Author Archive for Heper

Page 2 of 13

yağmurlu bir ekim akşamı

istiklalde yürüyordum. daha doğrusu yağmura istiklalde yürüyorken yakalandım. normalde istiklalde yürürken kulağınıza takılacak sesler lafı eveleyip geveleyerek ağzından çıkaran kızların kelimeleridir ama o gün şemsiye 5 lira diye bağıran işportacıları dinledim sadece.

ıslanmamak için bir yere girmem gerekiyordu. gözüme demirören avm takıldı. daha önce gitmemiştim, herhalde ilk için doğru zamandı -a tribute to neyi ne zaman yapacağını bilemeyen kızlar-

demirören avm ufak bir yer. tuvaletlerindeki el kurutucu cihazlar çok klas. içeride de bir adet virgin var. oraya girmeye karar verdim ve karşıma bu çıktı.

atamız bize çok fazlaydı, biz ona layık olamadık. gözünden ışık çıkarma gibi gizli ve üstün yönlere sahipti. doğrusu bu eşsiz eseri sağdan ve soldan çevreleyen diğer iki kitap da isimleriyle vay amına koyim dedirtiyorlar. bu bir tesadüf olamaz.

fotoğraf gayet kötü, kusura bakmayın, o taşak geçtiğim cansu cantürk kadar olamadım. o da kim diyenleri buradan alayım.

black metalde oruç var mıdır?

vardır.

bunlar da büyük bir huzurla iftar yapan arkadaşlar. daha oruç yediklerini görmedim.

not: bu yazı bir google aramasına cevaben yazılmıştır. çok önemli bir konu açıklığa kavuştu.

az küfretmişim zamanında

zamanında ugg giyen kızlara karşı olan hislerimi beyan etmişim burada. o zamandan beri o kadar çok değiştim ki anlatamam burada ama belki başka yazıya konu olur. değişmeyen tek şey ugg giyen kızlarla ilgili olan vahşet dolu düşüncelerim ve japon metal gruplarına olan kıllığım. bir gün müge anlının sunduğu ve isminin ne olduğunu bilmediğim -ancak çok merak ettiğim- sikimsonik reality şovunda facebooktaki fotoğraflarından ugg hastası olduğu anlaşılan bir kızın -kadın da olabilir- vahşice öldürülüşü işleniyorsa hemen programa canlı telefon bağlantısıyla katılın ve beni ihbar edin. böyle bir orospu çocuğu vardı, kesin bu yapmıştır deyin. varsa telefonumu verin.

işte yukarıdaki dördü için de düşüncelerim aynı. bu kızlar nasıl başardıysa en güzelden en çirkine sıralanmışlar bir de. bu bakımdan en solda saçlarını tuncelili kızlar gibi yaptırmış olan ugglunun -ya da ugglının, her ne skimse- yüzünü sağına çevirmiş oluşunu lehimize şans olarak görüyorum. en sağdakine bunu yapmak istemezdim ama evet onu da öldürmek istiyorum, kusura bakma en sağdaki hatun. burada lafını etmediğim 2 ve 3 no.lu hatunlar da kusura bakmasın diye “çantalarınıza da ayrı ayrı sokayım” yorumunu yaparak onları da bir şekilde hikayeye dahil ediyorum. ayrıca 2 numara, tam bir sweet 16 malzemesisin. çok sarhoş olsam belki ama o da zor listesine aldığım kızlara benziyorsun.

bakın tekrarlıyorum.

ayacıklarınızı* sıcak tutuyor olabilirker. sizce güzel görünüyor olabilirler. ama uzun süre dışarıda kalacağınız zamanlarda lütfen giymeyin şunları kızlar. aksi durumda size rastlama ihtimali artar ve rastlarım. bu da benim gibi bir gönül insanının moralini bozacağı gibi size burada akıl almaz iftiralar etmeme, bilimum çeşit küfür savurmama neden olabilir. yağmurlu havalarda giyin, ona bir şey demiyorum.

*ayacıklarınızı sikeyim bu arada. evet. söyleyecektim, unuttum.

sizden gelenler

arada sırada siz değerleri okurlarımızdan gelen mesajları da burada yayınlamaya karar verdim az önce. tabii ki ilk olarak da çok sevgili okurlarımızdan biri olan hülya’nın bana yazdığı şiiri paylaşacağım -orijinal bölgesi burası- umarım araklamamıştır hülya bir yerden bunu. eğer öyle bir şey varsa bir dahaki sefer bozdoğan kemerine çıkışımda kendimi unkapanı asfaltına gömeceğim. sözüm söz. lafı fazla uzatmıyor, sizi hülya ile başb…

Anan yolda geçiyordu gördüm
Nereye gidiyon teyze diye sordum
SOrdum soruyu soktum boruyu
Anandan akan kanları gördüm

Bu laflar sana girecek
Senden çıkarken acı verecek
Bunu gören Anan ;
Onu sikme beni sik benii diyecek

Bu laflar böyle gider
Lafların hepsi girer
Tutulan boyuna böyle yorumu
Sadece senin gibi ibnelerden çıkar

Hülya derki; bu bir aptaldır
Bunun derdine care anca yarakdır
Ulan ibnenin evladı;
Senin yaşaman zaten bir hatadır

 

çok şey değişti be musa abi

stv değişik bir kanal. vahşi yaşam belgeselleri veriyor. çiftleşme ve koklaşma sahnelerine sansür uyguluyor. ama yine de sayelerinde çok şey öğreniyorum. mesela leoparlarla çok ortak yönüm varmış. leoparlar da avını ağaca çıkarıp yiyor benim gibi. evet ben de ağaca çıkıyorum ve öyle yiyorum. her an bir ağacın tepesinde rastlayabilirsiniz bana, dikkat edin. -aklıma moda yarışmalarında leopara loopar diyen salak karılar gelmişken hepsinin amına koyayım da tepkimi dile getirmiş olayım, oh-

evet, dediğim gibi, ben de bekar evi gibi rahat ve kafamı dinleyebildiğim ortamlarda lahmacun keyfi yapmayı seviyorum mesela (ben=leopar, ağaç=bekar evi, av=lahmacun, bu kez dişi değil, lahmacunu da sipariş ediyorsun geliyor, o yüzden olmadı aslında bu benzetme) günlerden de pazar olursa değmeyin keyfime. hemen giresunspor maçı veren trt’yi açıyorum. giresunspor sevgim de stadyumlarında devre aralarında, maç öncesinde dındını dındını cendere çalmasından kaynaklanıyor. bütün giresunlulara sevgiler, orada çok okurumuz olduğunu biliyoruz.

tabi maç aralarında çalan şarkılar da bu ülkedeki en önemli sorunlardan biri -diğeri kanalizasyonların amerikadakiler kadar kaliteli olmayışı- . default olarak fulden uras’ın “kaç kere sever insan’“ı çalar ama devre arasında kasıla kasıla ısınmaya çıkarken yıldız tilbe’nin damar şarkılarının etkilerine maruz kalan futbolcu arkadaşlarım var. yakınen tanıyorum kendilerini. maçtan sonra bir demet çiçekle ziyaret ettim kendilerini. iyilerdi.

yine de ağırıma gidiyor böyle gerçeklerle yaşamak. hatta öyle ki bazen keşke jamaikalı olsaydım be musa abi diyorum. hakikaten de geçen haftalarda dedim böyle bir şey. aslında 2008de cevahir avm önünde dedim ilk kez. jamaikalı olsam “letsgoyo, hivigoyo” diye bağırma mesleğini edinir, sonra freelancer olarak büyükşehirlerde çeşitli lokasyonlarda animatör olarak görev alırdım. mesela avcılarda bir çiğköfteci açılışında bulunmak isterdim. pardon, yine türkiye’ye dönmüş oldum. bu konuya da zaten nasıl girdim bilmiyorum.

sözün özü: ağaçları kesmeyin. soğan iyi dost. en büyük giresunspor. jamaika ekonomisi bu yıl yüzde 20 büyür.

bu arada radyo yayınlarımız var siz sevgili dostlarımız için ama şahsen bir pozitif ayrımcılık yapıp yayınımızı daha çok ileri seviyede gider sahibi kızlarımızın dinlemesini tercih ederim lakin dinleyici sayısının azlığından şu an hepsinin fatmagülün suçu ne seyrettiğini düşünüyorum. neden böyle?

yayınlar için facebook grubunu takip edin. her hafta şanslı bir hanım dinleyicimiz bizden üzerinde kıvanç tatlıtuğ, jude law, yaşar alptekin ya da her kimi isterse onun fotoğraflarının olduğu bir kaynana dili kazanacak.

iki çay bi kuş

güneşli, güzel mi güzel güncüğümün içine edildikten sonra bilgisayarın başına geçip bir şeyler yazmak istedim ama olmadı.

 

 

pazartesi günlerine nasıl başlamalı

sorunun cevabı basit. bence sevişerek başlamalı. başka türlü kurtulmak mümkün değil bu sendromdan.

ben mesela bugüne dün -yani pazar günü- neden beş şişe soda içtiğimi düşünerek başladım. hazımsızlıktandır muhtemelen dedim kendi kendime. son zamanlarda hazmedemediğim şeylerin listesini yapmaya karar verdim, daha yapmadım.

belki birgün lazım olur diye googledan kendimi şanslı hissederek yogaya başlarken araması yaptım, çıkan sayfayı okudum. dediğim gibi birgün lazım olabilir.

twitter kullanıyorum, ama buradan promosyon yapmak istemiyorum. yalnız paylaştığım bir şey var, buraya da copy paste edeyim, fayda görüyorum çünkü bunda: “Doğum günümü 6 gün önceden kutlayan gizemli kişi, sana teşekkür ederim, bir şey mi anlatmaya çalışıyorsun ?”

sivil ile sürmekte olan sinema muhabbetimiz star warstaki qui-gon jinn karakteri için “son dileğini siktiminin karakteri ne biçim ölmüştü di mi” yorumunu yapmamla neden sona erdi, bunun cevabını bilmiyorum. bence darth maul da en karizma karakterlerden biriydi, zaten sataniste benziyordu.

bir de t-shirtle gezmeyeyim artık.

not: her zaman olduğu gibi yukarıdaki görselin olayımızla bir alakası yok ama ben yine not geçmek istedim.

lahmacun

soğanla güzel.

kırmızı bir cumartesi

pek bir anlamsız geçen yazın -her yıl olduğu gibi- ardından soğuyan havalar nedeniyle titremeye başlamamın yaşadığım ilk kalp çarpıntısı kadar mutluluk vereceğini düşünmezdim. öyle ki sokağa çıkıp sabaha kadar koşasım var.

böyle insanların başına art arda kötü şeyler gelir de felaket silsilesi yaşar ya. işte aynen öyle bir hafta yaşadım sayın sözlük okuru. şok üstüne şok yaşadım öyle böyle değil. her yaşadığım olay ayrı bir bergen parçasına tema olur. peki ne yaşadım? iyi bir arkadaşınızın bilgisayarında son girilen internet sitelerinin arasında gay pornolarına giden linklerin olması dışında pek çok kötü şey diye cevaplayabilirim bu soruyu.

bugün bir de sivil ile buluştuk. gerçekten de bu kez sivildi. birkaç ay sonra görüşmüş olduk, yine birkaç ay sonra alkolle olan küslüğümü bitirdim. bir de hayatımda ilk kez tavla oynadım ki hayatta en iyi olduğum alan buymuş galiba, yeni farkettim. oyunun neticesini de buraya yazıp kimseyi rencide etmek istemiyorum.

taksimde hangi grubun eylem yaptığını yanlış tahmin etmem dışında iyi bir gün olmuş sanırım. yazıda da şu ana dek küfür kullanmadım.

bugün tekrar tekrar kurduğum cümle şuydu: “keşke tekrar üniversitede hazırlık sınıfında olsam“. üniversitede hazırlık okumadım ama zaman içinde gereksiz yere ciddileşen hayatımın aradığı panzehir bu olurdu.

2009da bu bloga neredeyse hergün yazıyormuşuz ama ben takvimi de daha da geriye çekip eylül 2005e gitmek istiyorum.

o sabah güneşin doğuşunu birlikte izliyorduk…

arka direkte top beklemek

inişli çıkışlı geçen son birkaç günden sonra bütün gün evde kalıp televizyon izlemeye karar vermemin benim için nasıl sonuçlar doğuracağını önceden kestirmem mümkün değildi, hayatımdaki pek çok şeyin aksine.

natgeo’da önce su altında 9 dakika duran adamı, sonra insan yiyen yamyamları -afiyet olsun-, sonra da voodoo rahiplerini gördüm ki rahiplerin genel olarak saçlarını uzayıp düzel bir şekilde arkaya doğru tarayabilen afrikalılar olmaları beni onların gerçekten farklı olduğunu düşünmeye itti.

bunların dışında bir de devletin türklerin uzaydaki haklarını korumak için kurum kurması -kurum kurmak nihalatsiz.org usernamei gibi adeta- en çok dikkatimi çeken haber oldu. bir de ntvdeki tarih programının 25th hour müziklerini çalıyor olması enteresan, ben kafamın içinde çalıyor sanıyordum.

televizyonla olan birlikteliğimi çok net ve kararlı bir şekilde “amına koyim” deyip noktalayarak bilgisayar başına geçtim. aklımda bir şey olmamasına rağmen buraya bir şeyler yazma uğraşındayım.

yazıyı yazmakta olduğum an itibariyle twitterda sürekli okuduğum şey #occupywallstreet. bir an evvel #resitpasayisgaledin bekliyorum bizimkilerden. amerikanlar gerçekten ilginç insanlar. lisedeyken bile benim aklıma gelmiyordu böyle şeyler. bir de galiba amerikanların aptallığından bahseden bir diyalog içerisindeydim bu hafta. bugüne yine televizyonda arnold öküzünü california valisi sıfatıyla görmem ankara-melih gökçek ikilisine daha bir sempatiyle bakmamı sağlar gibi oldu, ama sonra sağlayamadı.

aklıma gelmişken buradan ergenekon sanığı yakınlarına da bir tavsiyede bulunayım. malum çok okunan bir blog, mesaj yerine ulaşabilir. çıkardığınız kitapları bir set halinde piyasaya sürün. isim için de en az bir milyon alternatif var, mesela “gerçekler” olabilir. -hihihi diye gülesim geldi burada-

bir bardak çay almak için mutfağa gitmek üzere olduğumda yaşar nuri öztürkün yeni bir aşka yelken açtığı haberini alınca bu yazıyı burada noktalamaya karar verdim.

garip bi dünya: televizyon dünyası

şimdi benim bu yazıya normalde televizyonun icadından falan girmem gerekiyor ama girmiyorum. merak ediyorsan googleda arat bence. aratılmayacak bir şey değil.

haber kanalları dışında televizyon izleyen biri değilim. geçen akşam tv kumandası elimdeyken başıma gelenler de bu çizgimde çıkmamanın ne kadar faydalı bir şey olacağını yaşatarak öğretti bana.

kanalları sürekli değiştiriyorum. hızlı ilerlerken sanki arada bir şey gördüm. durgun geçen cinsel yaşantım mı beni yanıltıyor yoksa az önce baya anadan doğma bir karı mı belirdi ekranda diye düşünüyorum. geri dönüyorum. kanal rtl. almanca bir ses geliyor arkadan. yahu bakıyorum herkes çıplak. elinde birayla 70 yaşında adamlar daltaşak geziyor, badminton falan oynuyorlar. benim gördüğüm karı da memelerini sallaya sallaya (oy memişler memişler) frizbi atıyor sevgilisine. sevgilisi de mal tabi. röportaj veriyolar, almancam yok anlamıyorum ama çok da prime time bir zamanda am falan görebiliyoruz rtl’de. modernlik güzel şey.

neyse işte bir de acun var. televizyon dünyasının prensi. kah erzurumda üniversite konferans salonunda hülya avşar ile jürilik yaparken, kah ultra sikimsonik adalarda nihat doğan dokunulmaz madalyası -ya da öyle bir şey- takarken çıkıyor, bir sağdan görünüyor, bir solda beliriyor, yeni donanım tanıtma sihirbazı gibi adeta. aslında kendisinin bu yazıyla pek alakası yok da ne bileyim televizyon diyince aklıma geldi.

o değil de şu yıl üniversite hazırlık sınıfında olsam ne güzel olur diyorum kendi kendime. ekşisözlükte yazar olup blog açardım bir tane.

daha girizgahtan mizyon-vizyon geyiklerine girmek “uber” gereksiz. makeup sevişmek kadar yersiz, afyonun kaymağı kadar milli. bu şarkı da kendini bu alemde adam sanan tüm orospu çocuklarına gelsin. shit, fuck, satan, death, sex, drugs, rape.

blog açmak dedim de bu blogun da ilk yazısı 7 aralık 2008de gelmiş (yazının ana fikrini anlamadım). üçüncü yıla yaklaşmışız. bir kutlama yapmayı düşünmüyoruz ama taksimde buluşup bir yerlere gidin. değişen dünyaya ayak uydurun.

şimdi benim çok işim var ama yine dönücem.

gitmeden bir konuda sizi aydınlatmak istedim. bu yukarıdaki bor. hani şu çok olan ama amarikanın bize çıkartmadığı maden. sağda solda hep muhabbeti döner, kurtulamazsınız. bu tip bir tartışmaya girdiğinizde ön bilginiz bulunsun diye göstermek istedim. en azından nasıl bir şeye benzediğini bilin. mutlaka işinize yarayacaktır. okuyun, araştırın, cahil olmayın.

tumblr naneleri

kusura bakmayın. bizim sitenin de tumblr sayfası var ama kişisel bir tumblr sayfam olsa utanırım. arkadaşlarımın yüzüne bakamam yani. batsın bu dünya derim.

gözlemleyebildiğim kadarıyla tumblrda olaylar şöyle gelişiyor adım adım:

  • komik bir kullanıcı adı alıyoruz.
  • googleda “manik depresif yalnız aşk kız ağla sızla pucca” sözcük öbeğinden kafamıza göre iki ya da üç tanesini seçip görsel araması yapıyoruz ki yukarıdaki fotoğrafı buldum ben, tabii ki tumblr’da host edilen bir görsel bu.
  • bunun altına böyle “hey özgürlük ah 60lar devrim bir çiçektir” gibisinde şeyler yazıp “gelen sevgili giden sevgiliyi arattı, önce giden belki sonra gelir, gelmese de yine gelir, o gelmezse şu şarkıyı dinler ağlarım” gibisinden radiohead benzeri müzik yapan pek tanınmamış -mümkünse last.fm de 1 milyon altı skroplanmaya sahip- bir grubun dandik bir şarkısı paylaşılır. bu şarkıyla ilgili bir not geçeceğim yazının sonunda.
  • olabildiğince salak olunur.
  • bir de avatar önemli. önceden kankayla gidilen bershka mağazasının kabininde üstte xl erkek tişörtü altta don varken çekilen fotoğraf yüz gözükmeyecek şekilde avatar yapılmalıdır. tumblr’ı müthiş bir ekmek kapısı olarak görüldüğü için “aa bu kız verir” imajı uyandırılmalı.

devam edemeyeceğim ben. özetle tumblr kötü şey. çok kötü şey.

23 şubat 2008 akşamı neler yaptım?

tarih 23 şubat 2008… ulaş’ın yanındaki ilkay’a sezen nasıl kız? diye soralı tam 8 yıl olmuş (bu hikayede ulaş sezen’den hoşlanan, ilkay da sezen’le aynı sınıfta olan kız, sezen de kız işte). ilkay’ın cevabı tam sikimlik kızdı.

ufak çapta da olsa bir tartışma yaşamıştık o gün parkta. ama güzel cevaptı mucit ilkay’ın verdiği. dünyaları sikti attı adeta.

sonra aradan sekiz yıl geçti. geldik 2008′e…

bir şubat akşamı..

kendimizce bir takım sanatsal olaylara merak salmışız.

şimdi sitenin tepesinde hayatın tek ve gerçek anlamı olarak geçen bir ifadenin turuncu harfçiklerle masumca ifade edilişi bence epey bir sanatsal değer taşıyor. yalnız olaylar derinleşmeden hatırlatayım.. albüm içerisinde ellerde skol biralarla recep ivedik flylerları önünde çekilen fotoğraflar ile halet-i ruhiyemizi açıklama babında son derece determinant.

burada da kapitalizme bir darbe vurmuşu… ahehaheha

tam bi sapıtma hali. terbiyesizlik olsun da nasıl olursa olsun. bu ne kardeşim.

seda ablamıza ve deli yürek kenan abimize yapılan bu saygısızlığı affetmemiz mümkün değil. heleloyloooyloyyy

lahmacuncu seviyesine düşen espri anlayışı alkolmetre gibi adeta. kolay gelsin trafik şube.

insanoğlu gerçekten de çok yaratıcı. yeter ki doğayla bütünleşebilsin.

insanoğlunun yaratıcılığından bahsetmiştim.

bu sanat eseriyle de tühh ananız bacınız yok mu sizin eleştirisi hakediyoruz. hee bu arada sanatın da sanatçının da anasını sikeyim.

bu hareketten sonra 5 dakika saygı duruşunda bulunup ağzımızla korna sesi çıkardık. zaten alkollüydük.

reklam olmasın diye arabanın markasını kapadım ama fiattı araba.

işte insanlığın bittiğinin resmi.

bütün bunlar olduktan sonra nasıl normal biri oldum? içkiyi nasıl bıraktım? ibret dolu bir hikaye. eğer stv ile anlaşamazsam içimde kalmasın diye buradan yayınlıyorum. şimdilik bye amk.

a night to forget bu arada.

2011 de bitiyor

şu kadar zamandır bloga yazmadığıma inanamıyorum arkadaş. hakikaten inanamıyorum. yok yani böyle bir olay. ulan it yazmıyorsun, bari git şu facebook sayfasına bak, onlar da okurların haykırışlarını oku.

evet. bugüne kadar blogda pek çok ibnelik, orospu çocukluğundan bahsettik, bu son ayrılık da bizim orospu çocukluklarımız hanesine not girilsin lütfen. zamanı gelince geri dönüş yaparız.

şimdi başlığa uygun gitmek lazım, zamandan bahsetmek lazım. neler oldu neler bitti bu uzun ayrılık dilimde. bir kere hatırlatayım sivil şu anda sivil değil. kendisi şu anda güzel mi güzel bir anadolu kentinde -anlata anlata bitiremiyor- birliğinde nizamiyede nöbettir, kakadır falan, vatani görevini -ahahaha- yerine getiriyor. neyse büyük laf etmeyelim, vatani görevim bekler beni ileride.

arada eski yazılara bakıyorum da şu çarptı gözüme. marliyn manson orospu çocuğuymuş. bugün de aynı şeyi düşünüyorum, bir farklılık yok.

Peki ben ne yaptım bu arada? Hiçbir şey yapmadım. Hayatım garip bir hal aldı, üslubum bile değişmiş bazı noktalar dışında. ama bizim sitenin şu sloganını düşündüm hayatın tek ve gerçek anlamı am şeklinde olan. aslında hayatın anlamının ne olduğu düşünüyordum, çıkış noktam am oldu, evet lan dedim, hatta evreka dedim, hepimizin çıkış noktası orası. garip ama hayata anamızın amından başlıyoruz. neyse, sonrası karışık, mananın derinliklerinde kayboldum. zaten yazı böyle giderse başarısız bir blogging girişim olan Bir Genç Kızın Anılarına döner bu iş.

Yahu bir de piyasada yokken, 22 ağustos diye bir şey çıkmış, siteler kapanacakmış. gündemden uzak kalmak kötü şey. adeta memleketi için mezarından kalkmış atatürk gibiyim. bu arada sevgili mike gerçekten de kendini tekrar tekrar okutan bir cümle kurmuş.

hatırlamıyorum ama sanırım bugüne kadar blogumuza gelen ziyaretçilerin google aramalarında kullandıklarını key phraseleri paylaşmadık ama gördüğüm kadarıyla hala deviantarttan ekmek yemeye çalışanlar var. gereksiz bulsam da söylemem lazım, geçti oranın modası. 2005-06 yıllarında savaş karşıtlığından, aktivistlikten vb. politik duruşlardan hasat yapabiliyordunuz da devir o devir değil, hem de hiç değil.

ağır ağır eski günlerine dönecek blog. bize güvenin. hepinizi kucaklıyoruz. 62ytl varsa türkiye için var. durmak yok, yola devam. 62ytl ile herkes gülecek. bize her şey sizi hatırlatıyor.

papatyalı yazılar vol. 1

güne “sabahın köründe daha güneş doğmadan, mahallenin piçleri sokağa çıkmadan” şarkısıyla başlamanın bir getirisi olur mu diye düşündüm. küheylan yelesinden yapılmış döşeğimden (heyt be!) adeta bir ok gibi fırladım.

tabi hevesim çabuk kırıldı. neden kırıldı derseniz yalnızlık koyuyor. bahar aylarının gelmesiyle gevşeyen gönül yayları istiyor ki manita gelsin, daha mahallenin piçleri sokağa çıkmadan, “hayatıım, sana puf böreği yaptım” diye seslensin, geceden arta kalan kısılmış sesiyle. işte o zaman çok güzel şeyler olur biliyor musun okur.

gerçi manita olayları da kötü be. burası türkiye, ben de her öğün soğan yiyen insanım, “hayatıım sana puf böreği yaparım ama yeme şu soğanları” derse atarlanırım, dellenirim, küllenirim. sarmısak olayına eyvallah ama soğan o kadar kötü değil. soğanı artık kabullenin kızlar. rüyamda bununla ilgili bir şey gördüm de.

bu ilişkilerin karmaşıklığı da bambaşka bir sorunsal. burada insan doğası gereği diye başlayıp giden cümleler kurmak istemiyorum ama ey sevgililer, ilişkiler aslında o kadar karmaşık değil. bir insanla birlikte olurken büyük israil’i kurmuyorsunuz. bir de kızlar, lütfen ex-manitalarla kamuya açık alanlarda tartışırken “haa şimdi de aşık oldu öyle mi?” gibisinden cümleler kurmayın. bir haftada iki kez denk gelmem bunun sık yaşanan bir olay olduğunu ispatlıyor. ulan herif orospu çocuğu mu? niye aşık olmasın? seninleyken süperman miydi bu adam?

özet geçeyim…

bana sabahları puf böreği yapacak, soğanı benimseyecek, gereksiz tartışmalardan kaçınacak bütün kadınların kulu kölesi olurum, adlarını göğsüme dövdürürüm, deplasmanına giderim.

neyse, önemsiz şeyler bunlar. sabah sabah ne yapmaya çalıştığımı inanın ben de anlamadım ama papatya olayında iyi ekmek var dediler.

şu anda milyonlarca genç

adının ygs olduğunu düşündüğüm -sandığım, her ne skimse- sınavda ter döküyor, döktü. döktü de noldu? bir şey mi oldu? hayır. sınavlar daha devam edecek.

hiç eğitim sistemi tamlamasını içeren cümleler kurmayacağım, bu da sondu. bu sabah saat 9 gibi uyandığımda önce gözümdeki çapağın beni rahatsız ettiğini farkettim. sonra da aklıma bugüne ygs’ye giren genç arkadaşlar geldi. ulan kalkıp bir şeyler yazayım dedim ama inanır mısınız çok koyardı pazar sabahı o saatte kalkmak. anca kalkabildim şimdi. ama yatakta kaldığım süre boyunca eski manitalardan süre kaldığı kadar ygscileri düşünmeye çalıştım.

iyi bir üniversitede okumak, ne bileyim, iyi bir gelecek herkesin hakkı. ama ben sınava girdiğimde hiç böyle düşünmemiştim. benim zamanımdaki sınav öss diye kısaltılıyordu. sınav anında dışarıdan birinin gelip “amına kodumn çocukları inşallah kazanamazsınız” diye bağırıp bulunduğum sıkıcı ortamı şenlendirmesini istedim tengri’den. olmayınca sınavın felsefe bölümüne geçtim.

bugünkü ygs’de 0 çekenleri açıklamakla birlikte “istediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz?” diye soranları da açıklamalılar bence. bizzat şahit oldum girdiğim tek sınavda. başka yerlerde de oluyordur mutlaka.

neyse uzatmayalım lafı. yukarıdaki görsel özellikle sınava giren erkek öğrencilere armağanımdır -bir an kendimi atatürk gibi hissettim-. sınava hazırlık dönemi boyunca o stresi yaşayan, çıkardığı sivilceler yüzünden suratı talan edilmiş havuç tarlasına dönen öğrenciler, birleşin! -şimdi de marx oldum-. birleşin, kerhaneye falan gidin, beyoğluna gidin, yanında manitası olan kızlara laf falan atın, mevzu çıkarın. gün sizin gününüz -şimdi de üstün dökmen-

dust kuruyorum beyler

hani sibel kekilli diyor ya, “porno benim isyanımdı“.  bir dönem gençliğin de isyanı counter strike idi. ben de counter ile isyan etmiştim hatta. birgün mal arkadaşım mucit osman’ın “olm gel kantır oynayalım” demesinin o an hayatımda çok şeyi değiştireceğini bilmiyordum. sonradan bu oyun bir şekilde isyana dönüştü işte. sniper açıp binaların tepelerinden falan atlıyordum. aynı sibel’in lafı gibi büyük bir lafmış osmanınki de halbuki (okuyorsan senin amına koyim, hala ev telefonundan arıyorsun beni. bunu sana ilk kez 2005te söylemiştim, sene 2011 oldu).

oynadık, çok kelleler aldım -headshot da diyoruz-, çok götler kestim falan. baktım böyle olmuyor. bu arada şuraya kadar sibel kekilli (porno), eski sevgili, osman ve kantır başlığını hakeden saçmasapan bir yazı oldu farkındayım. ben olsam bundan sonrasını okumam.

Ancak ben böyle puştluk yaparım işte. Güzel bir sibel fotoğrafıyla okurun devamlılık göstermesini sağlarım. bu arada internette sibel’in samanlıklar üzerinde anlamsız fotoğrafları varmış, az önce gördüm. Hee sakın pornoyu kötülediğim falan düşünülmesin. Sonuçta hayatının bir bölümünde counter strike oynadığını itiraf etmiş bir adamım. Kendimle çelişirim eğer pornoyu kötülersem, iyi bir şey porno, yararlı.

Bir de kızcağız nasıl isyan ettiyse ödemede ciddi bir gecikme olmuş.

Şu an en çok düşündüğüm şey birkaç sene evvel epey meşhur olmuş bilim adamı ÇETİN BAL’ın ne yapmakta olduğu. Kendisi Zamanda Yolculuk Araştırma Merkezinin başındaydı bilindiği üzere, şu an nerenin başında acaba? Japonya depremiyle ilgili ne düşünüyor? İstanbulda aynısı olur mu? Travestiler Merter’i neden terk etti? Neden kendisinin ismini duyamıyoruz? Bir takım orospu çocukları mı küstürdü onu bilime?

Neyse, biraz uyayım, yine yazacam.

selaminaleyküm abiler biz geldik

merhabalar okurlar.

öyle oldu, böyle oldu, epeydir yazamadık. ancak siz sevgili hayranlarımızın yoğun isteğine, özellikle de bayan arkadaşların yaptığı çılgınca geri dönüş çağrılarına daha fazla dayanamadık. öyle çılgınca şeylerde ki bunlar yazarak bitiremem. öyle şeyler yani.

geri dönüş şerefine bir de yeni tasarımla karşınızda bulunmaktayız pek değerli okurlar. sivil bana sitenin tipografisi kötü demişti. beklenenin aksine tipografinin ne demek olduğunu biliyordum. sonra sitenin tipografisini güzelce yaptırdık. paraya kıydık, en iyisi olsun dedik, dünyanın bi numaralı bu işlerden anlayan adamını bulduk, ona yaptırdık. hatırlayacağınız üzere babalarımız zengindi bizim.

başlığı nereden geldiğini hatırlayana, çıkarana, bulana edene bu yılın çok değerli ilk on puanını veriyorum.

daha daha sık yazacağız artık, hepinizi öptüm. şimdilik siktirip gitmem icap ediyor.

balgamlı asfaltlar

herkes her şeyiyle halis olsun diye giriyor google’da başlığı arattığım karşıma çıkan ilk site. sonra halis olmak dedim google’a halis olmak ihlas ile mümkündür dedi, sonra muhabbet fedaileri adlı nurcu bir site çıktı karşıma.

hayatımda hiçbir şey yapmadan geçireceğim zamanların bana en çok şeyi öğreten zamanlar olacağını tahmin etmezdim. hiçbir şey yapmıyorum gerçekten. nedense beyazıt’ı ve eminönü’nü gezmeyi özledim. işportacıların sloganlarından best of hazırlayabilirim sizin için. trenin kalkmasını beklemeyi de, çöp toplayan çocukları izlemeyi de özledim. hüseyin avni dede’yi de özledim aslında (fotoğraf salih ağıra ait ve tabii ki yine izin almadan kullandım), ben de onun gibi acılarımın saltanatını sürüyorum şu an.

sonra internet geldi, her şey değişti. facebook’ta çok fazla takipçimiz var. eski yazıları okuyorum da bazen öyle saçma şeyler var ki, şimdi gelen reputasyonun sorumluluğu ağır. utanıyorum ey okur. aysun kayacı hala utanmıyor ama.

hayatın bana öğrettiği en güzel şeylerden biri karşıma çıkan her şeyi çok da sikime takmamam gerektiği oldu.

şimdi şuraya yazmaya gelirken aklımda bir dünya şeytanlık vardı ama avni dedenin gözleri duygulandırdı herhalde beni. bütün duygusallığım birkaç internet sitesine girince yerle bir oldu. hatta şu an fotoğrafçılarla taşak geçesim var. hislerim beni kuyumcu vitrini kulaklı metalcilere yönlendirdi. bomboş otobüslerde ayakta duranlar neden hep metalci oluyor ey okur?

formspring’ten de tonla soru geliyor. adsl olmasaydı bu kadar soru gelmeyecekti eminim. hepiniz servis sağlayıcınızın size sunduğu internet hızı kadar özgürsünüz aslında, unutmayın bunu da. sorulara döneyim, kimi sorular bana eski sevgililerimi hatırlatıyor. sevgili demişken son yazımda ankaralı kızlar üzerinden toplumsal gerçekleri gün yüzünden çıkarmıştım. o zamanki fikirlerim doğruydu, bugün bir kez daha anladım. müstakbel partnerine yatak odasının kapalarını “bu gece beni mantı gibi ye” cümlesiyle açanlar var. hayatım film şeridi olsa sevgililerimin olduğu her şeride ayrı ayrı işerim.

bu arada sevişme demişken, bu işi lüften sadece kızlar yapsın. erkekler mümkünse sikişsinler.

birtakım olaylar

eveeet. geçirdiğim bir dizi operasyondan sağlıklı, mutlu ama huzursuz ve rahatsız biçimde tekrar karşınızdayım. istirahat süresi boyunca yine bazı olayları kafaya taktığımdan huzursuzluğum ve doğuştan olup engelleyemediğim sebeplerden dolayı rahatsızlığım devam ediyor. yine de her şeye rağmen hayat çok güzel. tekrar alemlere atılıp çılgın, halı sahalara dönüp gol ve meydanlara çıkıp kızlara laf atmak çok güzel şey.

sosyolojiye duyduğum saygı ankaralı kızların bir bireymişcesine sahip olduğu ortak özelliklerden ileri gelir. bunu daha önce milyon kez söyledim başka yerlerde, burada da söyleyeyim. bu konuyu tamamen aklımdan çıkarıp ayağı champ elysee’ye basmış, gözü londra, new york falan görmüş, e haliyle kukusu da küçük hepere hayır diyemeyecek olan bayanlarla arkadaşlık yapmaya karar vermişken, yurdumun has ankaralı kızlarını bana hatırlatanlara kucak dolusu sevgiler her şeye rağmen.

an itibariyle birkaç haber sitesine yoğunlaşıp tamamen dikkatimi oraya verdikten sonra yazıya geri dönüş yapsam da ne yazmaya çalışıyor olduğumu anlamak biraz zamanımı aldı. doktoru aradım, durumu anlatmaya çalıştım, narkozdandır dedi. neyse konuya geri dönmeli artık.

ankaralı kızlar yavaş yavaş olayın farkına varıyor çünkü önlerinde ibretlik vakalar var. ankaralı yasemin albümüne ismini veren “çıldıralım” şarkısının yanına “bitti bu flört”, “kurnazsın”, “kaldır kollarını”, “bomba” ve en merak ettiğim şarkı olan “atım arap”ı bir albümde topluyor. yorum yapmadan başka bir örnek veriyorum, o da voleybolcu neslihan demir. eskişehirli olmasına rağmen ben ankaralıyım diye bağırıyor, çin master turnuvasında türkiyeden en çok neyi özledin sorusuna “pilav üstü kuru ahaha” diyecekmiş gibi görünüyor. ayrıca kendisinden deodorant üreten şirketlerin pazarlama sorumluları da epey rahatsızmış. yapma etme neslihan, kendine çeki düzen ver.

bu konu üzerinde fazla yoğunlaşmamın bana yaşatması olası cinsel soğukluğu erken farketmem iyi oldu. blogdan sevgili okurlara iletmek istediğim bir şey var. iki, tercihen üç yabancı dil bilen, hayata pozitif bakan, sosyal yönü kuvvetli, eli yüzü düzgün bir kız arkadaşla beyazıt-kapalıçarşı- eminönü arasında dolaşığ alışveriş yapmak istiyorum, bilginize.


Switch to our mobile site