Author Archive for sivil itaatsiz

bir kimseye amcık ağızlı götveren deme hakkım


hola. sıcaklığın mevsim normallerine dönmesiyle birlikte ben de ait olduğum yere, monitörün önüne, dönmeye karar verdim. ilk anda yerimi yadırgamadım desem yalan olur. şu an oturduğum yer, yıllardır oturduğum yer değildi. çok uzun zaman olmuş dedim ve arkama yaslandım. uzun zamandır yazmadığımı bir zamanlar göt yanaklarıma tam uyumlu bürosit marka kolçaksız büro koltuğumdaki oyuğun formunu kaybetmesinden anladım, sevgili okur. yoğun gündem ile ilgili bir su kasidesi beklerken götümle ilgili bir güzelleme ile karşılaşmanın sizleri nasıl da hayal kırıklığına uğrattı değil mi. hepinizden bu yersiz girizgâh için özür dilemek istiyorum fakat yapmam lazımdı, bir şekilde götüme minnet borcumu ödemeliydim. bu borcu ödemek için de peşi sıra  “iyi ki varsın götüm” yerine hiç olmamış kısa bir hikayenin içinde götümden bahsetmeyi uygun gördüm. götüme de bu yakışırdı.

her neyse. her şey müjde ar‘ın thoreau ‘cu olduğunu açıklamasıyla başladı. şu durumun bende yarattığı travmayı bir düşünsenize : televizyonu açıyorum ve müjde ar arka arka “toro toro” diyor. o kadar ki, kamera kadrajının dışına kocaman bir miura boğası bağlamışlar da kadın periyodik aralıklarla “toro toro” diyerek hayvancağızı sakinleştirmeye çalışıyor zannettim. bir süre sonra toroların yanına devlet, tahakküm, alt dudak gibi terimleri de eklemeye başlayınca şunu anladım; beyler kadın saçlarına gölge yaptırmış ve anarşistmiş. okan bayülgen‘in kafasını zaten biliyorsunuz. toplumumuzun tabularını birer birer yıkıyor. çok büyük ve pöpüler bir anarşist.(!) bu arada sizlere çok acayip bi’ haberim var, tuna kiremitçi‘de anarşist olduğunu deklare etmiş. kadife ceketin içine missouri üniversitesi baskılı tişörtünü giydiği günler son derece anarşist oluyormuş.

madem bu ülkede bu kadar zıpır bu kadar sınır tanımaz bu kadar kural bilmez insan var; neden hâlâ telefonun diğer ucundaki arkadaşıma amcık ağızlı götveren dediğim için dolmuş sırasındaki insanlardan 4 numara bakışlar yiyorum. sabah koşusunda beyaz spor ayakkabılarına bulaşmış köpek pisliğine bile çok daha merhametli baktıklarına eminim. hele hele yaş ortalaması biraz yüksekse “amına koyayım” demem yetiyor. önce bakıyorlar sonra da kafalarını iki yana sallıyorlar. büyük ihtimalle şöyle düşünüyorlar : “hiç umut yok, artık dejenere oldu.”

bu tayfadan olup da bu blogu okuyan bir fert varsa -ki varsa zaten uzatıp kendi götümü sikeceğim- topunuzun tillahını sikeyim. sabahtan akşama kadar anne-bacı-amca-elti-teyze-mürebbiye sekstetinin birbirine kaynamasını konu alan dizileri imtina etmeden seyrederseniz, sonra adamın biri bir başka birinin amına koyunca dejenere oldu. cemiyet hayatının önde gelen isimlerinin size aşılamaya çalıştığı anarşist kültürden hiç mi vitaminlenmediniz. hepsini geçtim, hiç mi okan ‘the anarşist’ bayülgen seyretmiyorsunuz.

görebileceğiniz üzere birçok konuda birçok derdim var. şu beni ve benim gibileri umutsuz vaka diyerek ıskartaya çıkaran teyzeleri ve amcaları “yerleşik gelenekler” durağında bırakıyorum. görsel medyanın oluşturduğu plastik kültüre ise söylenecek pek çok şey var aslında. mesela, am diyerek başlayabilirim bunlara. çünkü kaçınılmaz olarak her trend olan şey gibi anarşizmin de asi karılara sahip olmak isteyen henüz milli olmamış çocukcağızlar tarafından emilerek altı boşaltılıyor. negzel.

kılıçdaroğlu rüzgarı


pek modern ülkemiz fellah tayfasının tekeline düşmesin kafasıyla yıllardır chp’ye oy veren insanlar, gecenin şu pompaya en müsait saatlerinde büyük ihtimalle oturmuş haber sitelerini okuyarak siklerini sıvazlıyorlar. yok lan, baykal prodüksiyonla falan alakası yok. neden peki, çünkü “solda” küskünler barışıyor.

neye darıldığı artık unutulan küskün kamer genç’in mesajı vermesi, geçtiğimiz yerel seçimlerde gönlü alınan tecrübeli küskün murat karayalçın‘ın parti yönetimine pike yapması gibi haberleri ayrı ayrı sekmelerde açıp tekrar tekrar okuyup elektrobugi yapan insanlar canlanıyor gözümün önünde. peki ya cumhuriyetle yaşıt olmasına rağmen ufak bir galaksi büyüklüğündeki çantasını hâlâ ilk günkü kondisyonuyla taşıyabilen rahşan ecevit. ve rahşan ecevit’in yanında getirdiğini iddia ettiği bülent ecevit’in ruhu. her seçim öncesi chp’ye geçme sinyalleri verip son anda geçmeyen yılmaz büyükerşen‘in bu sefer harbiden altı ok’lu formayı giyeceğinin mesajlarını vermesi. oğlum(!), bir chpli bir solcunun en mutlu günü bugün olsa gerek.

tüm bu kafa tokuşturmaların, uzlaşmaların, birleşmelerin üstüne kılıçdaroğlu’nun ağzından yolsuzluk ve yoksulluk kelimelerinin ardarda çıkması ve alt komşumun garaja geçerek arabasından bize çelik’in yorumuyla 10. yıl marşı’nı son ses dinletmesi. tüm bunlar bana resmen ülke çapında bir ayinmiş gibi geldi.

merhaba. memleketin çeşitli yerlerinden anahaber bültenine bağlanan kofti spiker ağızlarına daha fazla devam edemeyeceğim. o yüzden bundan sonra söyleyeceklerim pek çoğunuzun pek hoşuna gitmeyecek. kemal kılıçdaroğlu yerinde olsam ilk iş günü itibariyle önce chp kadın kollarını sonra da chp’yi lağvetmek için gerekli olan dilekçeyi ilgili makama veririm. chp’yi genelnekten statükocu olduğu için, kadın kollarını da artık tayyörün modası geçtiği için.

yanlış anlaşılmak istemem, yanlış anlayanın da amınakoyayım : kemal kılıçdaroğlu‘yla bir sorunum yok. kendisi yolsuzluk yapanları sikertmek branşında çok başarılı bir atlet. yalnız zamanında kendi tekellerini yaratmış bir partinin taze genel başkanı yoksulluğu bitireceğiz, üzerine de tüy dikeceğiz minvalinde beyanatlarda bulunursa  “abim yavaş gel” çekmek zorunda hissederim kendimi. çıkıp şunu dimdirekt söylese : “arkadaşım hepimiz patates yetiştireceğiz, herkesin karnı doyacak ama sefalet içinde yaşayacağız”. oy vermekle kalmam götümü de veririm. borç yükü artmayacak, işsizlik azalacak, enflasyon azalacak. alice harikalar diyarı’nda amınakoyayım.

kurultay’daki bu şenlik havasına hiç şaşırmıyorum. çünkü chp delegeleri kemal sever. yakın örneği kemal derviş. uzak örneğini hepiniz biliyorsunuz. lan bu arada baykal’a da çok ayıp oldu. gerçi ben bu baykal canlısının kafasının nasıl çalıştığını halen anlayabilmiş değilim. istifa etmek için binlerce neden varken sen git aralarından seks kasedini seç. sevgili baykal, senelerdir tek iktidar hamleni o kasette gördük. tam oy verecektik, istifa ettin. oldu mu şimdi.

blog ödülleri

Merhaba

Topluluk Blogları Kategorisi’nde yer alan http://www.62ytl.com adresli blogunuz, ön değerlendirme sürecinde incelenmiş ancak gerekli şartları sağlamaması nedeniyle kabul edilmemiştir. Bir hata olduğunu düşünüyorsanız lütfen bizimle iletişime geçin.

Blog Ödülleri Ekibi
www.blogodulleri.com

toplum bu tip bloglara hazır değil, biliyorsunuz. zaten pötibör bisküvi sponsorluğundaki bir yarışmayı kazanmak çok saçma olurdu. ayrıca kar amacı gütmeyen ticari kaygılardan arınmış bir kurum olduğumuz için sikimizde de değil. sik dedim de aklıma geldi. artık küfür etmemeye çalışıyorum. işbu konu hakkında geçen sene yediğim haltlar için linki takip edebilirsiniz. (#)

dolmuş taktikleri


2 gün önce eski bir arkadaşımla karşılaştım. eski arkadaşım, 4 ay önce dolmuş sırasında tanıştığı bir kızla önümüzdeki yaz evleniyormuş. sadece bu cümle ile bile bu arkadaş için neden eski sıfatını kullandığımı anlayabilirsiniz. eskidiğinden haberi olmayan arkadaşım iki gün öncenin yarını için -ki o gün, dün oluyor- randevu kopardı benden. “ölümü gör kızla tanışacaksın” falan diyor. eyvallah, dedim. hatta -tamam lan, dedim.

bir taraftan düşünüyorum : şu sıralar güncel olarak kullandığım arkadaşlarım resim kursunda, klasik müzik dinletisinde, açık hava atölyesinde, istanbul film festivalinde falan tanışıyorlar. karanlık sokaklarda öpüşüp, tek kişilik yataklarda sevişiyorlar. kurumsallaşması muhtemel çiftlerimizie dönüyorum ve dolmuş gibi umumi bir ortamda tanışıp, hayatlarını birleştiren insanlar ne kadar fantastik olabilir ki lan diyorum. yol boyunca bu tür örnekleri çoğaltıyorum. tuvalet kuyruğunda tanışsaydınız lan bari diyip ehehehe şeklinde gülüyorum. kendi kendime taşak geçiyor, eski arkadaşımı itin götüne sokuyorum. eylemlerime devam ediyorum, ta ki müstakbel gelinimizi görene kadar. hatunun detaylarını vermeyeceğim, ama şu kadar söylüyorum : güç bu kızda çok yoğundu. özellikle kızın kalça ve göğüs dönencesinde. içimden eski arkadaşıma bravo çektim. bravo çekmekle kalmayıp eski arkadaşlar kategorisinden kadim dostlar kategorisine taşıdım adamı.

bu arada 10 yılı aşkın süredir dolmuş kullanıyorum. üstelik son 4-5 senedir profesyonel anlamda kullanıyorum. hiç karşıma evlenmelik giderli kız çıkmadı. gerçi kafasını nadiren insanlara çeviren bir insan olmamında etkisi vardır. ahaha şimdi okuyunun büyük kısmı profesyonel dolmuş yolcusu tipolojisinde kaldı. tabi hala okuyucu varsa. zira yazmaya yazmaya okuru da tüketmiş olabilirim. neyse. evet, ben profesyonel bir dolmuş yolcusuyum. siz farkında olmayabilirsiniz, ama benim gibi çok insan var. peki ne bok yeriz biz ?

öncelikle dolmuşu bir araçtan çok bir kültür olarak kabul ederiz : dolmuş kültürü. otobüs, sinema ise; dolmuş tiyatrodur. dolmuş yolcusunun çehresi farklıdır. düz dolmuş yolcusunun çoğu mal ve zengindir. eğer dolmuş sabah vakti oje, geceleri de buram buram votka kokuyorsa, mal ve zengin hattına düşmüşsünüz demektir. biz biliriz ki bu debiller 7,5 kişilik dolmuştaki o yarım koltuğa kesinlikle ve kesinlikle binmezler. bunun yerine gece ayazında beklemeyi tercih ederler.  “ben burada gidemem” mimiğini yakaladığımız vakit önümüzde kaç kişi olduğu farketmeksizin süzülerek o yarım koltuğa otururuz. yapılan alışverişten sadece en öndeki malın haberi vardır. önümüzdeki diğer insanlar ise ne olduğunu anladığı vakit, araç çoktan tarlabaşı’na inmiştir.

uzman titri olan bir yolcu için en önemli kriterler; güvenlik ve konfordur. sanılanın aksine en güvenli koltuk şoförün yanındaki koltuktur. tabi koltukta emniyet kemeri varsa. ön koltukta emniyet kemeri yoksa dolmuştaki bütün pozisyonlar eşit şekilde güvenlidir. yani güvenli değildir. yani 2 : dolmuş kaza yaparsa ölürsünüz.

konfor herkese rölatif bir kavram olup herkesin sevdiği yer farklıdır, ama bütün proyolcuların birleştiği bir nokta vardır ki şoförün arkasındaki koltuklar lanetlidir. çünkü o koltuklardan birine oturmanız gerekirse diğer yolcular tarafından şoförün muavinliğini yapmaya zorlanırsınız. şoföre para uzatır, para üstlerini yerine ulaştırırsınız. arka koltuktaki yolcular seslerini kaptana duyaramazsa kendinizi sorumlu hisseder “müsait bir yerde inecek varmış” dersiniz. o nedenle genelde cemiyetimiz mensupları arka koltuklardan birini tercih eder. “ama arkada 4 koltuk var?” dediğini duyar gibiyim buraya kadar yazıyı okumaktan üşenmemiş sevgili gözlüklü. 4 koltuktan en ideali sağ cam kenarıdır. bu koltuğu kaparsanız kimseye bulaşmadan inebilirsiniz. sol cam kenarı da iyidir, ama kapıya ulaşması biraz külfetlidir. orta ikili ise risklidir. sağınıza veya solunuza yada sağınıza ve solunuza şişman insan oturması halinde ayvalık tostu gibi olursunuz. ekstrem örnekler gibi gelebilir fakat bunların hepsi yaşanmıştır.

bi’ de yukarıda anlattığım evliliğe yelken açmış çifti unutun. onlar istatistik dışıdır. dolmuşunuza çok şahane kızlar binse hatta bu kızlar iki yanınıza ayrıca kucağınıza otursa bile oralı olmayın. çünkü bu hatunların hiçbiri size vermeyecek. kucağınıza oturan da cam kenarına geçmek isterken dengesini  kaybedip, üstünüze düştü.

saat 0408 ve ben sıkıldım.

balık etli kız geometrisi

balık etli kızların erotik bir geometrisi olduğunu düşünüyorum.
2 dakika öncesine kadar bu görselin altında temiz bi’ 40 satır vardı. ebru şallı’nın daha fazla incelmemesi gerektiğinden, nanoteknoloji ilminin bile bu kadar ince bel üretemediğinden, mazallah bir tarafı düşerse yedek parça bulamayacağından falan bahsetmiştim. sonra hepsini seçip, sildim. yiyin tribimi.

düşünün

düşünün. bugün 1700 kalori yaktığınızı ve vermeniz gereken 26 kilo olduğunu düşünün. koşmanız gereken bir maraton olduğunu ve sol bacağınızın olmadığını düşünün. göç yolunu unutan bir kuş olduğunuzu düşünün. gökyüzünden süzülerek düştüğünüzü düşünün. dönmemek üzere uzak bir yere gideceğinizi ve arkanızda bıraktığınız tek kişinin aslında sizi tanımadığını düşünün. masum olduğunuz halde idamla yargılandığınızı düşünün. günde 14 saat çalıştığınızı, emeğinizin ederinin tek somun ekmek olduğunu fakat isyan hakkınızın olmadığını düşünün. bir barış elçisi olduğunuzu ve yol kenarında tecavüze uğradığınızı düşünün. aktivist olmadığınız halde coplar altında ezildiğinizi düşünün. en kötü ihtimalle önünüzde yaşayacağınız 40 yıl olduğunu ve kamboçya’da bir mayın tarlasının ortasında olduğunuzu düşünün. alzhemir’dan muzdarip nobel ödüllü bir fizikçi olduğunuzu düşünün. eşcinsel olduğunuzu ve tek güvencenizin komşularınızın onayı olduğunu düşünün. kör olduğunuzu düşünün. müziğin hiç varolmadığını düşünün. zorunlu askerlik nedeniyle nöbette olduğunuzu, üstünüzün elinize pimi çekilmiş bir el bombası tutuşturduğunu düşünün. böyle bir durumda neyin uğruna “şehit” olduğunuzu düşünün. bir “kalecinin penaltı anındaki endişesi”ni düşünün. açlıktan kırılan bir ülkede sadece 3,5 yaşında olduğunuzu düşünün. angelina jolie’nin sizi evlat edinmeme ihtimalini düşünün. uluslararası bir silah kartelinin lideri olduğunuzu düşünün. kaşlarınızın arasında doğru gelen mermideki ironiyi düşünün. sevdiğiniz kızın hayvanlı pornosunun çıktığını düşünün. taksim’deki yılbaşı efektinden bihaber bir turist olduğunuzu düşünün. pollyana olduğunuzu düşünün. ananızın sikildiğini ve “valide için de bi’ değişiklik oldu” dediğinizi düşünün. aids’li olduğunuzu ve hamile kalana kadar haberinizin olmadığını düşünün. bir dünya para bayılıp aldığınız son model spor arabanızla levent trafiğinin içinde kaldığınızı düşünün. tek taş yüzük için şekilden şekile giren kadınları düşünün. kongo madenlerindeki çocuk işçileri düşünün. ortaçağ avrupa’sında cadı yada bugünün türkiye’sinde allahsız damgası yediğinizi düşünün. dünya görüşünüz sırf birileriyle örtüşmüyor diye yarın infaz edileceğinizi düşünün.

avatar’a gittim

mavi karakterleri bi' türlü içselleştiremedim yahu.aslında gideli bayağı oldu. gittiğim vakit hava 17 derece falandı, hesap edin artık. neden  mi gittim? adamlar ciddi masrafa girmişler, yazık lan. hani böyle çok samimi olmadığınız hatta sizin için dış kapının mandalı hüviyetinde olan insanlar jiks bir otelde yemekli düğün yaptıkları zaman “ayıp olur” der, iştirak edersiniz ya filme aynen o gariban gibi düşünerek gittim.

öncelikle matriks, xmen, cesur yürek gibi filmlerin kırması ama çoğacayip filmdi harbiden. piksele grafiğe harcadıkları ne kadar para harbiden perdeden akıyordu vesselam. yalnız oyuncuya figürana para bağlamamak için gece gündüz broadway’de takılıp prezentaabıl insan aradıklarına eminim. koca filmde sadece 2 karaktere aşinaydım ki zaten biri helikopter pilotu olan kızdı. ben yapımcı olsam ve casting amiri helikopter pilotu olarak bu karıyı getirse, o herifin çıkışını derhal eline veririm. zaten kariyerindeki her filmde ya polis ya asker yada mahallenin erkek fatması o kızcağız. nasıl bizde erol taş kötü adam, hulusi kentmen taşaklı iş adamı, bu karı da maskülen gacı oluyor her prodüksiyonda. fatih’teki erler kıraatanesindeki ali dayı’ya sorsam yine tutar bu kızı getirir kokpite oturtur. ee neyleyim lan böyle castingçiyi ben.

kurgusu da çok iyidi. gavur, sıfırdan gezegen yaratmış, evren yaratmış. güzel de yapmışlar allahıma. ortalarda dolanan iti eniği olmasa, gidilir yaşanır. üstelik böyle düşünen sadece ben değilim. yeni zelanda’ya yerleşen bi arkadaşım fellik fellik pandora bileti arıyormuş. ormanları bile acayip bi disko ortamı.  hiçbir şeye gülmesem ortamda uçuşan mevlana böcekleri falan. bir de mistik işlerin peydahlanacağı vakit ortamda süzülmeye başlayan şeytan tüyü gibi şeyler var. fantastik.

diğer taraftan o kabile hayatı beni hiç çekmedi diyebilirim. türkiye’deki seküler yapıya alışmış herhangi bir kimseye de cazip geleceğini sanmıyorum. taş düşse allah’a dönüyor gezegen halkı. olur mu lan öyle. nerede kaldı laisizm. gezegenlilere de kızamıyorum. henüz şartlar olgunlaşmamış oralarda. cumhuriyet gibi basılı bir yayınları olsa insan evladını beklemeden o ağacı kendileri odakka kendileri köklerlerdi.

bi’ de filmdeki bütün kareleri at kuyruğuyla birbirine bağlamışlar. ata bineceksin, saçını ata takıyorsun. kuşa bineceksin, kuşa takıyorsun. sevişirken kıza da taktı mı göremedim. zira yerli pornosuna hazır olmadığım için bi 5 dakkalığına gözümü kapatmıştım. nemelazım. ama takmıştır garanti. film sonrası kritik yaparken -”bi bana takmadı lan esas oğlan” şeklinde espriler falan yapıyordum. arkadaş girerken verdiğimiz 15 lirayı hatırlattı. meğerse bize peşin takmışlar.

bu arada verdikleri hüdaverdi gözlüğünün üzerinde “made in usa” yazıyordu. ilk defa amerikan imalatı bir şey gördüm. o benim proleterliğim tabi.

20 günde 1 milyar dolares gişe yapmış film. gitmeyin lan artık. zaten bu yazıyı okuduktan sonra gitmezsiniz. henüz izlemeyenlere gülecek bir şey bırakmadım zira.

sizi seviyorum.

jetset olsam kulak kirime kadar açlara veririm

ozan doğulu, verdiği 40 kilo ile dünyanın en yardımsever insanlarından biri olabilirdi.nehaberat sevgili okuyucular. en son dün görüşmüşüz gibi yapmıyorum. zira son yazımı yazdığım vakit ozan doğulu tostoparlak bir şeydi. ozan şimdi filinta gibi olmuş. vay amınakoyim ne kadar ilginç değil mi. 2 yazı arası 40-50 kilo veriyorsun. çift haneli rakamlardan bahsediyoruz burada. benim 40 kilo fazlam olsa hayatta bu kadar rahat veremem. en başta kime vereyim, nereye vereyim. totalde 45 kiloyla yaşamını sürdüren siklet dışı tanıdıklarım varken gönül isterki o 40 kilo fazlalığı bir ihtiyaç sahibine vereyim. hatta yanlarımı yerine göre iklimine göre birden fazla insana da verebilirim. keşke ozan da böyle yapsaydı. ozan’dan çıkma tamponla ısınan bir evsiz “ulan delikanlı adam allahıma” diyerek kışı geçirirken, ozan; aynada az götlü haline bakardı. tam bir win-win. yada ne biliyim ozan bu operasyonla aldırdığı kiloları açlıktan kırılan 3. dünya ülkelerine gönderseydi. kemikli tarafı kemiksiz kısmı sayesinde çok zimbabveli duası alırdı. oralarda kendisine acayip isim yapardı.

örnekleri var mı, var. mesela kongo, sudan, malavi gibi ülkelerin halklarını hayata bağlayan tek şey angelina jolie’dir. birleşmiş milletlerin yetişemediği yerdeki her memelinin yaşama nedenidir angelina. hatta o kadar ki, bazı ülkeler kalkınma planlarını onun koşuyoluna doğru yapıyor. örneğin, nijer milli eğitim bakanlığı işi gücü bırakmış sevimli çocuk yetiştiriyor. 3-8 yaş aralığındaki ağlak çocukları, ‘büyümüşte küçülmüş tevazu sahibi inceden sevimli’ çocuk yapıp nijer sokaklarına salıyorlarmış. angelina jolie olurda nijer’e uğrarsa ve bu sabilerden birini yahut birkaçını evlat edinirse beverly hills’in botoksla güçlendirilmiş yardımseverlerinin nijer topraklarına akın edeceğini düşünüyorlar. önce ulan böyle strateji mi olur, çabuk lağvedin ülkeyi diyesi geliyor insanın. sonra alışıyor, yadırgamıyorsunuz, “kendi içinde tutarlı abi” diyorsunuz.

aslında iyi biriyim

bütün çocuklar pilot yada polis olmak istiyor. sanırım ben kırmızı halka içindeki çocuktum. hiçbir şey olmak istemiyordum lan ben. bu yazı da trivial 'e gidernaber. ben evden nadiren çıkan bir insanım. en yakın arkadaşım da şuayıb isimli bir bambu. ikea’daki benzelerinden çok daha farklı olduğunu düşünüyorum şuayıbın. kendisinin tek handikapı biraz agorafobik olması. henüz dışarı adımını attığını görmedim. bir keresinde balkona çıkartayım, dedim. sarardı, soldu, beti benzi attı. o günden sonra bırakın dışarı çıkarmayı, yerini bile değiştirmedim.

artık dışarı çıkmam gerektiği zaman solo çıkıyorum. yalnız ilginçtir o dünyalılarla ilk temas anım var ya inanılmaz epik oluyor. amelie poulain oluyorum resmen. pusetini kaldırıma çıkartmaya çalışan annelere yardım ediyorum. ikinci elizabet kılıklı teyzelerin -ki muhitimde çok var bunlardan- poşetlerini döneceğim köşeye kadar taşıyorum falan.

işte geçenlerde yine dışardayım. ne halt yiyeceksem yemiş, otobüs vasıtası ilen eve dönüyorum. yanıma da bir tane velet oturmuş ama tam oturmamış. her durakta zaten oturmadığı yerden kalkıp etrafa bakıyor. tanıyamıyor, sonra yine oturur gibi yapıyor. 5-6 durak aynı hareket yordu tabi çocukcağızı. “abi bu durak meydandan geçmiyor mu ki?” dedi, bana. geçmez dedim, demez olaydım. birden muslukları açtı. nasıl ağlıyor, nasıl ağlıyor. ben hemen teselli müptelası toplu taşıma teyzesi moduna girdim. hani vardır ya, 1,5 yaşındaki çocuk bacağını kapıya sıkıştırınca “bi şey olmadı değil mi halası. aslan gibidir benim yeğenim. seneye de sünnet olacak zaten” gibisinden teselli veren tipler, onlardan oldum.

-aa hiç yakışıyor mu sana, kocaman adamsın. ben sana tarif ederim yürüyerek gidersin meydana.
-(burun çek, göz sil) peki durak yakın mı meydana.
-var biraz mesafe.
-..
-bulabilecek misin?
-bilmiyoyum.

ulan baktım olacak gibi değil. tuttum elinden gideceği yere kadar bıraktım. adı musa’ymış. dershanesine geç kalmış. 13 yaşındaymış ve doktor olmak istiyormuş. doktor olmak istediğini duyunca er ryan’ı kurtarmış gibi sevindim. biz mühendis olduk da noldu amınakoyim. musa’dan ayrıldıktan sonra arkasından baktım, umarım kansere yada aidse çare bulur yoksa yarım saat haybeden otobüs bekleyeceğim diye düşündüm. çok sinematografik bir andı.

işte yine aynı gün uykusuzluktan ölen bi arkadaşıma gittim. aslında ben arkadaşa gittim onu uykusuzluktan ölmek üzereyken buldum. musa’yı falan anlattım işte. “sen aslında iyi birisin” dedi. öyleyim di mi lan diyip kahve yapmaya gittim. kızcağız koltukta uyuyakalmış. ben de elimde stüdyonova kahve kupalarıyla kalakaldım. sarstım, tokatladım, uyanmadı. ben de mavi asetatlı kalemle alnına “çok güzel uyuyordun, kıyamadım” yazdım ve çıktım. akşama doğru “orospusun lan sen” diye mesaj attı. ahahahah.

futbol sevmeyen erkekte gizli eşcinsellik vardır

futbol şahane bir spor. golf, öyle değil.

beni aşan konuları genelde allaha bırakıyorum.  mesela “22 kişinin bir buçuk saat boyunca 1 topun peşinden koşmasından ne anlıyorsunuz hehöhö” kelamı ilk kimden çıktıysa allah belasını versin. eğer allah benim için bu güzelliği yaparsa bir dahaki kurban’da beyazları giyer, hacı olurum. bu insanın robot resmini rüyamda görebilmek için uzun zamandır kafamı yastığa koymadan 7 ayet-el kürsi okusam da henüz bir eşgal alabilmiş değilim. o derece çaresiz durumdayım.

kendisini bulabilmek için hollywood işi fbi ajanlarının yaptığı gibi profilini çıkarmıştım : kanımca 5-6 yaşında ciklet yada çikolata karşılığında xspor’lu olmuş ilerleyen yıllarda futbol muhabbetiyle kız düşüremeyeceğini anlayıp rotayı klasik edebiyat ve dönemin müziğine çevirmiş bir insan evladı. ayrıca anasının bendeki yeri ayrıdır.

en nihayetinde bulamadım adamı. hala dışarıda bir yerler de yeri gelince 22kişi-1top esprisini yapıyor. sene 2009. artık kendisinin ardılları da mevcut. onlar da aynı espriyi yapıyor. bir aptalın dimağından fışkırdığı her halinden belli olan bir laf nasıl ardahan’dan edirne’ye kadar herkesin bildiği şakaya dönüşür anlamıyorum.

bu insanların futbolu anlaması için kaç kişinin 1 top peşinden koşması gerek. 22 kişi az mı, çok mu ? 2 kişi 1 topun peşinden koşsaydı -ki koşanlar var, icra ettikleri sporun adı da tenis- iyi mi olacaktı ? örnekler çeşitlendirilebilir. mesela, ben hiç korfbol için 16 kişi 1 topun peşinden koşup duruyor diyen birini duymadım. korfbol takımlarının kızlı erkekli karma takımlar olması, bu branş kaybedilen her saniyeyi değerli yapıyor. voleybol. 12  kişi koşuyor. seyircisi elit ve dişi ağırlıklı. voleybol iyi, futbol kötü.
takım tutmayan ama yogasını aksatmayan arkadaşların diğer bir argümanı tribün insanlarının çok ahlaksız olması. ağza alınmayacak küfürler ediyormuşuz. aynı arkadaşlar prime-time’da aşkımemnu’yu kaçırmıyormuş. kerhane yalı tipi olunca fuhuş naif bir boyut kazınıyor tabi.

saat 5 olmuş, günlük geyik dozajımı aştım, yeter.
futbol, 22 kişiyle oynanan bir oyun değildir. futbol, bir oyun bile değildir. futbol devrimdir. meksika devrimi bir kalenin arkasında başlamıştır. futbol, taraftarı tarafından yönetilen amatör kulüplerdir. ayrılıkçı liverpool ve united taraftarlarıdır. futbol, sınıf savaşıdır. ispanya‘da faşist madrid’e karşı barça; arjantin‘de zengin river’a karşı boca’dır. bildiğin zıt kutuplardır. di canio ve roma tribünleridir. takım tutmayanlar ise cool ve umursamaz görünmeye çalışan orospu çocuklarıdır. xoxo, gossip girl.

liseler de açılmış

geçenlerde osmanbey tarafından beyoğlu’na doğru sallanırken arkadaş, “abi liseler de açılmış be” dedi. okullar da açılalı neredeyse 10 sene olmuş. moruk biraz fanusundan çık artık, her sene güz vakti açılıyor okullar, trafiğin anasını sikiyorlar hatta oradan anlayabilirsin gibi cümlelerle basit ama hayat kurtaran tavsiyelerime girişiyordum ki arkadaş göğsünde derin bir “v” (v harfi, ama büyük harf) çizerek “öyle değil moruk. liseler açılmış diyorum” dedi. birde ne göreyim : liseler harbiden açılmış. üstten 4 düğme açmışlar. yalan olmasın, kızlar kadrajımdan çıkana kadar baktım. ama öyle fotoğrafını çekeyim akşam kullanırım bakışı değil, sabi sübyan tayfasının elinden çıkan sonbahar-yaz kreasyonuna anlam verme çabasıydı. anlam veremedim. zaten gereksizdi. açıkçası buralara yazıp o arkadaşları meşhur etmek gibi bir şey de yoktu aklımda. aşağıdaki genç, benimle feysbık arkadaşı olmak istemiş. yumuşak başlıyım ama uyusal koyun değilim. kabul etmedim. (bakın lan cool ve umursamazım aynı zamanda) ama türk gacılarındaki lise açılımı feci gerçekten.

bir yanılgıyı düzeltmek isterim

haritada milletin sikini taşağını istediği gibi salladığı beşeri sınırları olan bir kara parçası bulamayıp kütahyalı‘nın köşe yazılarına yumulan “anarşizm sıçar baba” insanları için var, güney afrika’daki otonom komüniteler ve enstitüler, arjantin’deki antrepo alanları, manhattan’daki işgal bölgeleri, beyşehir gölündeki mada adası. yeri geldiği zaman bir kahve dükkanı bile sisteme delici bir eleştiri olabilir. bir gofreti ikiye bölen çocuk farkında olmadan ekonomik sorunlara derin bir kavrayış getirebilir. bu tip basit eylemlere de çıkıp ütopya diyebilenin insanlığından şüphe eder, yolda denk gelirsem çok feci döverim. özgürlük, basit olaylar bütünüdür. “insanca olmayan” bir açgözlülükle başkalarının kazançlarını ezmek değildir. onun adı başkadır ve orospu çocukluğudur.

  • 1911 senesinin bilmem hangi ayında peydah olduğu bilinmeyen the times gazetesi anarşizmi “bireyin her istediği haltı yemesi” olarak tanımlamış.
  • bundan 3-4 ay önce çok “ara” bir partinin pek “ara” genel başkanı, “70′li yıllardaki anarşistlerin yarısı mit güdümündeydi” demiş. “ara” da böyle bir kelime her yola geliyor.

nihat hatipoğlu’yla losta doğru

merhabalar ulan. ulan diye ezeringen ve haşin şekilde başladım çünkü bu coğrafyanın insanının ne kadar moloz olduğunu bir defa daha tecrübe ettim, sevgili takipçiler. geçen gün -yapmadığım şey değildir- nihat hatipoğlu’yla “lost’a doğru“yu seyrediyorum. ramazan exclusive programını banttan veriyorlarmış sonradan farkettim. dayının teki dişe kaplama yaptırmadan önce boy abdesti almak gerekir mi eğer almak gerekirse ben şu anda oruçluyum boğazımdan su kayıverirse nasıl olcek gibi bir soru sordu. nihat abi bu yüksek matematik problemini birkaç farklı yoldan çözdü. aklımda kaldığı kadarıyla hepsinin özeti, operasyon sırasında genzinize su kaçmamasına özen gösterindi. soruyu sorana mı üzülsem, nihat abiye mi ağlasam bilemedim. ya baba madem bu işin bir mevduatı var, siktir git iftardan sonra yaptır. gece 11′e kadar açık dişçi biliyorum stüdyo dairesini hem ev hem ofis kıvamında kullanan.

hayır, neyin rekoru deneniyor bu ibadet olaylarında onu anlayabilmiş değilim, ama anlayan arkaşlarım var. sevabın amına koyuyorlar icabında. mesela selim. sarı selim deriz mahallede. onun ağzından aktarayım da delikanlı müslüman nasıl olur öğrenin, sevgili putperestler. geçen ramazanda yine aylağım. yolda askerlik arkadaşım tanju’yu gördüm. hadi babacım yemekler benden, dedi. ben de nasıl oruçluyum nasıl oruçluyum. oruç paçalarımdan akıyor o derece. söylemedim tanju’ya oruçlu olduğumu. bi müslüman davete icabet eder diyip çizdiriverdik niyetimizi. tabi sonra tuttuk 61 gün. ben 34 yaşında adamım kamil, tek gün borcum yok allahu teala’ya. harbiden büyük adamsın, selim. günün birinde tespihi atıp eline mouse falan alabilirsen belki bu yazıyı okursun. işte o vakit yarağı yediğimin resmidir herhalde. beni bulur, yorulana kadar döversin. sonra dinlenir, bide allah yarattı demeden döversin. ama ben de hayatımı riske atacak kadar mal değilim yüksek mühendisim, selim. olurda günün birinde selim 2.0 çıkarsa hiç evime gelip bana dalmaya çalışma. ben zaten kendimi intihar ederim, selim. orospu çocuğu selim. her allahın günü gittiğin ocağını sikeyim selim. o çok sevdiğin beyaz doğan slx’inin camı patlamıştı ya işte o bendim, selim.

daldandala olacak ama söylemeden geçemeyeceğim. kondüsyonunuz oruç tutmaya müsait değilse 6.5 lira verip vicdan rahatlatabiliyormuşsunuz. nihat abi’den çok şey öğreniyorum.

homofobik hemcinslerimi anlamıyorum

homofobi bütün coğrafyamıza yayılan çok büyük bir sorun. okul okumuş insanlar bile dünyadaki ters ilişki gerçeğini hazmedememiş durumda. cuma vaazında, içki masasında, laf arasında nerede olursa olsun bu konuya ucundan kıyısından bulaşılırsa “abi bi kere doğal değil” diye bir cümle çıkıyor ortamdakilerden birinin ağzından.

doğalını yapayını bilemem. durumları değerlendirirken yekün avantaja bakarım. gaylerle sorunum yok. gayler, gay olmaktan rahatsız değil. daha önemlisi gezegendeki gay sayısı ne kadar artarsa, straight insan başına düşen hatun sayısı o kadar artar. mantıklı olalım. hangimiz yukarıdaki abilerden birinin piyasaya dönmesini ister. aranızda hodri meydan diyen varsa, şu dakika tişörtünü sıyırıp baklavalarını saymasını tavsiye ederim. hayatı boyunca kendinden başka ağırlık kaldırmamış bir insan olarak ben 1 ( yazıyla bir) baklava saydım. eğer sizde bu durumdaysanız bilinki zamanında migros poşetlerine yardım ederek tanıştığınız eşiniz, sizi şu gay arkadaşların üstteki 2 aptomiline satar.

hahaha hepsi böyle değil. bu türden çok yok. bunlar seçmece gay, hormonlu gay diye düşünenleriniz de vardır eminim. evet, var. her şeyin incesi var, kalını var. amma velakin rakip rakiptir. kılçık gibi olan gaylerin hepsinin birden heteroseksüel olmaya karar verdiğini düşünün. sevgililerinizi şaraba ve modern caza ihale ettiğinizin resmidir. çünkü kılçık gibi gayler içli insanlardır. çok romantiklerdir lan.

bu işin matematiği budur, sevgili ahlak kumkumaları. hala homofobikseniz soyunuz yakında kurur inşallah. bir dahaki gay pride’da sorun istemiyorum.

kanada’ya kanamadım, obama’ya kıyamadım

ağıza oturan isimde son nokta : hüseyin barak obamaboş vakitlerimde çok fantastik türküler yazıyorum. özgeçmişimde de belirttim bu durumu. boş vakitlerinde kitap okuyan tiplerden çok daha samimi olduğumu düşünüyorum.  hemen her gittiğim iş görüşmesinde cv’mimdeki bu ayrıntıyı soruyor aylin hanımlar. mülakatlarda muhattap olduğum insanların yarısı aylin. sevda, selin, ebru, nil falan da çıkmıyor değil, ama hep o mecralarda geziyor isimler. mesela bir şefika yada raziye yok. her neyse. şirketlerin aylin hanımları “hobilerim bölümünde türkü yazdığınızı görüyorum” diyip kaşlarıyla soru işareti koyuyorlar cümlenin sonuna. evet diyorum; yöre, hava demeden türkü yazarım. son türkümü de nobel barış ödülü alan obama‘ya yaktım.

kanadalıları sevmem. yüksek standartlara sahip orospu çocuklarından başka bir şey değiller. amerikalılar öyle mi allaşkına. amerikanya’da hiçbi’ nane olmasa çeşit çeşit köprü var. çift katlı köprü var. kırmızı köprü var. kaldıki obama gibi şahane bir piresidentesi de var. nobel barış ödülünü alması için karizması bile yetti. ne karizması lan, kara kuru çitlenbik gibi herif diyenleriniz olabilir. yanılıyorsunuz dostlarım. her afroamerikalı’nın en az 20-25 santim karizması var. yok abi karizma bu ödül için kriter değil ise neden aldığını anlayamadım. ırak’tan ince ince çekiliyor diye olabilir mi acaba. ırak’tan çekilip afganistan’a yeni kuvvetler gönderenlere mi veriyor olabilir mi norveç varikoselle mücadele derneği?

anlamadığım bir şey daha var : küçük tayyip yıllardır icraat, ayladır açılım yapıyor fakat fahri doktora ünvanından başka bir bok alabilmiş değil. norveçli bunaklar sırf “al sana zenci” diyebilmek için obama’ya ödül vermedilerse ne olayım.

mü-yap hakkında ciddi düşünüyorum

mü-yap'a ikea katalogu gibin cevap hazırladık : aynı şeyin her renginden.wakoopa diye bir program var. aynı last.fm’in hedesi gibi saatin sol yanına ekleniyor başlıyor hangi uygulamayı ne kadar kullandığınızı skroplamaya. bu şahane programcığın anlattığı üzere firefox’u saymazsak en çok kullandığım program winamp’mış. photoshop ve dreamweaver da kullanıyormuşum fakat hiçbiri winamp kadar değil. şimdi bu satırları mü-yap kolektifinden bir yetkili görürse çok pis hırslanacak, gelip beni kapatmak isteyecek. evet, bir insanı kapatmak isteyecek. çünkü mü-yap! neyi kapattığına değil ne kadar kapattığına bakar. hırsı dağılmadan evrakları yetiştirir de kapatabilirse orgazm sonrası üst bacakta yaşadığımız hissiyatı ense kökünde tecrübe edecek. o gün en sevimli youtube bebeklerinden daha rahat uyuyacak. işte yine böyle bir günde elemanın biri oturmuş myspace’le last.fm’i kapatalım bizden iyisi yok, demiş.

gerekirse facebook’u da kapatırlar, ama facebook artık öyle bir hale geldi ki onu halkın elinden almak için başka bir şey vermeniz lazım. mesela eğitim müsteşarlığı’na gidip vukuatlı öğrenim sureti alabileceksin. tüm örgün ve özgün eğitim kurumlarındaki geçmişini döküm olarak verseler kimin facebook’a ihtiyacı kalır, sorarım size. devlet bana ortaokul yıllarımdaki karakuru kızların en güncel fotograflarını atarlı-giderli hallerini sağlıyorsa ben ne eyleyim facebook’u. ee abi vidyo paylaşamayacağız o ne olacak diyorsanız, ee bir zahmet o vidyo olaylarına ara verin anasını satayım. elinizde kodak kartlara basılmış hard-copy hatun resimleri var.

ahhaha asıl bildirmek istediğim şeyi bildiremeden yatağa dönmek istemiyorum. asıl mevzu şu ki mü-yap çok moloz bir dernek. meclise kapak atmaya çalışan sanatçıların asıl amacı korsanla mücadele etmek. halk yararına bir sikim düşündükleri yok. ediz hun’u bu mallardan tenzih ederim. 23 eylül gününden itibaren yazıyı taçlandırdığım görseldeki kavırları boş cd kutularına iliştirip mü-yap’a postalıyoru(m/z). eğer sizde mü-yap’ı seyyar satıcılara savaş açmış su ürünleri kooparatifinden bir farkı olmadığını düşünüyorsanız Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Sok. No:16 Kat:5 80070 Beyoğlu İstanbul adresini kutsal kurum PTT aracılığıyla bombalayabilirsiniz. (#)

bir saniye önce metalci kimliğime ihanet edip, oi va voi – everytime’ı dinledim. güzeeel.

inananlara kötü haber

allah yok.

benim yalnız ve güzel mail kutum

açmasam da bakmasam da 62ytl.com uzantılı bir mailim var. o kadar vakur o kadar kendi halinde bir mail ki spam bile gelmiyor kendisine. aynen mahallenin kopillerine takılmayan paraşüt saçlı şarışın çocuk gibi. baktım durum böyle kendisine hiç karışmıyorum. 4 ayda bir kontrol ediyorum. düne kadar 2 kere login olmuştum, ama son 48 saat içinde bi 10 kere einloginnen demişimdir herhalde. çünkü dün inboxa baktım ve her şey değişti. alfanumerik mailinden anladığım kadarıyla ismi pelin olan kızımız bana şöyle bir mail atmış :

melabaa. siteniz çok komik. mesene adresimi versem boş vakitlerinizde güldürür müsünüz.

pelin’e cevap vermedim. vermeyeceğim de. çünkü komik değiliz lan biz. komik ne be. şu amına koduğumun evreninde istebileceğim son şey belki de komik olmak. komik erkek denince aklıma direk öztürk serengil’in göbeği gelir. ne göbek ama. hem komik, hem erkek. üstelik bu bir göbek.

laf bu komik erkek mevzusuna gelmişken bir yanılgıyı düzeltmek isterim. bütün averaj ve altı hemcinslerim komik erkeğe uçan-kaçan, seçen-sıçan verir zannediyor. bu yanılgının başlıca nedeni kbmler yani “kalbi boş manken”ler. bunlar ne zaman mikrofon uzatılsa “komik olmalı”, “esprili olmalı” “güldürmeli” gibi beyanatlarda bulunurlar. tüm komik adaylarının dikkatinden kaçan bir noktaya parmak basmak isterim ki kbmler asla “aman sakın benimle sevişmesin sadece güldürsün, yanıma yatsın komiklik yapsın öyle” demezler. dememeleri başka kriter aramıyorlar anlamına gelmez. siz siz olun kegel egzersizlerini bırakmayın. seks eğlenceli ama zorlu bir cardiodur. beceremezseniz komiklik yapmak sizi kurtarmaz. bak sting’e adam kendini 1,5 saat tutabiliyormuş. şimdi ben hatun olsam eğri büğrü bir şovmene vereceğime giderim sting’e veririm. güldürmesine falan gerek yok siksin yeter.

ahahah nerelerden geldim lan buraya. ha en nihayetinde komik değilim, ama insanın kendi hakkında iyi/kötü feedback alması iyi oluyor. o yüzden sıkça kontrol ediyorum artık maili.

mhp street art crew

mehepe yağlı boya fraksiyonları oh yeaadostlarım sizler ne dersiniz bilmem ama bence yağlı boya stencil gibisi yok.

tokelau diye bir yer var

geçen bi arkadaşla yürüyoruz laf “topraağam” edebiyatına geldi. harbi lan nerelisin sen dedim. şokolalıyım gibi bir şey söyledi. hahahaha çektim tabi. çıkardı nüfus cüzdanını. doğum yeri : nukunonu. nukunonu lan! nukunonu’da doğulur mu…? en fazla gidilir nukunonu’ya. o da vize istemezse.

bu arada arkadaş bana tokelau demek istemiş. hatta demiş ama ben anlamamışım. tokelau da tokelauca konuşuyorlarmış. arkadaş da bir saniyeliğine köklerine dönüp tokelauca tokelau demiş.