-- Cihangir Yokuşu

ağlayan piçin laneti

merdivenlerden çıktım. bir köprüdeydim. kenarlarını yağmur bulutlarına yakın bir tonda boyanmış bakır şeritlerin sevişircesine sardığı bir köprü. şeritlerin arasından gözüken arabaların far lambaları buğulu bir kasvete bürünmüş haliyle genelevlere ait neon tabelalarla dolu olan japon sokaklarını uzaktan izliyormuşum hissiyatı uyandırdı. zeminin yumuşaklığı orta çağ ingiliz derebeylerinin yatak odalarında kullandığı yünler de böyle olmalı dedirten cinstendi. hong kong havasını andıran nem, körpünün yüksekliğiyle birleşince baş döndürücü bir etki yaratıyordu. aslında sadece ömür plaza önündeki köprüdeydim ve e5 üzerinden geçip eve gidiyordum. üstelik o köprünün üstünde metrobüs denen araca binmek için birbirini ezen insanlar vardı. ama olanları bu şekilde anlatmış olmamın amacı öss’ye girecek arkadaşların yazarın bu paragrafta kişileştirmeyi, betimlemeyi kullanmış olduğunu anlamaları. bir de modern zamanın edebiyatçılarını anlama çabası. anlayamadım bu arada ama aynı şekilde devam edeyim.

yürüyordum köprünün üzerinde. derken onu gördüm. kimi diyeceksiniz biliyorum ama inanın onu ben de tanımıyorum, tanısam “cenazeden mi” diye takılırdım, zira anlamsız şekilde siyahlara bürünmüştü. uzaktan bakıldığında coca-cola reklamında oynayan yavru kutup ayılarının sevimliliğine sahipti fakat yaklaştıkça neden siyahlara büründüğünü anladım. kitaplara baktı biraz, korsan kitapçıdan. gözleri herhalde “fransız kadınları nasıl zayıf kalır”ı aradı herhalde (burada siyahlara bürünüşün ardından yatan acı gerçeği en aptal okurumuzun bile anlamış olmasını umuyorum). umutsuzca ayrıldı kitapçıdan derken iki kartpostal aldı eline. birkaç saniyedir onu izliyordum. birkaç saniyeye neler sığdırabilir bir insan? ruhumu kemirmeye başlayan bir merak uyanmıştı bir anda zihnimde. yaklaşıyordum ona. görecektim elindeki kartpostalları. onlara bakarken adeta oto galerisinde araba seçmeye çalışan bir işadamı kızı gibiydi.

çok yaklaşmıştım. o kartpostalları görmeme, adeta zihnime prangalar vurmuş, ruhumu hapse tıkılmış bir emekli subaya çeviren o lanet duygudan kurtulmama çok az kalmıştı. birkaç adım daha attım ve…

daha lanet bir şeyle karşılaştım. oydu. ağlayan piç. kemalettin tuğcu kitabına kapak olduğunu zannettiğim, 8 yaşımdan beri hafızamda korkunç bir yer edinen o piçi tekrar gördüm. o an her şeyimle lanetlendiğime emindim.

diğer kartpostal mı?

onda ise mustafa kemal resmi ve katatürk imzası vardı.

kartpostal satın alma tercihinde ağlayan piç ve katatürk arasında kalan şişman ve metalci bir kızın lanetine uğradım.

buraya kadar okuyan birinin amına koyim o kızın dediğini düşünerekten okura katıldığımı söylemeliyim. cevabı merak edilen bir de soru olmalı, o da kızın hangisini satın aldığı. bunu sadece bir kişiye söyleyeceğim ve bu kişiyle aramda sır olarak kalacak.  o kadar.

Bir Cevap Yazın