Kategoriler
05:45 Hikayeleri

ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün

son günlerdeki halim (ctrl+j yapınca buraya “son günlerdeki halim” otomatik olarak geliyor) gerçekten de fenerbahçe forvetinden farksız. gol yollarından etkisiz kalan, istediği pasları alamayan, arkadaşları tarafından iyi beslenemeyen, hüzünbaz, melankolik, içine kapanık, kader kurbanı, perişan, kederli, itik, yitik, bitik bir fenerbahçe santraforu ile beni yan yana koyun, arada hiç bir fark bulamazsınız. yine de kafaya taktığım mevzular var. misal satanist arkadaşlarımın verdikleri screenshot’larla mac kullandıklarını öğrenmem. satanizm ile photoshop vb. yazılımların birbirini besleyen kavramlar olduğunun farkındayız lakin kendine karşı samimi olmayı başarabilmiş bir satanistin de windows 98’den ötesine gitmesine ben şahsen çok karşıyım, tarih de böyle bir şeyi affetmez zaten. bir de bu kadar senedir kadınları kategorize edip onları rencide edecek ifadeler kullanıyorum, meğer en fena modelini görmemişim bunların, ki o plaza kadını dediğimiz tür. evet, geç öğrenmiş olsam da plaza kadını acayip bir tür varmış arkadaşlar. türlü türlü özellikleri var bu kadının. misal topuklu ayakkabı giyince zeki müren türkçesi konuşabilen bu canlı, iş çıkış babetleri ayağına geçirince “nereye gidek?” gibisinden bana acaba farkında olmadan kırşehir’e mi ışınlandım sorusunu sorduran bir cümle kurabiliyor. daha çok çok özellikleri var. önümüzdeki bu konuyla ilgili olarak mango-massimo dutti-harvey nichols ekseninde organizasyonel şema içerisinde kadın hiyerarşisini incelemeyi düşünüyorum mesela. ondan sonraki hafta iş hayatında memesel birtakım olayların önemine değinebilirim, bilemiyorum, bilemiyorum, numara mı taşısam mı bilemiyorum. öhö öhö.

bu arada görseldeki sakallı amca tolstoy (şu an onu biliyoruz diye atarlanan saçı boyalı x dili ve edebiyatı öğrencileri olduğuna eminim, lütfen önce kendi hayatlarınızdaki sorunları çözün). kendisi bu tip yolculuklara çantasına 5 kangal sucuk koymadan çıkmıyor olacak ki google görsel aramalarındaki “sucuk” sözcüğü kendisinin bu fotoğrafına ulaşmamı sağladı. nasıl bir adam olduğunu bilmiyorum ama şu mübarek günde kendisi için fatihaları eksik etmeyelim, hadi kardeşlerim.

Kategoriler
A Night to Forget

birinci lig bank asya

türk rock camiasının daha fazla grup çıkarmaması iyi oldu bir yerde, soluklandı arkadaşlar. gazoz firmalarının sponsor olduğu konserlerle anadolu’daki seyircilerlyle buluşuyorlar, aman ne güzel. açıkçası lambadan cin çıksa bir dileğim artık “ingilzce bir singılla dünyaya açılmak istiyoruz” diyen rock grubu üyesi görmemek olabilirdi ki ne lambaya ne de cine gerek kaldı. atari salonunda ken’lni blanka’ya kaptırmış oyuncunun tuşlara yumruk atarak kurtulmaya çalışması kadar çaresiz bir durumdu zira bu adamların halleri. e artık karizmatik rockstarlarımız da yok. zaten ergenliği ve erken yetişkinlik dönemi müthiş asosyallikle geçmiş adamın konuşurken takıldığı yerlerde “aaaaaa” diye yaptığı samimiyetsiz mesut yılmaz çıkışları “bakın ben karizmatiğim”den çok “yok lan bildiğin orospu çocuğuyum” mesajı veriyordu ki bunu basit bir analizle ispatlayabilirim. analiz dediğin psikanaliz, freud falan yani (burada adı evrim ya da devrim olan kızlara mesaj yollama derdindeyim. cumartesileri beyoğlu’nda oluyorum genelde, siz nasıl döneceksiniz? bize gidelim isterseniz?)

devamı gelecek.

imza: tek ülküsü 40ından sonra ufak bir anadolu beldesine belediye başkanı olup vatandaşa hizmet götürmek, tanınmak, sevilmek, sayılmak olan adam.

Kategoriler
05:45 Hikayeleri

cumartesi geceleri ve pazar özeleştirileri

rüyamda meksika sınırından kaçak geçiyorduk arabamızla. sonra farkettim ki rüya değilmiş. alkolün etkisinden dolayı halisünasyon görüyormuşuz. bu tekile ne menem bir şeyse bu kez beni sahiden meksika’ya yolladı. halbuki kendisiyle ilişkimiz başlangıçta birbirine ısınamamış çiftler gibiydi. siz de bilirsiniz bu şekilde başlayan ilişkiler ısınamama itiraflarının sağladığı paslaşmalarla başını alıp tutkulu aşklara dönüşür. ben de tekiladan böyle bir pas almış olabilirim dün gece.

o an yapılması gereken şeyin hayatımın bir bölümünü verkaçlarla geçirdiğim hatunlara “seni benden daha iyi tanıyan hindistanlılar oldu : (” diye sms geçmek olduğunu düşünüyordum. sonra “akşam napıyorsun : )” sms’ini geçtiğim hatunları eleyip bir liste oluşturmam gerektiğini farkettim. aşk hayatım ayıkken de bayıkken de bu anlamsız sms’lerin kurbanı oluyor, “gizli” sıfatını hak ediyor.

sonra kadınlara olan sevgimin bir kat daha artmasına neden olan bir düşünce belirdi kafamda. gerçekten de kadınların göğüs dekoltesiyle kolye takmanın şık olduğunu düşünmeleri güzel. refleksler zayıfladığında çatala takılı kalan gözlerin bahanesi olabiliyor o kolyeler ki durumuna göre “aaaa kolyen çok güzel miş” (miş ayrı) ya da “o ne yaa ananenin kolyesi mi o” gibi yorumlar yapılabiliyor.

sonra baktım ki bardağım boş. bu kez de kafamın içinde thursay’in “empty glass” şarkısı çalmaya başladı. bakın kadınlar, bu ekmek derdinde olan bir adamın serzenişi değil ama yine de içinizdeki anneciğe seslenmiyor değilim. özellikle jennifer connely benzeri kadınları bu açıklamalarımı dikkate alsınlar. fenerbahçe forveti gibiyim. istediğim pasları alamamaktan şikayetçiyim.

Kategoriler
05:45 Hikayeleri

ama ben tarihimi bilmiyorum. n’olacak şimdi?

senelerce türk tarihi dersi gördükten sonra tarih hocasına türkler kadar geniş bir tarihe sahip miletin olup olmadığını sormak herhangi birinizin aklına geldi mi bilmiyorum ama sivil’in aklına gelmişti. benim aklıma başka şeyleri sormak gelmişti hep ama terbiyem el vermiyordu. o zamanlar terbiye sahibiymişim demek ki. o zamanlar dediğim lise. lisede tarih dersi almıştım. sayısal öğrencisiydim. çok lazımdı amına koyim.

tarihe dönelim. millet olarak pekçok konuda olan sığ görüşümüzü tarih ve tarih eğitimi konusunda da sürdürdüğümüzü düşünüyorum. hatta başka konularda da böyleyiz. şimdi burada tek tek saymak istemiyorum ama ciddi orospu çocukluklarımız var.

konu sapmasın. tarihe dönüyorum (zaten yazıp hemen çıkacağım, çok işim var dışarıda, meşgul adamım ben). tarihteki şahsiyetleri hep savaşlarıyla, kurdukları yıktıkları devletlerle falan tanıyoruz da daha ince şeyleri de bilmemiz lazım. ama mesela birinci dünya savaşının çıkışında avusturya-macaristan prensinin öldürülmesi gibi bir detaya girilip bunun aslında arkası dolu bir takım siyasi gelişmeler akabinde büyük çatışmaların çıkmasına sebebiyet verecek bir kıvılcım olduğunun söylenmesi hoş bir şeydi, tabi es geçmemek lazım. ama daha çok şey bilmek istiyor insan. ne bileyim, 3. demetrius yavşağın tekiydi, 2. konstantin ibne diye sevilmezdi ama bir kötülüğünü gören olmadı, darius amelelikten geliyordu, iskender burnunu karıştırırdı, 4. osman rakı manyağıydı, 3. selim sadrazam ferit’e götünü parmaklatırdı, napolyon kendisine “adamsın” diyenlere maaş bağlatıyordu ödenekten gibi şeyler de öğrenmek istiyor tarih derslerinde ama bu sisteme köle yetiştirmekten başka amacı olmayan eğitim sistemi (bu tamlama kısayol atadım ctrl+shift+ü yapınca kendi kendine yazıyor) bize öğrenebileceklerimizin çok azını veriyor. sonra gidip muhteşem yüzyıl izlemek zorunda kalıyoruz.

diğer bir anlamadığım detay yok olup giden kavimler. arkadaş atıyorum, urartular geldiler sümerleri yıktı, medler geldi urartuları yedi, persler de geldi medlerin anasını sikti. bu yıkılanlar gidenler falan tam olarak nereye gidiyor, buhar olup uçmuyor herhalde. lütfen biri bana anlatsın. ya da bana anlatmasın. başkasına anlatsın. öyle bir tarih anlatıyorlar ki sanırsın savaş dışında da bir şey olmamış. insan türüne bravo hakikaten.

tarih derslerinin diğer bir bomba tarafı da türk yalanları tabi. bunlar ilk olarak hristiyanlaşarak türklükten çıkma ile başlar. dna’larınızdan memnun olmadığınızda hristiyan olabilirsiniz ama müslümanlaşıp türklükten çıkma gibi bir durum yok. diğer milletten bireylerle seviştiler, çocukları oldu falan diyorlarsa bizim durum nedir peki? tarihsel şuur oluşturacağım diye kurulan tabulara bakar mısınız? almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayılmamıza falan girmiyorum.

içerisinde benim de vermiş olduğum vergiler bulunan devlet bütçesinden gencecik insanların canlarını sıkacak tarih dersleri için pay ayrılıyor olması her aklıma geldiğinde boğazım düğümleniyor. lisedeki tarih hocalarımı düşündüğümde başıma ağrılar giriyor zaten. yetkilerin dikkatini çekmek isterim.

(taslaklar arasında buldum bunu, neden bahsettiği konusunda sizden daha az fikre sahibim).

Kategoriler
A Day to Remember

çok fena durumlar çok

yahu aslında ben ne kadar yalnızmışım, durumlar sandığımdan da fenaymış. geçen gün farkına vardım. yalnızlıktan sıkıntıda öleceğim demiyorum ama bankta tek başıma oturup kahve içtiğim gün sadece adres soran bir kişiyle konuştuğumu farketmem çok acı vericiydi. yaşadığımız galatasaray mağlubiyeti sonrası beni sadece annemin arayarak taşak geçmesi de cabası, önceden böyle olmazdı. kendimi paketin dibinde kalmış, parçalanmış, kırıntılara bölünmüş bir peynirli kraker gibi hissederken ablama açılayım dedim. “çürüyüp gidecek olan bir organik madde içimi sızlatıyor” dedim, “ben heykelini yaparım merak etme” dedi. beraber metro beklerken ona sarı çizgiyi geçirttim. dünkü takvim gazetesinde yarım sayfa haberdi zaten. şimdi heykelini yapıyorum, ara vermişken bir şeyler yazayım dedim.

Kategoriler
A Night to Forget

çoktandır elektrikler kesilmiyordu

çok mutluyum. sonunda kendisi ile gurur duyduğum ve hayatımı borçlu hissettiğim alt yirmilik dişim boy gösterdi. aynı küçük çocukların “göster amcana” komutuna verdikleri tepki gibi. bu yüzden sanıyorum çok duygusal bir insanım ve napolyon benim ruh ikizim. son zamanlarda kendimle ilgili bu tür fikirlerim oldukça yoğunlaştı. tam anlamıyla evlenilecek adama evrilmiş durumdaydım (sevgilisiyle birlikte mediafire’ı sömürmekten, coenlerin filmlerini izlemekten, torrent kullanımı ve makarna sosu konularında bilgi alışverişi yapmaktan zevk alan bir adam olduğuma göre, evet bence öyleyim). olgunlaşma demiyorum ama buna, sadece realizme attığım adımlar geçmişteki benliğimi çiğniyor. aslında olgunlaşma kavramının doğru anlamında da kullanıldığını düşünüyorum. içindeki çocuğu öldüren biri mi olgundur yoksa onu hiç bırakmadan yaşamının belli kesitlerin yürütebilen biri mi? düşünün kararınızı verin.

bazı arkadaşlarım var. üç dört ayda bir görüşüyorum bu arkadaşlarımla. her seferinde bana “çok realist olmuşsun” diyorlar. “şartlar” diyorum ben de. insanlar genel olarak benimle beni konuşurken samimi değilmiş gibi geliyor bu yüzden. çünkü her seferinde az önce belirttiğim şeyi söylüyorlar, çünkü dediklerini unutuyorlar, çünkü önem vermiyorlar -ergen tripleri-. ben bu tip insanlara düşünce tembeli diyorum. ölçekte de kendimi yerleştirdiğim konuşma tembeli kısmının tam karşısındalar. böyle garip tekniklerle insanları kategorize etme huyum geçmişten geliyor. önceden de geçen günleri kendime adıma gri ölçek üzerinde değerlendirirdim. bu teknikte de bir taraf siyah, öteki taraf beyaz. etrafım insanlarla çevrili olduğu için hiçbir şey mükemmel olamaz. kötüyse bile mükemmel bir kötü değildir. herkes ve her gün gridir. ama kimi zaman açık bir gridir, kimi zaman koyulaşır ton. lan ben nelerle meşgulmuşum desem de kendime kendime, son zamanlarda açık bir tonda yaşıyorum.

saçmasapan iki paragraftı ama özür dilemiyorum. saatlerce elektriğin olmadığı bir günden ancak bunlar çıkabilirdi -fena yalanlar bunlar zaten-. bu arada evlenilecek adamı da sikeyim. içimde hala şımarık bir aslan yavrusu, arsız bir maymun ve gizemli bir japon balığı var.

Kategoriler
05:45 Hikayeleri

çok şahsi bi’ yazı

merhabalar. size hemen bir itirafta bulunacağım. önceleri bir dünya markası olmayı hayal ederdim beko gibi ama her yağmur yağdığında çoraplarımın ıslandığını farketmem ile birlikte bu hayalimin gerçekleşmeyeceğini anladım. bir dünya markasının çorapları ıslanmamalı, değil mi? soranlara ne derim sonra, deseni öyle, imajım böyle desem dört-beş kez yediririm belki ama sonrasında ne olur?

geceleri, özellikle soğuk kış geceleri, sıcak bir adana dürümün hayalini kurarak uyuyorum. yanımda güzel bir kadın olduğunda da değişmiyor üstelik bu durum. sıcak yatağı terkedip soğuk gecelerde dürümcü aramayacak kadar üşengeç ve hayatım gel birer dürüm yiyelim diyemeyeceğim kadar utangaç olduğum için kendim adana dürüm olmaya karar veriyorum, bu da yorgana dolanarak oluyor. e kız da içine garnitür oluyor haliyle, birlikte dolanıyoruz. ben bu olaya dürümleşmek diyorum. siz de yapabilirsiniz, kadınlar seviyor böyle şeyleri zaten ama onu sevdiğinizi düşünmesi için yapın bunu, gastronomi boyutu ise size sır kalsın.

insanlar 60ların çok güzel olduğunu düşünüyor ama bence 70ler daha güzeldi, çünkü ben bir troleybüs aşığıyım. bu araçlar 60larda da varmış ama 70lerde daha aktifmişler, öyle diyorlar. içinde soru borusu vardı bu araçların, yağmurlu havalarda ıslanan insanlara için getirilmiş romantik bir çözüm. şimdiki metrolarda yok böyle şeyler.

bir hayalim daha var. yeni edindim bu hayali ama bir dünya markası olmayla kıyasladığımda daha olurlu bir hayal. o da vapurla istanbul’dan yola çıkıp giresun açıklarında samsun’a nasıl çıkılır diye sorma. vapurumun bacasından memleketin uçup giden kaygıları tütsün, limana attığımız da demir olmasın da anayurda sarılan heper’in kolları olsun. selam dursun çaparı, takası, tayfası, taşak kılı. artık ne varsa.

bir de öğrenmek istediğim şeyler var. mesela bilgi vcd’nin kontenjanının ne olduğu, her vapur yolculuğunda kız kulesi fotoğrafları çekenlerin ne yapmaya çalıştığı, lüks restoranlarda salatalardan çıkan -hem de yürüyerek çıkan- her böceğin ayrı ayrı geçmişini, şarkıcı hadise’ye kendisinin dünyaya insan olarak değil patates olarak geldiğinin ne zaman kim tarafından söyleneceği, “paraları bas bas” sloganıyla sigorta şirketi reklamı yapanların çocuklarının geleceğinin ne olacağını, toplu taşıma araçlarında telefonla konuştuğu arkadaşına aynı olaydan bahsederken 2543 kez inanamıyorum diyen kadının an itibariyle o olaya inanıp inanmadığını ve hayatımdaki taksim dolmuşu şoförü kıvamındaki deneyselliğin ne zaman sonra ereceği. cevaplara ulaşınca buradan haberdar ederim.

Kategoriler
Cihangir Yokuşu

makarna ve yağmur

bana makarna öncesi “yoğurt senin için bir vazgeçilmez midir?” diye soran sivil’e “hayır. aynı kadınlar gibi.” demiştim (işte yoğurt ve kadının benim açımdan ortak özelliği). dilimi arı sokaydı da demeyeydim demeyeceğim ama geçen gün uzaklardan, çok ama çok uzaklardan bir lokantada gördüğüm kız zarafeti ve güzelliği ile beni kendine hayran bırakmakla kalmayıp, adeta pişmanlık çöllerinde seyyaha çevirip avustralya sahillerine vurmuş balina hissiyatıyla söküklerimi dike dike gitmeme sebep oldu derken dün sürekli olarak ellerinde şemsiyesi, bacak boyları kadar çizmeleri ve mağaza vitrinlerine kusursuzca teslim ettikleri zihinleriyle beni yavaşlatan 2,5 litrelik pet şişeden farksız dişiler beni net bir ruhsal bulanıklığın içerisinden bıraktı ve bu kadar uzun bir cümleyle kafanızı sikmeyi planlattı.

ağırdan ağırdan uyku düzenimi kurmaya başladığım bugünlerde güne akşamüstü merhaba deyip ne yapıyorsa gece yapanlara karşı olan kıskançlığım yerini kasvetli önyargılara bırakmakta. uyanık olduğum takdirde tek yapmak isteyeceğim aktivitenin boş parklarda toprak kokusuna bürünmüş havayı solumak olduğu bir saatte insanların bilgisayar oyunlarından elde ettiği scoreları paylaşmaları bence çok “özel” bir olay, sırf bu yüzden sosyoloji okumuş olmayı ve edinmiş olduğum altyapının üzerine inşa edeceğim değerlendirmeler birtakım bulgulara erişmiş olmayı dilerdim. çok güzel şey sosyoloji.

şu an kurmakta olduğum cümlelerin iki sene sonra tekrar okuduğumda beni güldüreceği, o zamanlar salak olduğumu düşündüreceği yönünde bir beklentim var. bu beklentiye iki sene önce de sahiptim ama şimdi görüyorum ki yazmış olduklarım beklentilerimi karşılamaya yetmiyor, avrupa ülkelerinin pmi endeksleri gibi. yeri gelmişken bloga ilk yazı 7 aralık 2008’de düşülmüş, 3 yılı geride bırakmış bulunuyoruz.

beyaz bir sayfa herkesin ihtiyacı. yeni başlangıçlar yapmak, değişmek, gerçekten olmak istenilen kişi olmaya yaklaşmak. herkes bir gece yatar ve ertesi sabah bambaşka bir benlikle uyanmanın hayalini kurar ve hepinizin bildiği gibi bu hayal olarak kalır. sanırım ben bunu başardım ama tabi bir gecede değil. uzun zaman harcamam gerekti bunun için ama başardım. evvelce söylediğim bir şey vardı balgamlı asfaltlarda yürürken, hayatım film olsa belli başlı şeritlere işerim diye. sanırım temiz kalacak şeritler son zamanlarda dönmeye başlayanlar.

Kategoriler
05:45 Hikayeleri

yeni yıla girerken

2011’e nasıl girdiğimi hatırlamıyorum, 2010’a da, zaten şansım olsaydı bu iki yıla da girmezdim. hakikaten düşündüm de  2000 ve 2005 yılları dışında yeni yıla nasıl girdiğimi pek hatırlamıyorum. 2000 yılına girerken içimde “acaba dünya yok olur mu lan” şüphesi yok değildi ne yalan söyleyeyim. zaten o zamanlar cemaatten yeni kopmuş (ataköy 5. kısım satanist cemaatindeydim) ve birtakım depremler yaşamış bir bireydim, dünyanın kesinlikle yok olacağına inanmam gerekirken ihtiyatlı bir bakış açısına sahip olmam daha o zamanlar ne kadar realist biri olduğumu ortaya koyuyor. 2005’e de film izleyerek girmiştim ama hangi film olduğunu hatırlamıyorum.

genelde 31 aralık gecelerinde oyuncağı elinden alınmış küçük ibo gibiyimdir. neden olmayayım ki? artık çekilmez hale gelen “seneye görüşürüz” esprisini en az on, milli piyango çekilişi için “bir yerden para bekliyorum, 30 trilyon kadar” esprisini de nereden baksan bir beş kez duyduktan sonra bir insanın nasıl hissetmesi beklenebilir ki? aynı şeyleri tekrar yaşayacağımız bir amına soktuğumun yılına giriyoruz işte daha ne olsun. ama bu gece farklı bir şey olsun, mesela saat tam 00.00 olduğunda zombi olayım. evet. bunun üstüne gideyim.

zombilerin gelmiş geçmiş en kıytırık kurgu ürünü olduğuna dair inancım her zaman kuvvetli oldu. ölü bir insanın dirilmesi ve kendi türünü yiyerek yok etmeye çalışması dışarıdan bakınca gülünç birer hadise. ölülerin dirilmesi bir yere kadar kabullenebiliyorum fakat niye insan etiyle besleniyor ki bu arkadaşlar? dirildiklerinde açlık hissediyorlar diyelim, yahu o zaman ota falan saldırması lazım. buradan konunun ilgilerine sesleniyorum: flash tv için film hazırlayıp senaryosunda hayalete “seni öldürürüm” diyen bir karaktere yer verenler kadar komiksiniz hatta sizin amınıza koyayım. zombi mombi yiyorsunuz milleti. kurt adamlara, vampirlere, uzaylılara, isyankar robotlara saygım var bu arada ama zombilere yok, ne kadar zombi varsa da. neyse.

yeni yıla zombi olarak girme fikrimden vazgeçmiş durumdayım, çünkü michael jackson olarak gireceğim. maalesef bu bir plan değil, gerçekleşecek olan şey. zira vahiy olarak geldi bu. bu kez bana değil hasan mezarcı’ya geldi, ben de ondan aldım haberi (bu arada hasan’ın da canı çok sıkkın, nedenlerine girmiyorum). bu yüzden saat 11 gibi evde ne kadar hap var alıpsa yutmayı ve çook derin bir uykuya dalmayı planlıyorum.

siz eğlenin.

Kategoriler
Human Race Must Be Destroyed

olay yeri raporu

insanlar bloglarında duygu ve düşüncelerini paylaşırlar lakin şu an herhangi bir duygu ya da düşünceye sahip değilim. zira hava sıcaklığının eksi dereceyle ölçüldüğü -az önce ölçtüm- bir ortamdayım. neresi orası diye aklından geçirenlere verebileceğim tek cevap anasının amı olur. evet, şu an anasının amındayım ve parmaklarım uyuşmuş durumda.

sabahları kalktığımda genelde saçım inanılmaz bir hal alıyor. öyle böyle değil adeta rugby maçından çıkmış kurt adama dönüyorum. rugby ve kurt adam ne alaka diyeceksiniz ben de aslında tam bağlantıyı kuramadım. daha anlaşılacak bir şey söyleyeyim o yüzden. jöle reklamlarında gece gorilinin gelip saçıyla yerleri süpürdüğü, golf oynadığı genç adam vardı. işte o reklamda çektiği sıkıntılar anlatılan güruh içerisindeyim. inanılmaz bir uyku stilim var. yatakta barbaros hayrettin’in donanmasını kıskandıracak manevralar yapıyorum (gerçi yaptırdıklarımın yanında bir hiç, hoho, bu da noel baba şeysi, mutlu yıllar). birlikte uyuduğum insanlar genellikle geceleri dayak yemekten şikayetçi olurlar. günlük hayatta bastırdığım şiddet eğilimi sanırım geceleri uyurken etkisini gösteriyor. tek başımayken de genelllikle kendimi kangren ya da gangren etmeye çalışıyorum ama sonuç alamadım şimdiye kadar. yine de uyuşmuş kolumun içinde yeniden akmaya başlayan kanı hissetmek dünyanın en güzel duygularından biri, güneşin tekrar doğması, baharın tekrar gelmesin, çiçeklerin tekrar açması gibi adeta. buraya geliş noktam daha önce de belirttiğim üzere parmaklarımın soğuktan uyuşmuş durumda olması.

bu arada “yeter lan hayatıma bir renk gelsin” artık diyordum, geldi ama hiç de hoşgelmedi. illuminati peşime adam taktı. daha doğrusu kadın taktı. her sabah bültenini dinlediğim kadın meğerse illümanitiliymiş, gözlerinden anladım (eğer lens kullanmıyorsa kızın gözleri böyle)

beni bu durumdan kurtarsa kurtarsa kendi kurduğu siteyi hackleyen hacker okan kurtarır. evet, gün gelecek bütün pkk siteleri hacklenecek ve okan’ın eli öpülecek. okan sanal alemin ayrı bir önem ve yere sahip bir figürü aslında. kendisiyle tanışıklığım irc odalarına kadar desem de aslında tarih olarak o kadar eskiye gitmiyor. geçen sene de freenode server’ında dolaştığımı biliyorum zira türkleri kabul eden nadir irc serverlarından biri freenode. okan odalara gelip your system hacked falan yazarak bizi korkuturdu. hem okan için, hem de dünya için korkardık, pek haksız değilmişiz. bir de nouma bizi diskoya götür nasıl bir kalıpsa okan bizi haraca bağla da öyledir ve daha güzelidir.

parmaklarım morarana kadar saçmalamaya devam etmeyi umuyorum. yunanistan yazısından sonra “acaba biz de yarağı yer miyiz?” başlıklı bir yazı yazmak istiyorum önümüzdeki günlerde, önümde çok katastrofik grafikler var. sonra da “ahey_ahey” adlı bir virüs yazıp dünyadaki bütün nükleer başlıklı füzelerin kontrolünü ele geçiresim, sonra da bütün insanlara ele ele verdirip heidi ile peter misali bayırlarda koşturarak “hayat sevince güzel” şarkısını zorla söyletesim var. çok ama çok hain planlar bunlar. hepsi de yukarıdaki kız yüzünden.

“az işim çıktı. gelicem.”

Kategoriler
Cihangir Yokuşu

şu anda uçan bir halının üzerindeyim

çok isterdim ama değilim. iyi ki değilim. aynı zamanda biten sevgilerin ardından ağlayamam ben böyle yas tutamam. pazar sabahına dönüyorum.

bir özelliğimi farkettim. taksi şoförleriyle diyaloğum çok güçlü. şimdi bazı insanlar böyle köpeklerle falan çok iyi anlaşır. ne bileyim, en azgın bir pitbull bile gelir adamın yanında kedi olur, hiç ayrılmaz ondan, ne derse yapar. kimi insan için aynı durum kediler için geçerli, yani kadınlar için, yani kadınlar adamların yanında kedileşir, kafam çok karışık. bu adamlara kadın paratoneri gibi garip tamlamalar yapıştırılır, ama gerçekten bir kedi araba plakasına nasıl sürtünüyorsa, kadınlar da bu tip adamlara önce duygusal, sonra fiziksel olarak öyle sürtünür. sonra kimi insanlar çeşitli meslek gruplarıyla yakın bağlar kurarlar, mesela alman pornolarında gördüğümüz kadınlar tamircilerle, bedava eğitim isteyen öğrenciler polislerle, hayatına yeni bir sayfa açmak isteyenler mahsunkırmızıgüllerle çok yakın bağ kurabilirler.

ben de taksi şoförleriyle kuruyorum bu bağlardan -tabi eski komünist ya da emekli öğretmen değilse-. eğer bir kadınla taksiye binmemiş isem mutlaka bir yerlerde amlı götlü bir giriş yapıyoruz, sonra taksi şoförüyle kanka oluyoruz, bana kariyer başarısı olarak mecidiyeköy’den havalimanına götürdüğü yolculardan bahsediyor, sonra “siktir et işi şimdi, gel esrara takılalım” diyor, kaputtan çarşafı, malzemeyi çıkarıyor. neden böyle bilmiyorum. yanımda kadın varken sadece “memleket neresi”ne kadar geliyoruz. daha önce anlattım mı bilmiyorum, benim bir taksici kriterim var, zeki taksici memleketini sorduğunda size olumlu cevap vermez. bu soruya olumlu ya da olumsuz cevap nasıl verilir diye takılıyor aklınıza. şöyle örnekleyeyim: “kastamonulu falan değilim arkadaş” demelidir. memleket neresi gibi uçak pisti düzlüğündeki bir soruya verilecek en zeki yanıt budur. nedenlerini düşününüz.

pazar sabahı demiştim yazının başında. soğuk bir pazar sabahı bir sınava taksiyle giderken geldi bunlar aklıma. sadece bunlar gelmedi, bir de vahiy geldi. teknik olarak vahiy olmasa da bir sinyal aldım yani. aldığım sinyal panteist sınav duasını insanlara anlatmam gerektiği yönündeydi. dua şöyle;

panteist sınav duası

dağlar, ağaçlar, kuşlar, böcekler, kelebekler, yıldızlar, ekinokslar bana güç verin. çimenler, kumlar, salıncaklar, kaydıraklar.. sizler de bana güç verin. her sabah gördüğüm kedi yavruları, pencereme konan kumrular,  veliefendi’de atları starta sokan hobbitler, inönü stadı sahil tarafındaki kalenin ağları, bir simit için vapurdakilere yavşaklık yapmayıp sürüden ayrı uçan gururlu martı, şaka olsun diye arkadaşının taşaklarını oyun hamuru sıkar gibi sıkan ilkokul beşinci sınıf öğrencisi, boncuk atan tabancalara konan boncuklar, nuriş kardeşler ve jupiter kıvamında birer ağır abi olan yancıları, henüz sevişmediğim kadınların memeleri, kot pantolon ceplerinde unutulan paralar, tavukçu vitrininde dönmekte olan zavallı piliçler… hepiniz bana güç verin.

dua işe yaradı mı? bunu henüz bilmiyorum. sınava girdiğim sınıftaki gözetmenlerden birinin türünün en güleryüzlü olanı, diğerinin ise gördüğüm en güzel kadınlardan -abartmıyorum- biri olması bence tesadüf değildi sayın adnan oktarlar ama sınav sonucundan da duruma göre haber edilebilirsiniz. edilmeye de bilirsiniz. ona henüz karar vermedim ama vereceğim. hepinizi olmasa da bazılarınızı çok seviyorum. mutlu, huzurlu ve sağlıklı kalın.

Kategoriler
Cihangir Yokuşu

ağlayan piçin laneti

merdivenlerden çıktım. bir köprüdeydim. kenarlarını yağmur bulutlarına yakın bir tonda boyanmış bakır şeritlerin sevişircesine sardığı bir köprü. şeritlerin arasından gözüken arabaların far lambaları buğulu bir kasvete bürünmüş haliyle genelevlere ait neon tabelalarla dolu olan japon sokaklarını uzaktan izliyormuşum hissiyatı uyandırdı. zeminin yumuşaklığı orta çağ ingiliz derebeylerinin yatak odalarında kullandığı yünler de böyle olmalı dedirten cinstendi. hong kong havasını andıran nem, körpünün yüksekliğiyle birleşince baş döndürücü bir etki yaratıyordu. aslında sadece ömür plaza önündeki köprüdeydim ve e5 üzerinden geçip eve gidiyordum. üstelik o köprünün üstünde metrobüs denen araca binmek için birbirini ezen insanlar vardı. ama olanları bu şekilde anlatmış olmamın amacı öss’ye girecek arkadaşların yazarın bu paragrafta kişileştirmeyi, betimlemeyi kullanmış olduğunu anlamaları. bir de modern zamanın edebiyatçılarını anlama çabası. anlayamadım bu arada ama aynı şekilde devam edeyim.

yürüyordum köprünün üzerinde. derken onu gördüm. kimi diyeceksiniz biliyorum ama inanın onu ben de tanımıyorum, tanısam “cenazeden mi” diye takılırdım, zira anlamsız şekilde siyahlara bürünmüştü. uzaktan bakıldığında coca-cola reklamında oynayan yavru kutup ayılarının sevimliliğine sahipti fakat yaklaştıkça neden siyahlara büründüğünü anladım. kitaplara baktı biraz, korsan kitapçıdan. gözleri herhalde “fransız kadınları nasıl zayıf kalır”ı aradı herhalde (burada siyahlara bürünüşün ardından yatan acı gerçeği en aptal okurumuzun bile anlamış olmasını umuyorum). umutsuzca ayrıldı kitapçıdan derken iki kartpostal aldı eline. birkaç saniyedir onu izliyordum. birkaç saniyeye neler sığdırabilir bir insan? ruhumu kemirmeye başlayan bir merak uyanmıştı bir anda zihnimde. yaklaşıyordum ona. görecektim elindeki kartpostalları. onlara bakarken adeta oto galerisinde araba seçmeye çalışan bir işadamı kızı gibiydi.

çok yaklaşmıştım. o kartpostalları görmeme, adeta zihnime prangalar vurmuş, ruhumu hapse tıkılmış bir emekli subaya çeviren o lanet duygudan kurtulmama çok az kalmıştı. birkaç adım daha attım ve…

daha lanet bir şeyle karşılaştım. oydu. ağlayan piç. kemalettin tuğcu kitabına kapak olduğunu zannettiğim, 8 yaşımdan beri hafızamda korkunç bir yer edinen o piçi tekrar gördüm. o an her şeyimle lanetlendiğime emindim.

diğer kartpostal mı?

onda ise mustafa kemal resmi ve katatürk imzası vardı.

kartpostal satın alma tercihinde ağlayan piç ve katatürk arasında kalan şişman ve metalci bir kızın lanetine uğradım.

buraya kadar okuyan birinin amına koyim o kızın dediğini düşünerekten okura katıldığımı söylemeliyim. cevabı merak edilen bir de soru olmalı, o da kızın hangisini satın aldığı. bunu sadece bir kişiye söyleyeceğim ve bu kişiyle aramda sır olarak kalacak.  o kadar.

Kategoriler
Haşmet Babaoğlu

fındıkzade’ye mi taşınsam ya

insanlar istemeseler de kötü alışkanlıklara sahip oluyorlar. eğer herhangi biri bunun farkındaysa masumdur bu devirde. farkında olup bir de bununla mücadele ediyorsa o zaman kahramandır.

şimdi bu hikayenin kahramanı benim. aslında herhangi bir kötü alışkanlığım yoktu. ama birkaç gün bu şehirden uzaklaşmak iyi gelirdi. aslında sadece bunu söyleyecektim, sadece kafanızı karıştırmak istedim. eskişehir’i gördüm, güzeldi. düzce araydı. ankara içinde “a”, “r” ve “a” harflerinin art arda gelmesi kesinlikle tesadüf değil. ama yozgat…

bir kez daha sözün bittiği yere geldim galiba.

ama devam edeceğim. bu arada başka yerlere de gittim, ama onlardan bahsetmeyeceğim.

istanbul dışında kaldığım sürece yapacaklarımın bir listesini yaptım, kafamda kalanları sizinle paylaşacağım.

  • ilk günümü en kalabalık semtlerde dolaşarak harcayacağım.
  • ortalama üç günde bir diş fırçalayan insanların tıklım tıklım doldurduğu otobüslere bineceğim.
  • kafamı havaya bulutlar değil vinçleri görmek için kaldıracağım.
  • deniz en pis koktuğu sahillerin kenarında tek başıma oturup geleni geçeni izleyeceğim (desem de bu havada kimse olmaz, şiir yazarım o durumda).
  • harfiyat atığı dolu yeşil alanlarda futbol oynayan çocukların maçlarına karışacağım, skoru değiştireceğim.
  • pide ve börek salonlarında eşine az rastlanır bir romantizm yaşayan çiftlere tanıklık edeceğim.
  • avm’lerde elinde iphone ve dirseğinde çanta taşıyan kızların (biliyorsunuz o duruşu) kollarını kesmek isteyeceğim.
  • sinemaya gitmek için evden çıkıp kahve içip döneceğim.
  • vites değiştirirken kızların bacaklarını elleme numarasından vazgeçeceğim. artık yemiyorlar.
  • kahvehanelere gidip siyasi tartışmaları dinleyeceğim
  • ganyan bayilerine “patlamış mısır” hizmeti sunacağım.
  • beyoğlu’ndaki eylemcilerin rengini uzakta anlama dalındaki rekorumu kıracağım.
  • kuaför cengiz’e gideceğim. grindcore grubu olan değil berber olan. beşiktaş’ta bu berber.
  • bloga yazacağım. ki yazıyorum şu anda.
bence hayatım bundan sonra daha iyi olacak.
Kategoriler
Cihangir Yokuşu

vespa yavşaklığına kim dur diyecek?

önceden belirtmem lazım. severim vespa motorları. bugün hangi üniversite hazırlık öğrencisine sorsanız okul bitmeden bir vespa almanın derdindedir. kendimden biliyorum. zaman içinde ehliyete almaya bile gerek duymamış olmam gerçekten acı.

ancak bazı gözlemlerim bu furyanın giderek daha sarı bir renk aldığını gösteriyor. sarı renkten kastım ise başlıkta da belirttiğim gibi yavşaklık. sarıdan daha yavşak bir renk de olamaz. konuşurken de bu tarz benzeşimleri kullanmam bugüne kadar insanların, bilhassa da kızların bana hep uzaylıymışım gibi bakmalarına sebep oldu. bazıları gerizekalı olduğu için bu garipliğime ilgi duydu, sonra verdi falan ama bunları hep anlattım zaten.

gözlemlerime geleyim. mayıs ayında atkıyla dolaşan her erkek vespa hayali kuruyor. tabi havaların gidişatı benim kadar garip değilse. tabi burada atkılıları alt küme olarak görmekte fayda var, bütün vespaseverler atkılı değil. diğer bir gözlemim vespaseverlerin çoğu mimar sinan üniversitesi öğrencisi. maalesef. bunu da vespa art denen yarışmadaki katılımda biliyorum (hayır tabii ki gitmedim, facebookta fotoğraflarını gördüm, yazdığım/bana yazan çok mimar sinanlı kız vardı o ara). bu okulun öğrencilerinin çoğunun hayatının yol ve trafik içinde olan kısmı zeytinburnu-bağcılar tramvay hattında geçer ancak aynı zamanda mucizevi bir işin altına imza atarak vespaya da binebilirler.

gece hayatını beyoğlunda geçiren beyefendilerin barlara vespa ile girmeye çalışması kimse kusura bakmasın ama bence alınmış alkole rağmen tam bir epic fail. yahu alkol alıp motor kullanıyorsun, hem de vespa. alkol alamayanların durumu daha feci, park edecek yer bulamıyorlar. alkollü olan adam sokağa motoru bırakıp gitme rahatlığını buluyor en azından.

bir de eğer uzun boylu ve çarpık bacaklıysanız lütfen kullanmayın bu motoru. kafanızdaki kaskla birlikte gerçekten de bünyamin gezer düzlüğüne erişiyorsunuz, özellikle de yağmurlu havalarda. gerçekten hoşsunuz fakat ne bileyim sizi izlerken gözlerimi kırptığımda dahi zihnimde, yani o kırmızı-mavi ışınların arasında iğfal edilmiş eşek imgesi beliriyor, alamıyorum kendimi. bu arada uzun boylu ve düzgün bir fiziğe sahipsiniz yorum yapın, msn’mi falan bulun birinden.

bu yazıyı uzun bulanlara da özet geçeyim. vespa iyi de iş boka sarıyor. mehmet şimşekle de konuştum, vergi geliyor zaten.

Kategoriler
Deneysel Dokunuşlar

frances mcdormand bir tane

hayatımda tereddüt etmeden net bir cevap verebileceğim birkaç soru var. onlar biri favori aktrisin? henüz böyle bir soru soran olmadı ama soran olursa bilsin ki vereceğim cevap frances abladır. bu o kadar iyi bir abla ki verseniz gidip faturalarınızı yatırır, evinizin temizliğine, bulaşığa yardımcı olur, yemek yapar size getirir.

şimdi bu ablaya olan sevgim fargo’yu izlemem ile başladı ama ben kronolojiyi bozmayacağım.

ilk filmi blood simple, coenlerin de ilk filmi. o filmde dış güzellik açısında biraz çekilirdi. filmin sonunda kötü karaktere attırdığı karakterin aynısını bana attıran cesur bir ablaydı.

barton fink‘te de bu ablanın sesi varmış görüntüsü yokmuş, yine coenlerin filmi. hatırlayamadım. sildim attım kafamdan o filmi zaten. o film yüzünden terörist olabilirdim.

sonra fargo var. işte her şeyin başladığı yer. kendi gibi çirkin kocasından bir çocuk bekliyordu, hep o çocuğun nasıl biri olacağını hayal ettim. japona da kıl olmuştum. oh yeah.

almost famous var sonra.

bir de tabi the man who wasn’t there.  işt bu da nasıl filmleri severimin cevabı. bu film gibi olan her filmi izlerim. orada ayıplarıyla da olsa sevmiştik frances ablayı, ufak bir yanlış anlama mutsuz olmayan son olmuştu onun için.

bir de burn after reading var. o da güzeldi be. yine zeki olmayan, güzel olmayan ama sadeliğiyle gönüllere taht kuran bir ablaydın orada.

fahriye abla tadındaki bu yazıyı mutlaka yazmalıydım.

not: fenerbahçeliyim.

Kategoriler
Anal İz

yunanistan: yarağı yemiş ülke

merhabalar arkadaşlar, konu yunanistan.

hepinizin bildiği gibi yunanistan ciddi mali sorunlarla karşı karşıya (bilmeyeniniz lütfen siktirsin gitsin, beni yormasın). kamu borç stoku rekor düzeye ulaşarak gayrısafi yurtiçi hasılasının %165’ine gelmiş durumda. yunanistan gibi ekonomisi belli dinamikler üzerinde büyüyen bir ülkenin ise bu seviyede bir borçluluğu sürdürmesi maalesef olanaksız. keza piyasalardaki gelişmelere baktığımızda da iki yıl vadeli yunan tahvillerinin %100’ü aştığını, kredi notunun ccclere geldiğini, cdslerinin rekor kırdığını görüyoruz. bunların tek tek ne anlama geldiğinden bahsetmek isterdim ama biliyorum ki kızlar çoktan bu yazıyı okumayı bıraktı. o yüzden gereksiz buluyorum bazı detaylara girmeyi.

yunanistan’ın yarağı yediğini anlamak için iktisat falan bilmeye gerek yok. resesyona yani durgunluğa yani gelirin artış göstermediği bir trende girmiş ülkenin tekrar ayağa kalkması için endüstriyel üretime ihtiyacı olur. yunanistan büyümesini genel olarak hizmet sektöründen sağlıyor. yani bankacılıktan, turizmden, armatörlükten falan para kazanıyorlar. kriz döneminde ise insanlar sadece bankalardan para çekmeye giderler. çekebilirler mi? orası ayrı konu. ama iyi bir şey değil bankacılık için. otellerin sağlayacağı hizmetin kalitesi düşer, turizm geliri azalır. yani buralardan ekmek çıkmaz alexis kardeşime. dediğim gibi şu gereken ekonomik sıçramayı yaptırtacak bir sanayisi yok adamların. bu da krizin süresini uzatacak, kardeşim alexis’in kıçına kaçtıkça kaçacak.

burada suçlu tabii ki emperyalist ülkeler diyorsanız eğer, anti-emperyalist olduğu iddiasında bulunan insanların açmış olduğu zilyon tane blog/site var. gidin onları okuyun ama tavsiye etmem. bu sorununuzun başka türlü tedavi yöntemleri var, onları deneyin bence.

sorunun temeline geri dönüyorum. yunanistan’ın borcu. yunanistan devleti bundan önce iki kez iflas açıklamış. ilki birinci dünya savaşının öncesi, diğeri ikinci dünya savaşının hemen sonrası. birinci dünya savaşına kadar kendi kuruluşunu ve güçlü bir ordu kurmasını batılılara finanse ettiren yunanistan, batılılar kendi aralarında savaşa girişince unutulmuş, siktir edilmiş. ikinci dünya savaşı sonrası abd yardımına koşmasa anası sikilirmiş doğrusu. neyse, yunanistan nato için üs kullanılması abd çıkarlarına hizmet ederken, abd de yunanistan’a mali destek sağlanması, ülkenin ab’ye alınmasının sağlanması gibi olaylarda başrol oynamış (1980 bilderberg toplantısında kapışan türk ve yunan temsilcilerin açıklamalarını isteyene yollarım). sömürüden bahsedebilir misiniz bilmiyorum ama bence tam bir win-win stratejisi. yalnız yunanlar birgün abd için hiçbir önemlerinin kalmayacağını hesap edememişler. o da soğuk savaşın bitiminin ardından oluyor.

yazıya verdiğim aradan iki gün sonra devamına geçiyorum. bütünlüğü siki tutmuş olabilir ama buraya kadar okuduysanız bu sizi zaten sabırlı bir insan olduğunuzu gösteriyor ki buradan sonra da sabredebilirsiniz.

gelelim diğer bir konuya. yunan halkının bedava yaşaması sorununa. evet gerçekten de diğer diğer avrupa ülkelerindeki insanlarla kıyasladığımızda yunanlar gerçekten boş beleş bir hayat sürüyor ama bunun standardı nedir. şimdi herhangi bir ülkedeki politikacılar normal koşullarda halkının daha iyi yaşamasını ister. zaten bu görev için iş başına gelen politikacıların hedefi her zaman bir sonraki seçimleri kazanmaktır. bunun için popülist politikalar güderler ki ekonomi yönetimi açısından baktığımızda bunlar geniş sosyal haklar, sübvansiyonlar, vergi teşvikleri, çeşitli destekler, gevşek para politikaları falan olur. yunanistan’da da gelen başkanlar aynen bunları yapmış. iş yerlerinin açık olduğu saatlerden kıyak memurluğa kadar her şeyi biliyorsunuzdur zaten bu ülkeyle ilgili olarak. yunan halkı aslında sahip olmadığı standartlar ile yaşadı uzun süre, şimdi bunların bedelini ödemek zorundalar ki aslında tam olarak da ödemeyecekler, bildiğiniz gibi yeni kemer sıkma önlemleri karşılığında borçlarının bir kısmı silip kredilerden faydalandırıyorlar yunanistan’ı.

sonuca geleyim. yunanistan borcunun silindikten sonraki kısmını bile asla tam olarak ödeyemeyecek. gayrıresmi olarak iflas etmiş bir ülkenin resmi görüntüsünün de aynı olmaması için ab ülkeleri, başta fransa ve almanya olmak üzere geciktirici önlemlerle zaman kazanmaya çalışıyorlar ama bunların işe yaraması imkansız. insanları çok da ürkütmeden acı gerçeklere yavaş yavaş alıştırıyor olabilirler. yunan halkı ise daha çok sokaklarda olur, bundan sonra da peksimete talim eder.

başka önemli konulara da değineceğim. değişiklikler olsun arada böyle.

Kategoriler
Haşmet Babaoğlu

durumlar fenaymış be

komik olan durumların fena olduğuna köpeklere fısıldayan adamı izlerken kanaat getirmiş olmam. yahu bu yaban ellerdeki köpekler kesinlikle bizden daha iyi yaşam standartlarına sahip. bakımını, beslenmesini zaten geçiyorum da adam bir sorunu olduğunu konuşacak birini buluyor, ki köpekler bildiğiniz gibi konuşma yeteneğine bile sahip olmayan hayvanlar. bir de kendime bakıyorum, yok kimse. ama köpeklerin ne zaman bir derdi olsa şu yukarıdaki hafif “doktor bey beni kırar mısınız” bakışlı abi pek bir sevecen tavırlarla köpeklere ilgi alaka gösteriyor, onlara yanında olduğunu hissettiriyor, birlikte zorlukların üstesinden geliyorlar. hayat onlara güzel yani, boşa yaşıyoruz biz. zaten beni anlasa anlasa tanju okan anlardı, o da öldü anasını satayım.

Kategoriler
Deneysel Dokunuşlar Haşmet Babaoğlu

rakı masası

evet. güneş ışınlarının bulunduğumuz yarım küreye hepten daha eğik biçimde gelmeye şu günlerde berberimin bana “havalar soğudu neden acaba” şeklinde önce biraz garipsediğim, sonra adamın geçmişini düşününce falan hak verdiğim bir soruyu sormasıyla kafamda bazı şeyler “tak” etti. bir insanın kafasında herhangi bir şey nasıl “tak” eder o an öğrenmiş oldum. bu arada yazıya yaptığım gereksiz giriş eminim sydneyli okurlarımızı çok mutlu etmiştir hatta onlara “çıldırın çıldırın orospu çocukları” tezahüratı yaptırmıştır. bu arada geçen sene sydney’de çok okurumuz vardı, eminim buna.

havaların soğuması, balık mevsiminin başlaması, kumkapıdan geçerken arabanın camları kapalıyken bile bizim iğrenç kokuları almamız… hepsi bu aylarda yaşadığımız şeyler. bir de rakı masaları var tabi. onlar her ne kadar indoor bir aktivite haline gelecekse illa ki yine şenlenecektir. -bildiğiniz gibi asmalı mescitin de anasını siktirler- çünkü rakının özü şenliktir. rakı insanı şenlendirir. rakı içen insanın ruh bahçesinde çiçekler açar, kelebekler uçar. öyle bir şey rakı işte, anlatabiliyor muyum. rakının bulunduğu masalar da size yaşamanın zor olduğu tecrübeleri yaşatır, ulaşılması zor hedeflere ulaştırır, tanımanın kolay olmadığı insanlarla kanka yapar. nolur korkmayın ya rakıdan.

mesela hiç unutmam -yalanlar başlıyor-. “siktiğim karıların yarısı oy verse seçimi kazanırım” şeklinde bir deklerasyonda bulunan bir mahalle muhtarı adayını bir rakı masasında tanımış olmam tesadüf değil.  “topu bırakmasaydım bu ligde gol kralı olurdum” eminim sizin de çok duyduğunuz rakı masası aforizmalarından.

derin aşk acısı çekenlerin rakı masalarında üstlendiği rol ise her zaman aynıdır. önce “o kızla yürümezdi zaten” şeklinde tesellilere ikna olmuş gibi görünüp gecenin sonunda ex-manitayı arayıp kısık sesle “nağğpıyosunn” diye sormak hiçbir zaman bitmeyecek bir olaydır  -kızlara kötü haber-. her ne kadar inkar edilse de herkes yapar hatta iddiaya girerim şu yazıyı okuyanların en bir yarısı yapmıştır böyle bir şeyi. kimseyi suçlamamak lazım. alkol insanı hassaslaştırır, hassas insan da duygularına karşı daha zayıftır.

yine masadan kalkıp sokaklara çıkarak ağaçlara tırmanmaya çalışmak görülmemiş şey değildir. içip kendini camlardan atanlar da olmuştur. fil taklidi yapan da gördüm.

işte zaman yapanlar da bu mutluluğu ucuz görenler. her şey gelip geçecek, biz yine mutlu olacağız.

 

Kategoriler
Human Race Must Be Destroyed

siktirtmeyin modanızı. siktirin gidin.

arkadaşım moda da bir yere kadar yani.

kimse bana böyle bir ibneliği savunmasın.

Kategoriler
A Day to Remember

verdiğim sözü tutmanın zamanı geldi

woodstock 69′un 40. yıl kutlamalarına sponsor arayan zihniyeti geçiyorum, (kokakola olsun istersen sponsor rock n coke’la birleştirsin oley, arsa için de hükümetten izin alalım nasıl olsa devlet bahçeli.) vudsıtok da vuudsıtok diye diretilmesini zaten geçiyorum, ne nostaljikmiş millet be. yeni bir söz söylemeye göt kalmamış kimsede. her bok geçmişi analım, çeguevara tişörtleri giyelim böylece topluma duyarlı duyargaçlı, bol üç noktalı derin düşünceli, biraz agnostik biraz devrimci biraz liberal olalım, pratikte aynı imajda farklı olarak gelecek güveni verip deli yürek pozuyla karizma-hatun götürelim.
gene de dünyanın hali kötüleşmiyor lan dünya mis gibi yer halen. ama insanlar baya mal, bi de canlılar için ortam zorlaşıyor: küresel müresel ısınma, kirlilik felan. ki bu mallaşma, son günlerin değil son yüzyılın meselesi. sosyopatlık bedava yaşasın cesur yeni dünya.

not: vaktiyle burada “en güzel yorumu yazı olarak yayınlayacağıma söz veriyorum” diyerek gereksizliği her halinden belli bir atılım yapmışım ama sözümü tutmanın zamanı. vaktiyle dediğim 11 ağustos 2009. samimi bir itirafta bulunayım: 2009 yılı bu blogda en aktif olduğum dönem olmuş ama hiçbir şey aklımda kalmamış. sivil de katıldı bana bugün bunu söylediğim. siz sevgili okurlarımıza ihtiyacımız var bu yüzden. teşekkürler.