızla tanışacaksın” falan diyor. eyvallah, dedim. hatta -tamam lan, dedim.

bir taraftan düşünüyorum : şu sıralar güncel olarak kullandığım arkadaşlarım resim kursunda, klasik müzik dinletisinde, açık hava atölyesinde, istanbul film festivalinde falan tanışıyorlar. karanlık sokaklarda öpüşüp, tek kişilik yataklarda sevişiyorlar. kurumsallaşması muhtemel çiftlerimizie dönüyorum ve dolmuş gibi umumi bir ortamda tanışıp, hayatlarını birleştiren insanlar ne kadar fantastik olabilir ki lan diyorum. yol boyunca bu tür örnekleri çoğaltıyorum. tuvalet kuyruğunda tanışsaydınız lan bari diyip ehehehe şeklinde gülüyorum. kendi kendime taşak geçiyor, eski arkadaşımı itin götüne sokuyorum. eylemlerime devam ediyorum, ta ki müstakbel gelinimizi görene kadar. hatunun detaylarını vermeyeceğim, ama şu kadar söylüyorum : güç bu kızda çok yoğundu. özellikle kızın kalça ve göğüs dönencesinde. içimden eski arkadaşıma bravo çektim. bravo çekmekle kalmayıp eski arkadaşlar kategorisinden kadim dostlar kategorisine taşıdım adamı.

bu arada 10 yılı aşkın süredir dolmuş kullanıyorum. üstelik son 4-5 senedir profesyonel anlamda kullanıyorum. hiç karşıma evlenmelik giderli kız çıkmadı. gerçi kafasını nadiren insanlara çeviren bir insan olmamında etkisi vardır. ahaha şimdi okuyunun büyük kısmı profesyonel dolmuş yolcusu tipolojisinde kaldı. tabi hala okuyucu varsa. zira yazmaya yazmaya okuru da tüketmiş olabilirim. neyse. evet, ben profesyonel bir dolmuş yolcusuyum. siz farkında olmayabilirsiniz, ama benim gibi çok insan var. peki ne bok yeriz biz ?

öncelikle dolmuşu bir araçtan çok bir kültür olarak kabul ederiz : dolmuş kültürü. otobüs, sinema ise; dolmuş tiyatrodur. dolmuş yolcusunun çehresi farklıdır. düz dolmuş yolcusunun çoğu mal ve zengindir. eğer dolmuş sabah vakti oje, geceleri de buram buram votka kokuyorsa, mal ve zengin hattına düşmüşsünüz demektir. biz biliriz ki bu debiller 7,5 kişilik dolmuştaki o yarım koltuğa kesinlikle ve kesinlikle binmezler. bunun yerine gece ayazında beklemeyi tercih ederler.  “ben burada gidemem” mimiğini yakaladığımız vakit önümüzde kaç kişi olduğu farketmeksizin süzülerek o yarım koltuğa otururuz. yapılan alışverişten sadece en öndeki malın haberi vardır. önümüzdeki diğer insanlar ise ne olduğunu anladığı vakit, araç çoktan tarlabaşı’na inmiştir.

uzman titri olan bir yolcu için en önemli kriterler; güvenlik ve konfordur. sanılanın aksine en güvenli koltuk şoförün yanındaki koltuktur. tabi koltukta emniyet kemeri varsa. ön koltukta emniyet kemeri yoksa dolmuştaki bütün pozisyonlar eşit şekilde güvenlidir. yani güvenli değildir. yani 2 : dolmuş kaza yaparsa ölürsünüz.

konfor herkese rölatif bir kavram olup herkesin sevdiği yer farklıdır, ama bütün proyolcuların birleştiği bir nokta vardır ki şoförün arkasındaki koltuklar lanetlidir. çünkü o koltuklardan birine oturmanız gerekirse diğer yolcular tarafından şoförün muavinliğini yapmaya zorlanırsınız. şoföre para uzatır, para üstlerini yerine ulaştırırsınız. arka koltuktaki yolcular seslerini kaptana duyaramazsa kendinizi sorumlu hisseder “müsait bir yerde inecek varmış” dersiniz. o nedenle genelde cemiyetimiz mensupları arka koltuklardan birini tercih eder. “ama arkada 4 koltuk var?” dediğini duyar gibiyim buraya kadar yazıyı okumaktan üşenmemiş sevgili gözlüklü. 4 koltuktan en ideali sağ cam kenarıdır. bu koltuğu kaparsanız kimseye bulaşmadan inebilirsiniz. sol cam kenarı da iyidir, ama kapıya ulaşması biraz külfetlidir. orta ikili ise risklidir. sağınıza veya solunuza yada sağınıza ve solunuza şişman insan oturması halinde ayvalık tostu gibi olursunuz. ekstrem örnekler gibi gelebilir fakat bunların hepsi yaşanmıştır.

bi’ de yukarıda anlattığım evliliğe yelken açmış çifti unutun. onlar istatistik dışıdır. dolmuşunuza çok şahane kızlar binse hatta bu kızlar iki yanınıza ayrıca kucağınıza otursa bile oralı olmayın. çünkü bu hatunların hiçbiri size vermeyecek. kucağınıza oturan da cam kenarına geçmek isterken dengesini  kaybedip, üstünüze düştü.

saat 0408 ve ben sıkıldım.

bencil bi yazı olcak galba

hastalığın kazandırdığı hayatı siktir edebilme yetisinden midir bilinmez. artık daha bi siktir eder, daha bi KGG modundayım. insanlara karşı, topluma karşı duvarları kaldırmak mıdır bu acaba.

fotokopiden bi kitap fotokopisi istediğimde adamcağız “abicim hazır değil ama istersen diğer araya hazırlarız” dediğinde normalde “tamamdır ben 1 saat sonra gelirim” demek gerekir. ama içten içe lan şimdi olsaydı elimizde not ne güzel takip etçektik derste denir. bu iki cümleyi birleştirip “hassiktir ya. nese ben 1 saat sonra gelirim” dedim. hem hayal kırıklığı, hem sitem, hem de içtenlik barındırıyor burada “hassiktir ya” tümcesi. ne güzel.

okulda bir konferans ayarladık çok değerli bi hoca lütfedip gelecek. şu an 110 kişilik salon için feyzbukta 98 attending var. şimdiden sölüyorum attendink yapıp da konferansa gelmeyeceklerin amına koyayım.

sikiyim çok küfür etmeye başladım ak.

beni tanıyan, küfürü yalnızca duru bir içtenlikle ettiğimi bilen insanlarla konuşurken, onların nazikliği ve kibarlığının yanında hiç sırıtmıyor küfürlerim. nedense “daha dün ottum bugün koktum” modundaki insanlar çok yadırgıyorlar.

bu bencil yazıya son not: itü’deki anadolu ekolünü sikiyim. ey insanlar! size gidin sartre, kafka okuyun; edie piaf dinleyin demiyorum. nasıl ki cuma namazında soğdaki soldaki amcalardan göz ucuyla kopya çekip yedirtmeye çalışıyorsanız allaha. sağdan, soldan kopya çekin. içten yapamasanız da dıştan insan evrimine yakın durun. siktirmeyin belanızı.

en son not: gsü’deki fransızca hocası da bağcılar’da oturuyorsa 92Ş: Bağcılar – Şişli, Çağlar Arası Düğmeye Basınız kitabımı artık yazmam gerek.

balık etli kız geometrisi

balık etli kızların erotik bir geometrisi olduğunu düşünüyorum.
2 dakika öncesine kadar bu görselin altında temiz bi’ 40 satır vardı. ebru şallı’nın daha fazla incelmemesi gerektiğinden, nanoteknoloji ilminin bile bu kadar ince bel üretemediğinden, mazallah bir tarafı düşerse yedek parça bulamayacağından falan bahsetmiştim. sonra hepsini seçip, sildim. yiyin tribimi.

düşünün

düşünün. bugün 1700 kalori yaktığınızı ve vermeniz gereken 26 kilo olduğunu düşünün. koşmanız gereken bir maraton olduğunu ve sol bacağınızın olmadığını düşünün. göç yolunu unutan bir kuş olduğunuzu düşünün. gökyüzünden süzülerek düştüğünüzü düşünün. dönmemek üzere uzak bir yere gideceğinizi ve arkanızda bıraktığınız tek kişinin aslında sizi tanımadığını düşünün. masum olduğunuz halde idamla yargılandığınızı düşünün. günde 14 saat çalıştığınızı, emeğinizin ederinin tek somun ekmek olduğunu fakat isyan hakkınızın olmadığını düşünün. bir barış elçisi olduğunuzu ve yol kenarında tecavüze uğradığınızı düşünün. aktivist olmadığınız halde coplar altında ezildiğinizi düşünün. en kötü ihtimalle önünüzde yaşayacağınız 40 yıl olduğunu ve kamboçya’da bir mayın tarlasının ortasında olduğunuzu düşünün. alzhemir’dan muzdarip nobel ödüllü bir fizikçi olduğunuzu düşünün. eşcinsel olduğunuzu ve tek güvencenizin komşularınızın onayı olduğunu düşünün. kör olduğunuzu düşünün. müziğin hiç varolmadığını düşünün. zorunlu askerlik nedeniyle nöbette olduğunuzu, üstünüzün elinize pimi çekilmiş bir el bombası tutuşturduğunu düşünün. böyle bir durumda neyin uğruna “şehit” olduğunuzu düşünün. bir “kalecinin penaltı anındaki endişesi”ni düşünün. açlıktan kırılan bir ülkede sadece 3,5 yaşında olduğunuzu düşünün. angelina jolie’nin sizi evlat edinmeme ihtimalini düşünün. uluslararası bir silah kartelinin lideri olduğunuzu düşünün. kaşlarınızın arasında doğru gelen mermideki ironiyi düşünün. sevdiğiniz kızın hayvanlı pornosunun çıktığını düşünün. taksim’deki yılbaşı efektinden bihaber bir turist olduğunuzu düşünün. pollyana olduğunuzu düşünün. ananızın sikildiğini ve “valide için de bi’ değişiklik oldu” dediğinizi düşünün. aids’li olduğunuzu ve hamile kalana kadar haberinizin olmadığını düşünün. bir dünya para bayılıp aldığınız son model spor arabanızla levent trafiğinin içinde kaldığınızı düşünün. tek taş yüzük için şekilden şekile giren kadınları düşünün. kongo madenlerindeki çocuk işçileri düşünün. ortaçağ avrupa’sında cadı yada bugünün türkiye’sinde allahsız damgası yediğinizi düşünün. dünya görüşünüz sırf birileriyle örtüşmüyor diye yarın infaz edileceğinizi düşünün.

avatar’a gittim

mavi karakterleri bi' türlü içselleştiremedim yahu.aslında gideli bayağı oldu. gittiğim vakit hava 17 derece falandı, hesap edin artık. neden  mi gittim? adamlar ciddi masrafa girmişler, yazık lan. hani böyle çok samimi olmadığınız hatta sizin için dış kapının mandalı hüviyetinde olan insanlar jiks bir otelde yemekli düğün yaptıkları zaman “ayıp olur” der, iştirak edersiniz ya filme aynen o gariban gibi düşünerek gittim.

öncelikle matriks, xmen, cesur yürek gibi filmlerin kırması ama çoğacayip filmdi harbiden. piksele grafiğe harcadıkları ne kadar para harbiden perdeden akıyordu vesselam. yalnız oyuncuya figürana para bağlamamak için gece gündüz broadway’de takılıp prezentaabıl insan aradıklarına eminim. koca filmde sadece 2 karaktere aşinaydım ki zaten biri helikopter pilotu olan kızdı. ben yapımcı olsam ve casting amiri helikopter pilotu olarak bu karıyı getirse, o herifin çıkışını derhal eline veririm. zaten kariyerindeki her filmde ya polis ya asker yada mahallenin erkek fatması o kızcağız. nasıl bizde erol taş kötü adam, hulusi kentmen taşaklı iş adamı, bu karı da maskülen gacı oluyor her prodüksiyonda. fatih’teki erler kıraatanesindeki ali dayı’ya sorsam yine tutar bu kızı getirir kokpite oturtur. ee neyleyim lan böyle castingçiyi ben.

kurgusu da çok iyidi. gavur, sıfırdan gezegen yaratmış, evren yaratmış. güzel de yapmışlar allahıma. ortalarda dolanan iti eniği olmasa, gidilir yaşanır. üstelik böyle düşünen sadece ben değilim. yeni zelanda’ya yerleşen bi arkadaşım fellik fellik pandora bileti arıyormuş. ormanları bile acayip bi disko ortamı.  hiçbir şeye gülmesem ortamda uçuşan mevlana böcekleri falan. bir de mistik işlerin peydahlanacağı vakit ortamda süzülmeye başlayan şeytan tüyü gibi şeyler var. fantastik.

diğer taraftan o kabile hayatı beni hiç çekmedi diyebilirim. türkiye’deki seküler yapıya alışmış herhangi bir kimseye de cazip geleceğini sanmıyorum. taş düşse allah’a dönüyor gezegen halkı. olur mu lan öyle. nerede kaldı laisizm. gezegenlilere de kızamıyorum. henüz şartlar olgunlaşmamış oralarda. cumhuriyet gibi basılı bir yayınları olsa insan evladını beklemeden o ağacı kendileri odakka kendileri köklerlerdi.

bi’ de filmdeki bütün kareleri at kuyruğuyla birbirine bağlamışlar. ata bineceksin, saçını ata takıyorsun. kuşa bineceksin, kuşa takıyorsun. sevişirken kıza da taktı mı göremedim. zira yerli pornosuna hazır olmadığım için bi 5 dakkalığına gözümü kapatmıştım. nemelazım. ama takmıştır garanti. film sonrası kritik yaparken -”bi bana takmadı lan esas oğlan” şeklinde espriler falan yapıyordum. arkadaş girerken verdiğimiz 15 lirayı hatırlattı. meğerse bize peşin takmışlar.

bu arada verdikleri hüdaverdi gözlüğünün üzerinde “made in usa” yazıyordu. ilk defa amerikan imalatı bir şey gördüm. o benim proleterliğim tabi.

20 günde 1 milyar dolares gişe yapmış film. gitmeyin lan artık. zaten bu yazıyı okuduktan sonra gitmezsiniz. henüz izlemeyenlere gülecek bir şey bırakmadım zira.

sizi seviyorum.

jetset olsam kulak kirime kadar açlara veririm

ozan doğulu, verdiği 40 kilo ile dünyanın en yardımsever insanlarından biri olabilirdi.nehaberat sevgili okuyucular. en son dün görüşmüşüz gibi yapmıyorum. zira son yazımı yazdığım vakit ozan doğulu tostoparlak bir şeydi. ozan şimdi filinta gibi olmuş. vay amınakoyim ne kadar ilginç değil mi. 2 yazı arası 40-50 kilo veriyorsun. çift haneli rakamlardan bahsediyoruz burada. benim 40 kilo fazlam olsa hayatta bu kadar rahat veremem. en başta kime vereyim, nereye vereyim. totalde 45 kiloyla yaşamını sürdüren siklet dışı tanıdıklarım varken gönül isterki o 40 kilo fazlalığı bir ihtiyaç sahibine vereyim. hatta yanlarımı yerine göre iklimine göre birden fazla insana da verebilirim. keşke ozan da böyle yapsaydı. ozan’dan çıkma tamponla ısınan bir evsiz “ulan delikanlı adam allahıma” diyerek kışı geçirirken, ozan; aynada az götlü haline bakardı. tam bir win-win. yada ne biliyim ozan bu operasyonla aldırdığı kiloları açlıktan kırılan 3. dünya ülkelerine gönderseydi. kemikli tarafı kemiksiz kısmı sayesinde çok zimbabveli duası alırdı. oralarda kendisine acayip isim yapardı.

örnekleri var mı, var. mesela kongo, sudan, malavi gibi ülkelerin halklarını hayata bağlayan tek şey angelina jolie’dir. birleşmiş milletlerin yetişemediği yerdeki her memelinin yaşama nedenidir angelina. hatta o kadar ki, bazı ülkeler kalkınma planlarını onun koşuyoluna doğru yapıyor. örneğin, nijer milli eğitim bakanlığı işi gücü bırakmış sevimli çocuk yetiştiriyor. 3-8 yaş aralığındaki ağlak çocukları, ‘büyümüşte küçülmüş tevazu sahibi inceden sevimli’ çocuk yapıp nijer sokaklarına salıyorlarmış. angelina jolie olurda nijer’e uğrarsa ve bu sabilerden birini yahut birkaçını evlat edinirse beverly hills’in botoksla güçlendirilmiş yardımseverlerinin nijer topraklarına akın edeceğini düşünüyorlar. önce ulan böyle strateji mi olur, çabuk lağvedin ülkeyi diyesi geliyor insanın. sonra alışıyor, yadırgamıyorsunuz, “kendi içinde tutarlı abi” diyorsunuz.

konstantinapol’lüler çok sevinçli

62ytlkulturbaskent

an itibariyle kültür başkenti olmamıza 11 saat var. konstantinapollüler olarak bugün yine bok kokan sahiller, sidik kokan caddelerde olacağız kenan doğulu tarafından kavırlanan onuncu yıl marşıyla coşarak.

aliyle ahmet yılbaşına taksim’de turist kızı mıncıklayarak girecek. ayşeyle zeynep 2010 için yepyeni bir çift ugg bot dileyecek. istanbul da kültür başkenti olacak.

bir dakikalığına kendimize gelelim.

elimizden geldiğince bu olaya köstek olalım.

7kule burası, ferman yazılmaz…

banliyo_treni copy

delikanlı yuvasıdır, çakallar diye gidiyordu ki duvar yazısı, sanırım bu delikanlı anarşizmini benimsemiş arkadaş spreyinin azizliğine ya da tcdd bekçisinin gazabına uğradı.

onuncu yıl marşında ana yurdu demir ağlarla dört baştan ördüğümüz söyleniyor ama bunun üstünde 70 küsür sene geçmesine rağmen demir ağın üstünden geçen trene binmeyi öğrenemedik. ikinci işlem daha kolay halbuki. bu arada bu konunun başta bütün dünyanın saydığı başkumandan ile ilgisi var mı bilemiyorum.

kaleci saçının modern versiyonu olan kıvırcık enseyle ulaşım için tren kullanan arkadaşlar bunun ispatı. sarı çizgi kuralını ihlal edip ofsaytta kalmalarına ve trenin burunlarının dibinde durmasına rağmen herhangi bir hareketlilik göstermezler. o esnada trenin içindeki bir iki elemana kaş göz hareketiyle gerekirse mevzu olur mesajı verirler. sonra tren duraktan ayrılmak için hareketlenmeye başladığı anda takibe başlarlar, delikanlılığa zarar vermeyecek kadar kısa adımlarla koşarak müsait bir kapıya dışarıdan asılmak suretiyle tren yolculuğuna başlarlar. yolculuk sırasında şu matematiksel kural onun için geçerlidir.

bu şekilde yolculuk yapmanın verdiği zevk > içeride kesişme ihtimali olan hatunlar karşısındaki karizma kaybı

yukarıdaki eşitsizlik bana insan ırkının temel eksiklikleriyle alakalı bir takım paradoksları zihnimde canlandırsa da bunu ayrı bir yazıda sizlerle paylaşacağım.

tren istasyonları büyük ayrılmaların/kavuşmaların yaşandığı bir sahne olsa da bizde daha çok balici ortamları, underground rap sanatçılarının klip çekmeye çalıştığı yerler, tren altında kalıp ezilenler ile bilinir. inanıyorum ki istanbul için bunu tamamlandığında yenikapı-hacıosman metro hattı bitirecek.

ne diyelim… tüğürke durmak yaraşmaz, tüğürk önde, tüğürk ileri.

eşeğe de bindiniz mi ?

ringoringo

bugün de  cinsel içerikli bir yazıyla karşınızdayım.

demem o kiyle giriyoruz yazıya, gazete köşelerinde karşı cinsle olan münasebetlerini özgürce anlatabilip kadınlığını doyasıya yaşayabilen şişman hatunlara fena kılım. basen genişliğini ülkedeki gelir adaletsizliğine bağladığım bu organizmalar fantastik kurgu hikayeleriyle de epey bir okur sahibi, bu duruma da kılım.

ilişki olarak one-night stand düzeyini aşamamış, hiçbir zaman sevilmemiş olmanın acısıyla geçen yıllardan sonra vakit doğum tarihini 35 seneyi geçeyi bulduğu zaman neden bu tip kadınlar piyasaya çıkıveriyor, anlamıyorum. samimiyetten tamamen uzak, ben adamın altında üçüncü orgazmımı yaşarken herif hala boşalamamıştı hikayeleri nasıl ortaya çıkıyor? ben belli senelerin acısına vermiş olmama rağmen çocukluğa kadar inilmesinde de fayda görüyorum.

bir de sanal alemin overrated bloggerları var tabi. 135 göğüs ölçülü, ayva göbeğe rahmet okutturan bira mamulü, sumocu vücutlu bu choq sheker hatuncuklar google earth ile bile gidemeyecekleri mekanlardaki hikayelerle sosyal networklerde bol bol ekmek yiyor. yazılarda da konular belli.

x mekanına kız arkadaşlarımla gönlümce eğlenmeye gitmiştim. birkaç beyefendinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki yanlarında kız arkadaşları olmasına rağmen gözleri üzerimdeydi. adeta penisler için bir çekim gücü, bir paratonerdim o gece. nasıl da komiklerdi bir bilseniz.

ama hikayenin özü aslında şöyle olmalı.

hayatımdaki tek erkek gerizekalılığım yüzünden whiskas crunch! ile beslemeye çalıştığım köpeğim fino olduğu için akademiden benim gibi evde kalmış kız arkadaşlarımla dışar çıktık. bizi orada sikmek istediler. giderim olmamasına rağmen bu isteğin varlığı ise kesinlikle mide bulandırıcı.

hızlı beslenme ve tüketim alışkanlıklarını bırakırlarsa kendilerini primitive-anarşizmin yaşandığı zamanlara göndermek için dr. emmett brown olmayı taahhüt ediyorum.

cumartesimiz şenlensin

yerlerdeyim ulann

sabah sabah msnde online olur olmaz bir arkadaşımdan aldığım dosya iletim uyarısıyla günün çok hızlı başladığını farkettim. yerlerdeyim ulan.jpg adlı dosya açıkçası ilk anda adrenalimi artırmıştı. ama dosya iletimi daha tamamlanmadan neyle karşı karşıya olduğumun farkına vardım.

sinan coşkun adlı hesap orijinal midir bilemiyorum ama son zamanlarda gördüğüm en vurucu ifadelerle anlatılmış bir profil kısmına sahip. feysbuğğkun böyle orijinal şeyleri yok mesela, burada maysipeysden dayak yiyor.

profil fotoğrafı bir çapkına o kadar da yakışmayan sinan profil bilgisinde şu ifadelere yer veriyor:

ist kadıköyde kendi evimde oturuyorum.yalandan nefret ederim..evliyim.sağlıklı ve zindeyim…kacamak yapacak olgun bayan arkadaş arıyorum.zengin değilim.eşim tam bir buzdolabı olduğundan seks hayatım cok az..yatakta harikalar yaratırım.gizli ve hijyen seks arıyorum..resimlerimi sinan.40@hotmail.com adresinden görebilirsin..0536 239 68 13 tlfon numaram..bir cağrı veya bir msj at ben ararım..sinan coşkun kesinlikle jigolo değildir.zevkine seks istiyorum

eminim ismini vermeyeceğim arkadaşım şu anda sinan ile seks konuşuyordur.

iki birayla değişir her şey

bira çok kötü şey

iki biranın çok hükmü var. özellikle de haydi beyler ortamlarda feci hükmü var. erkeksel bir konuya değiniyorum bugün.

erkek erkeğe dörderli beşerli biralı vodkalı ev toplantıları söz konusuysa bilin ki o akşam tvde güzel bir maç vardır. çorap-boxer-atlet kutsal üçlemesiyle birlikte hemen abi biz böyle erkek erkeğe iyiyiz, bekarlık sultanlık geyiklerine girilir. o sıralarda şen olan atmosfer bir iki saat için leylalık aktivitesiyle depresif bir hal alır. semih geriden çıktı, arda çizgiden çevirdi, bu hakem orospu çocuğu, federasyonun anası sikişmiş diyalogları alkolün etkisiyle hararetleşeli ve konu kapatılalı bir iki saat olmuştur. sultanlık olan bekarlık ruhları kemirir, abazan ruhlar duygusallaşır.

sonra eski ya da yürürlükte olan manitalara dalgalar halinde smsler gönderilir.imsomniak tripler dahilinde çekingen ve masum üsluplarla atılan bu smsler hedefe yaklaşmak bir yana adamı hatunun gözünce acınası bir pozisyona sokar. demem o ki yapmayın böyle şeyler. köftesiz bir hayata merhaba demek zorunda kalırsınız.

ertesi gün içki etmeme sözleri verilir. herkes birbirine ne yaptığını sorar felan filan. çok kötü muhabbetler bunlar.

amına koduğumun insanoğlusu binlerce yıldır alkolle beraber ancak interneti felan bulmasına rağmen şunu içip içip sapıtmamaya karşı bir önlem bulamadı. bu da ayrı bir can sıkıcı durum.

aslında iyi biriyim

bütün çocuklar pilot yada polis olmak istiyor. sanırım ben kırmızı halka içindeki çocuktum. hiçbir şey olmak istemiyordum lan ben. bu yazı da trivial 'e gidernaber. ben evden nadiren çıkan bir insanım. en yakın arkadaşım da şuayıb isimli bir bambu. ikea’daki benzelerinden çok daha farklı olduğunu düşünüyorum şuayıbın. kendisinin tek handikapı biraz agorafobik olması. henüz dışarı adımını attığını görmedim. bir keresinde balkona çıkartayım, dedim. sarardı, soldu, beti benzi attı. o günden sonra bırakın dışarı çıkarmayı, yerini bile değiştirmedim.

artık dışarı çıkmam gerektiği zaman solo çıkıyorum. yalnız ilginçtir o dünyalılarla ilk temas anım var ya inanılmaz epik oluyor. amelie poulain oluyorum resmen. pusetini kaldırıma çıkartmaya çalışan annelere yardım ediyorum. ikinci elizabet kılıklı teyzelerin -ki muhitimde çok var bunlardan- poşetlerini döneceğim köşeye kadar taşıyorum falan.

işte geçenlerde yine dışardayım. ne halt yiyeceksem yemiş, otobüs vasıtası ilen eve dönüyorum. yanıma da bir tane velet oturmuş ama tam oturmamış. her durakta zaten oturmadığı yerden kalkıp etrafa bakıyor. tanıyamıyor, sonra yine oturur gibi yapıyor. 5-6 durak aynı hareket yordu tabi çocukcağızı. “abi bu durak meydandan geçmiyor mu ki?” dedi, bana. geçmez dedim, demez olaydım. birden muslukları açtı. nasıl ağlıyor, nasıl ağlıyor. ben hemen teselli müptelası toplu taşıma teyzesi moduna girdim. hani vardır ya, 1,5 yaşındaki çocuk bacağını kapıya sıkıştırınca “bi şey olmadı değil mi halası. aslan gibidir benim yeğenim. seneye de sünnet olacak zaten” gibisinden teselli veren tipler, onlardan oldum.

-aa hiç yakışıyor mu sana, kocaman adamsın. ben sana tarif ederim yürüyerek gidersin meydana.
-(burun çek, göz sil) peki durak yakın mı meydana.
-var biraz mesafe.
-..
-bulabilecek misin?
-bilmiyoyum.

ulan baktım olacak gibi değil. tuttum elinden gideceği yere kadar bıraktım. adı musa’ymış. dershanesine geç kalmış. 13 yaşındaymış ve doktor olmak istiyormuş. doktor olmak istediğini duyunca er ryan’ı kurtarmış gibi sevindim. biz mühendis olduk da noldu amınakoyim. musa’dan ayrıldıktan sonra arkasından baktım, umarım kansere yada aidse çare bulur yoksa yarım saat haybeden otobüs bekleyeceğim diye düşündüm. çok sinematografik bir andı.

işte yine aynı gün uykusuzluktan ölen bi arkadaşıma gittim. aslında ben arkadaşa gittim onu uykusuzluktan ölmek üzereyken buldum. musa’yı falan anlattım işte. “sen aslında iyi birisin” dedi. öyleyim di mi lan diyip kahve yapmaya gittim. kızcağız koltukta uyuyakalmış. ben de elimde stüdyonova kahve kupalarıyla kalakaldım. sarstım, tokatladım, uyanmadı. ben de mavi asetatlı kalemle alnına “çok güzel uyuyordun, kıyamadım” yazdım ve çıktım. akşama doğru “orospusun lan sen” diye mesaj attı. ahahahah.

70 milyon hadisesi

serdarpakirel_70_milyon_bizi_izliyo

hemen bir konuya açıklık getireyim. şimdi nereden aklına geldi diyeceksiniz ama ben narsizmin dibine vurmuş program sunucusu görmek istemiyorum güzel televizyonlarımızın ekranlarında. “70 milyon bizi izliyor…” bu ne demek şimdi kardeşim? 70 milyon nufüsun tamamı sizi mi izliyor? herkesin bakışları sizin kanalın açık olduğu televizyonun üzerinde mi? beni niye bunu söylüyorum. ahmet çakar çıksın, 70 milyon hadisesi yalan kardeşim desin diye söylüyorum. bu delikanlılığı bir tek  o yapar.

bu olayın diğer bir boyutu da türkiyede nüfusun bu tip söylemlerle belirlenmesi. misal hatırlıyorum televizyonlarda bizi 60 milyon izliyor dendiğini. 65 milyon oldu, 70e çıktı. bir delikanlı daha çıksa da 75e bağlasa şunu. ama zor sayın okur, zor. bu ülkede tabuları yıkmak zor.

son olarak, arkadaşım ben senin programını seyretmiyorum. lütfen bizi şu kadar kişi izliyor diye tuttuğun hesaba beni katma, katarsan da ananı sikeyim senin. özellikle şu evlenme programı sunucuları falan hiç yapmasın böyle şeyleri. kızmaya başlıyorum.

futbol sevmeyen erkekte gizli eşcinsellik vardır

futbol şahane bir spor. golf, öyle değil.

beni aşan konuları genelde allaha bırakıyorum.  mesela “22 kişinin bir buçuk saat boyunca 1 topun peşinden koşmasından ne anlıyorsunuz hehöhö” kelamı ilk kimden çıktıysa allah belasını versin. eğer allah benim için bu güzelliği yaparsa bir dahaki kurban’da beyazları giyer, hacı olurum. bu insanın robot resmini rüyamda görebilmek için uzun zamandır kafamı yastığa koymadan 7 ayet-el kürsi okusam da henüz bir eşgal alabilmiş değilim. o derece çaresiz durumdayım.

kendisini bulabilmek için hollywood işi fbi ajanlarının yaptığı gibi profilini çıkarmıştım : kanımca 5-6 yaşında ciklet yada çikolata karşılığında xspor’lu olmuş ilerleyen yıllarda futbol muhabbetiyle kız düşüremeyeceğini anlayıp rotayı klasik edebiyat ve dönemin müziğine çevirmiş bir insan evladı. ayrıca anasının bendeki yeri ayrıdır.

en nihayetinde bulamadım adamı. hala dışarıda bir yerler de yeri gelince 22kişi-1top esprisini yapıyor. sene 2009. artık kendisinin ardılları da mevcut. onlar da aynı espriyi yapıyor. bir aptalın dimağından fışkırdığı her halinden belli olan bir laf nasıl ardahan’dan edirne’ye kadar herkesin bildiği şakaya dönüşür anlamıyorum.

bu insanların futbolu anlaması için kaç kişinin 1 top peşinden koşması gerek. 22 kişi az mı, çok mu ? 2 kişi 1 topun peşinden koşsaydı -ki koşanlar var, icra ettikleri sporun adı da tenis- iyi mi olacaktı ? örnekler çeşitlendirilebilir. mesela, ben hiç korfbol için 16 kişi 1 topun peşinden koşup duruyor diyen birini duymadım. korfbol takımlarının kızlı erkekli karma takımlar olması, bu branş kaybedilen her saniyeyi değerli yapıyor. voleybol. 12  kişi koşuyor. seyircisi elit ve dişi ağırlıklı. voleybol iyi, futbol kötü.
takım tutmayan ama yogasını aksatmayan arkadaşların diğer bir argümanı tribün insanlarının çok ahlaksız olması. ağza alınmayacak küfürler ediyormuşuz. aynı arkadaşlar prime-time’da aşkımemnu’yu kaçırmıyormuş. kerhane yalı tipi olunca fuhuş naif bir boyut kazınıyor tabi.

saat 5 olmuş, günlük geyik dozajımı aştım, yeter.
futbol, 22 kişiyle oynanan bir oyun değildir. futbol, bir oyun bile değildir. futbol devrimdir. meksika devrimi bir kalenin arkasında başlamıştır. futbol, taraftarı tarafından yönetilen amatör kulüplerdir. ayrılıkçı liverpool ve united taraftarlarıdır. futbol, sınıf savaşıdır. ispanya‘da faşist madrid’e karşı barça; arjantin‘de zengin river’a karşı boca’dır. bildiğin zıt kutuplardır. di canio ve roma tribünleridir. takım tutmayanlar ise cool ve umursamaz görünmeye çalışan orospu çocuklarıdır. xoxo, gossip girl.

dünden bugüne silikonlu memeler

92896899nv8

güzel şey meme, çoğumuz sever. lakin insanoğlunun kompleksi öyle noktalara vardı ki artık bu güzellik de yetmiyor insanlara. sevmediğimi falan düşünmeyin silikonu, sansasyonel olması hoşuma gidiyor. şimdi ülkemizdeki uygulamalar üzerine yaptığı kısa bir araştırmadan sonra edindiğim bulguları paylaşacağım sizle. kronolojik gidicem.

öncesini hatırlamıyorum. türkiyede kendine güvenip silikona varım diyen ilk kadın sevda demirel olmuştu. 0900lü hat reklamlarında tanımıştım kendisini hatta dönemin cumhurbaşkanıyla olup olmayan akrabalığını sorgulamıştım. 80de yapılan askeri darbeyle özgürlükleri kısıtlanmış bir toplumun cinsel haykırışı olmuştu sevda demirel. vamplığıyla kültürler üzerine zincir ören militarist ağları sıcaklığıyla eritmesi bir yana adeta cumhuriyet tarihine geçmişti. işte neden ilkokul müfredatlarına yakın tarihimizi almıyoruz da çocuklarımıza cumhuriyetten sonrasını öğretmiyoruz sorusunun da cevabı  budur.

sevdanın silikonları kendisine pek hayır getirmedi ama. çünkü ameliyatla daha yeni yeni gelişen televolelere ağır bir haber olarak düşen sevdanın silikonlarının patlaması adeta özel televiyonlarda infial yaratmıştı. sonrasında da doktorlar mahkemelik olmuşlardı tabi. mahkeme sonucunda patlamanın hor kullanma sonucu gerçekleştiğinin ortaya çıktığı söylenegelir.

memeye silikon yaptıran hep manken. manken olduğu için güzel memeleri olması gerektiğini düşünüyor insan ama öyle değil. silikon tarihimizde diğer önemli bir olay doktor muzaffer çelik’in yaptığı açıklamalar. ebruyu, şenayı, özlemi, denizi, güzideyi ve bu arkadaşların manitaları zan altında bırakan bu açıklamaları burada paylaşmıyorum.

neyse ben sevdaya dönüp bitireyim. önce şu haberi okuyalım. sonra kıssadan hissemizi çıkarıp naturellikten yana olalım.

pembe dizilerle olan aram

çocukluğumu, ergenliğimi, gençliğimi, her şeyimi çürüttü bu pembe diziler, hala da aynı uygulamaya devam ediyor. bir kere pembe dizi ne lan, izleyene izletene hakaret. salak kız dizisi gibi.

efendim, her şey yalan rüzgarıyla başladı. ardından cesur ve güzel geldi. bunlar çocuk halimin psikolojisine ilk top atışları yaptılar. murat yakın vari derinlemesine paslarla ruhuma indiler, kızcası benden bir victor hugo yaratmanın ilk adımını attılar. emosyonel gelişimim brezilya dizisi marimar ile devam etti. ama orada öğrendiğim taktikleri bu yaşta bile kullanıyorum manitalara karşı.

ortaokula gelip olgunlaşma, kıllanma dönemlerime girdiğimde büyük yanlış yapıp ben de sardım fena serilere. orta 1 hollyoaks, orta 2 dawsons creek, orta 3 passions izleyerek geçti. artık orta 3 öğrencisi olup ileride yapacağım öküzlüklerin farkına vardığım halde nasıl oldu da passions gibi bir diziyi izledim, bilemiyorum. cehenneme gidip gelmeler, cadı karı ile yanındaki bücürü, yavşak sevgili ethan, tenisçi salak kız, serseri zenci dj, kindar polis memuru, süper zengin ailenin ciddi sırlarının olması durumu… ne bok ararsan vardı lan.

lisedeyken argentinoslu natalia oreironun dizisi çok popülerdi, ben artık bırakmıştım pembe diziyi. limp bizkit fanı olduğu için devamlı ters taktığı kırmızı şapkalı hizmetçi kızlan sarışın zengin oğlanın aşkıydı, bir bölüm çaklıt sıtarfiş albümünün dördüncü şarkısı çalmıştı. googleda aradım da natalia’nın baya baya kukusunu gördüğüm fotoğrafları gördüm, rahatladım…

sene 2009, artık yerli pembeler trend oldu. boğaz manzaralı yalılar birer aşk yuvası oldu. misal aşkı memnu. kural tanımayan anarşist aşıkları stalin rusyasından etkilenip ver allahım ver yapıyor, aman sabahlar olmasın. şimdinin çocukları şanslı, böyle dizileri izleyip pornel olayları öğreniyorlar, modernleşiyorlar.

olmadı pembe dizilerle aram. çok uğraştılar, yapamadılar.

itiraf

Insomniac geceler

iyi bir uyurgezerim. buraya yazdığım her şeyi de uyuyup gezerken yazmıştım.

bunun dışında kontrol edemediğim bir şey var, o da günden güne artarak yoğunlaşan kasımpaşaspor sevgim. bir de berberim ne zaman elinde makasla, makineyle favorilerime yaklaşsa inanılmaz triplere giriyorum, maske takmıi jim carrey oluyorum. sevgilime de bol dikenli bir gül almak istiyorum.

uyuyamamak kötü.

fotoğraf albümü #2

Farkındalık buradaki olay

gizli sandığımdan çıkardığım tozlu, yıllarca el değmemiş fotoğraf arşivimin en nadide eserlerini sizlerle paylaşmaya devam ediyorum saygıdeğer okurlarım. ahh yeniköy sahilleri ahhh. cumhuriyetin ilk kurulduğu zamanlarda istanbulun yeniköy semtine zekaları ve güzellikleriyle nam salmış katenaçyo kamuran‘dan ve küçük kardeşi açıkfutbol meral‘den bahsetmenin vakti geldi.

vaktiyle istanbulun asilzadelerinden birinin -ismini güvenlik sebebiyle zikretmiyorum- kızları olarak dünyaya gelen katenaçyo kamuran ve açıkfutbol meral çocukluklarından beri hem yeniköy esnafının sevgilisi hem de cumhuriyet ilkokulu öğretmenlerinin meda-i iftiharı oldular. liseye geldiklerin memeleri çıkmış, basenleri ise ilgi çekici bir hal almıştı. güzellikleriyle de istanbul’un bütün delikanlılarını peşlerinden koşturdular. ne zaman kamuran ile meral dışarı çıkacak diye bir haber çıksa otuzbircisinden lamerine, teknocusundan headbangerına bütün oğlan çocukları sahildeki lunaparkı doldururlardı, ta dudulludan bile gelenler olurdu. o zamanlarda gençler edeplice lunaparklarda eğlenirlerdi, şimdiki sevişmeli kafeler, arapaslı barlar o zamanlar yoktu.

farklı özellikleri de vardı tabi güzel prenseslerin. ah ne güzeldi onlar. fotoğrafta yukarıda duran katenaçyo kamuran daha asosyal, genel olarak da tarih, arkeoloji, ilahiyat, arkeoloji, astronomi, gastronomi, gibi içine kapanık salak bir kızın merak saracağı ilimlerle ilgilenen bir kızdı. sahilde tek başına gitar çalardı, lisede öğrendiği ingilizceyle fragile dreams, forgotten hopes gibi şarkılar yazmıştı. üniversitede endüstri mühendisliği okudu. sonra amerika’ya colorado universitesinde işletme master’ı yaptı. brand management adlı teziyle o zamanların iş dünyasında büyük yankı uyandırdı. procter and gamble adlı bir şirkete de consulting gibi bir şey yapıyordu, öldü orada.

açıkfutbol meral ise sanatla, tiyatroyla ilgilenirdi. zehir gibi çalışan kafası sayesinde istanbul üniversitesi fizik bölümünü bitirdi. fizik bölümündeki zeki oğlanları da sevindirdi hep, üzmedi onları. sonra princeton üniversitesi diye bir yerde adını hatırlayamadığım ama ünlü birinin asistanlığını yaptı. dur bakayım, einsteindı galiba adı. neyse önemli değil. sonra da öldü meral. esasında görgüsü yüzünden kamuranı daha çok sevdiğimden onu bu yazıda kayırmak istiyorum ve meral faslını kısa kesiyorum. oley.

yeniköy’deki halı sahada her yıl cemrenin havaya düştüğü gün  mahallenin gençleri bu iki zeki ve güzel kızın anısına dostluk maçı yapar. ahh ne çok severdik biz onları.

liseler de açılmış

geçenlerde osmanbey tarafından beyoğlu’na doğru sallanırken arkadaş, “abi liseler de açılmış be” dedi. okullar da açılalı neredeyse 10 sene olmuş. moruk biraz fanusundan çık artık, her sene güz vakti açılıyor okullar, trafiğin anasını sikiyorlar hatta oradan anlayabilirsin gibi cümlelerle basit ama hayat kurtaran tavsiyelerime girişiyordum ki arkadaş göğsünde derin bir “v” (v harfi, ama büyük harf) çizerek “öyle değil moruk. liseler açılmış diyorum” dedi. birde ne göreyim : liseler harbiden açılmış. üstten 4 düğme açmışlar. yalan olmasın, kızlar kadrajımdan çıkana kadar baktım. ama öyle fotoğrafını çekeyim akşam kullanırım bakışı değil, sabi sübyan tayfasının elinden çıkan sonbahar-yaz kreasyonuna anlam verme çabasıydı. anlam veremedim. zaten gereksizdi. açıkçası buralara yazıp o arkadaşları meşhur etmek gibi bir şey de yoktu aklımda. aşağıdaki genç, benimle feysbık arkadaşı olmak istemiş. yumuşak başlıyım ama uyusal koyun değilim. kabul etmedim. (bakın lan cool ve umursamazım aynı zamanda) ama türk gacılarındaki lise açılımı feci gerçekten.

ben burger king yiyeceğim

aclik

başlıktaki sözü hemen hemen her burger king’te hafifçe kilolu bir kız tarafından duyuyorsunuz değil mi? çok çekici olmadığı için ekonomik yönden fazla güçlü olmayan biriyle çıkmak zorunda kalan bu kız kendisini kilolu göstermediğine inandığı dar paça siyah pantolonu ve dünyanın önemli insan sömürücü şirketlerinden biri olan nike tarafından üretilen converse’in malum modellerinden biriyle sevimsiz bir şekilde zıplarken ben burger king yiyeceğim diyor. işte ben o zıplamanın hastasıyım. bayılıyorum ona. geceleri resmediyorum kafamda. şu an monitöre bakarken inanın onun imgesini kuruyorum. haydi zıpla tombul kız, haydi ye can kız.

Hadi besleyelim bu kızı. diyelim ki kendisi çok aç. sevgilisine ağır bir darbe vurup big king xll menü alıyor, hem de mega boy. yetmezmiş gibi yanına 8li onion rings’ide alıyor. sebebi burger öncesi gittikleri kafede gereğinden fazla öpüşmeleri olsun. hadi hadi bu kızlar hesabı iyidir bu konularda. muamele esnasında nasıl çalışıyor o beyinler. neyse biz kızımızı besleyelim. verdiğim menünün kalorisini hesaplıyorum official siteden aldığım datayla:

Big King XXL 1023
Patates Kızartması, Mega 600
Pepsi Classic, Mega 378
Onion Rings (8′li) 410

etti mi sana 2411 kalori. e kızım büyür diye siktirmediğin göt oldu mu şimdi tarlasının rekortmen patatesi. tam flash tv ana haberi konususunuz, diyecek şey bulamıyorum. inandığınız her şeyi napalm death dinleyerek rekortmen organınıza yerleştirmek yapabileceğim en içten şey kuzularım, seviyorum sizi (L).