sivil itaatsiz

wp ikibinonbeş

bulabildiğim en dandik temayı uygulamak zorunda kaldım. beş dolarlık server diğerine dayanmıyordu. falan.

bordro mahkumları inc.

selamlar, selamlar, sel, am, lar. sevgili tüketiciler. umarım her şey yolundadır. yayınladığımız son yazının temmuz ayında kaleme alınmış olması patronlarımıza ne kadar zaman ayırdığımızın alfanümerik hali gibi. otuzbir çekmeye zamanımızın olmadığı, kendimizi dinleyebildiğimiz tek yerin ev-iş sendikasına bağlı otobüs koltukları olduğu bir dönemdeyiz.

iş görüşmelerine ensene düşürdüğün kulaklıklarınız ve omuzlarınızdan yükselen ananı sikeyim ya duruşunuzla iştirak ettiniz. bir sene öncesine kadar, hayatınızı minimum düzeyde idame ettirmenize yetecek miktardan daha fazlasını kazanmak isteyeceğinizi ya da tahammül eşiğinizi yükseltmeniz gerekeceğini düşünmediniz. şimdi ise her ay başında atm ekranında nasıl daha fazla para görebilirimin hesabını yapmaktasınız. ilk anda yürek burkan bir detay olarak kayıtlara geçen bu davranışınızı yeni yeni kabulleniyorsunuz. açık konuşalım. işinizden nefret ediyorsunuz. herhangi bir holdingin genel müdürü olsaydınız yine de işinizden nefret edecektiniz. sabah tam vaktinde sizi masanızda bulabilmelerini tek bir motivasyon ögesine borçlusunuz: tabii ki para sizi aptal orospu çocukları. paranın tek faydasının mal ile değiştirebilir olması. allahtan etrafta çok fazla mal var. gayfisafi milli hasıla. beş yaşında veletlerin bile haberdar olduğu bir kavram. çoğunuzun ne sike yaradığını bilmediğiniz bu yarrak, sizlere yıllarca mutluluğun anahtarı olarak monte edildi. ve sürekli artıyor. aynı doğrultuda refah seviyeniz de yükselme eğiliminde. sendikaların dört kişilik aileler için modellediği açlık sınırı ve yoksulluk sınırı diye şeyler de var. her ay açıklanan rakamlara göre ağlamanıza gerek var mı, donunuz hâlâ götünüzde mi gibi ev reisleri için hayati önem taşıyan sorulara cevap bulabiliyorsunuz. kasım ayı rakamlarına göre, tek başınıza dört kişilik bir aileden daha mutlusunuz. içgüdüleriniz diyor ki, daha fazla kazanırsam olduğumdan daha mutlu olabilirim. muhtemelen bundan beş yıl sonra şu an kazandığınızın üç katını kazanacaksınız. her pozisyon değiştirdiğinizde bünyenize berber çırağı masajı yemişsiniz gibi gereksiz bir rahatlama hasıl olacak. artık alınacak terfi kalmadığında ise önce normalleşme sonra bayağılaşma sürecine gireceksiniz. kurumların ve meslektaşların sizi kalemtraş misali açmaya çalıştıklarını hissedeceksiniz. patron olduysanız kelimeleriniz havada uçuşurken sizi patlakladığnı resmeden çalışanlarınız, hâlâ çalışansanız karşınızda size söyledikleri uğultuya dönüşecek bir patronunuz olacak.

tebrikler, kariyer-mutluluk eğrisinin en dibine düştünüz.

bol şans

Sayın Yetkili,
Bilindiği üzere, 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı  İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun  23/05/2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Başkanlığımızın Bilgi İhbar Merkezine aşağıda yer verilen alan adı/ URL adresi ile ilgili ihbar/ihbarlar gönderilmiştir. Bu e-posta ile şikayete konu İnternet adresi Başkanlıkça detaylı bir inceleme yapılmadan tarafınıza bildirilmektedir. Şikâyete konu içeriğin tarafınızca çıkartılması veya engellenmesi doğrudan talep edilmemektedir.  Bildirilen ihbara konu olan içeriğin öncelikle tarafınızca incelenerek 5651 sayılı Kanundaki sorumluluklarınız kapsamında ÖZDENETİM usulü ile sonuçlandırılması hususunda gereğini rica ederim.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı

Not: Başkanlığımızca bildirimlerin yapılabilmesi için iletişim bilgilerinizin ( e-posta, telefon, adres) gönderilmesini rica ederim.
Daha fazla bilgi için, www.ihbarweb.org.tr ve www.tib.gov.tr İnternet adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

İlgili alanadı: 62ytl.com

Dear Sir/Madam,
As it is known law no: 5651 relevant to Regulating  broadcasts on the internet and struggling against crimes committed on this platform dated 04/05/2007 came into force in 23/05/2007. Our presidency’s hotline received several reports connected to domain name/URL address written below.  The aim of this e-mail is to predict you before our presidency starts to detailed examination. It is not requested to remove or block directly the content subjected to the reports. It is respectfully submitted to examine the content subjected to the declared report in scope of your responsibilities in law no: 5651 according to self-regulatory procedures.

INFORMATION AND COMMUNICATION TECHNOLOGIES AUTHORITY
TELECOMMUNICATIONS PRESIDENCY

P.S:  We kindly ask your contact information in order to notify you by our presidency.
For further information you can also visit www.tib.gov.tr and www.ihbarweb.org.tr .
Related domain: 62ytl.com

eğitim, üstelik parasız

merhaba, sevgili tüketiciler. hepinizin ifade etme özgülüğünüzün saklı olduğunun farkındayım. güneşin altında saatlerce slogan atıp terleyen teknik üniversite öğrencilerini özellikle takdir ettiğimi belirtmek isterim. gerçekten çok muntazam terliyorsunuz. tişörtlerinizin tere bulanan kısımlarını keserseniz harika v yakalarınız olur. ve pembe arka planlı karı bloglarına hayatınızda bir kere girdiyseniz dahi şunu bilirsiniz: 2012 yılında v yaka garanti ekmek demektir. ağdalı laflarla süslenmemiş bazır bazır osurduğum hatta bazen osuruklarımdan halkalar yapıp büyük yunikorn heykelimin boynuzuna geçirmeye çalıştığım odamdan uzaktan ve bir o kadar da parasız bir eğitim. pragmatizm, dostlarım. okul amfilerinde çizdiğiniz eksponansiyel fayda eğrileri kendinizi meydanlardan su yataklarına atıp indie-alterno karılarla kedi gibi oynaşmanızı gerektiriyor. ama hayır. hayır, tüketiciler. biriniz dahi bu öğüdümü deneyimlemeyecek. idealist olanlarınız bunun ne büyük bir şaçmalık olduğu üzerine mehtiyeler düzüp kendini iyi hissetmeye çalışacak. neden biliyor musunuz. çünkü sizlere satır arasında servis ettiğim eğitim parasızdı.

eğer bunları süzer plaza‘nın genç profesyonellerimizin kariyerlerine kariyer katmaları için tahsis ettiği, havasının solunmasının dahi beşyüzliradan başladığı, oditoryumda dillendirseydim hepiniz bir sonraki hafta sonunu tavşanlar gibi sikişerek geçirirdiniz. gördünüz mü. sadece sol taşağımla bile parasız eğitim isteyenleri duvardan duvara vuruyorum.

parasız eğitim. parasız eğitim fanatikleri devlet denilen kerhanenin bahçesinde penceredeki orospuya on yıllarca seranat yapabilirler. sadece cebinde paraları olduğunda içeri girip işleri bittiğinde bahçedeki yerlerine geri dönerler. istedikleri boku ayrımsayamayacak, kendi ilkelerinden bihaber kalacak kadar güneş altında çok kalıyorlar sanıyorum. sloganlar falan. devletle pazarlık edilmez. devlet günün birinde sizlere parasız eğitim hizmeti verebilir. içinde devlet örgütünün olduğu bir şey gününde birinde gerçekten parasız olabilir, ama bedelsiz olmayacaktır. her mavi hapın yanetkisi vardır. sizden on sene kamu hizmeti yapmanızı ister. kendinizi bu durumu eleştirecek bir slogan ararken bulursunuz.

polislerimiz üzerine oynanan oyunlar

ne var ne yok, sevgili tüketiciler. bugün de kamu gardiyanlarımıza, kelle koltukta emekçilerimize, iç güvenliğimizin ete kemiğe bürünmüş teminat mektuplarına, yalnızca bir kelimeyle geçmem gerekirse polislerimize aslında ne kadar haksızlık yapıldığını dillendirmek adına siz okurlarımın karşısındayım.
dün ve yahut ondan önceki gün. gündemi takip etmediğimden mütevellit tam da emin değilim, ama kesinlikle geçen hafta içinde türk polisinin yerinde müdahalesi yine çok talihsiz bir olaya rastladı. şu anda adını tuşlayarak apple marka kar beyazı klavyemi kirletmek istemediğim bir partinin ilçe yöneticilerinden birinin, emniyet güçlerinin entropiyi düşürmek için giriştiği operasyon sırasında öleceği tuttu. her zamanki gibi, bazı kendini bilmezler  çevik kuvvetimizin lağvedilmesini istediler. hatta daha da ileri gidip, sözde olayın sorumluların çarmıha gerilmesi için, son derece mesnetsiz bir kırtasiye (dosya) hazırlamak marifetiyle konuyu bölge savcılığına intikal ettirdiler. müstakil hadiseleri toplumsal tragedyalara dönüştüren gündem vampilerinin, başka bir deyişle bağımsız medya kuruluşlarının yarattığı galeyana twitter andavalları da iştirak edince kahraman teşkilatımızın imajı büyük yara aldı. birkaç solcu rantiyerin tiraj kaygısı koca bir teşkilatın halkı için yaptıklarını unutturabildi, aklım almıyor. sel mağduru teyzenin bir polis memurunun sırtındaki pozunu halen günlüğümün sayfaları arasında saklarım. peki ya, kırk kilo kokaini eliyle koymuş gibi bulan narkotik şube köpeği anton’u ne çabuk unuttunuz. sözümü “peki ya engin ceber” diyerek kesmeye çalışan sol neşriyat tayfasını duyar gibiyim. fevziye cengiz diyen kadınlarımızı ya da festus okey diyen afrotürk vatandaşlarımızı da duyuyorum. hepinize söyleyeceğim tek şey şudur arkadaşlar: sepetten elbette çürük yumurtalar çıkabilir. fakat bütün yumurtalar çürüktür demek hiç de ılımlı bir yaklaşım değil. diğer taraftan hali hazırda mahkemesi görülen konular hakkında naylon bir gündemin oluşmasına sebebiyet verdiğini düşünüyorum. ayrıca polis akademileri ıpıl ıpıl yeni jenerasyon polisler yetiştiriyor artık. psikoloji ağırlıklı yeni müfredat ile aktif saha görevleri öncesi polis adaylarındaki empati güdüsünün artırılması ile halk yararına en ivedi şekilde karar verebilecekler. birkaç sene sonra zaten eser miktarda olan orantısız güç kullanımıyla boyanan abartılı gazete manşetleri görmeyeceğimizi umuyorum. yine de emniyet birimlerimizi karalamaya çalışan fraksiyonlar ve geri zekalı köşe yazarları yapacaklarından geri kalmayacaklardır. imaj çalışması yerine asıl işi olan soruşturmalara ve iç güvenlik sorununa teşkilatımızın tüm enerjisini vermesinin yolu bu çığırtkanlara gereken mukavemetin halk tarafından gösterilmesi gerekiyor. sevgiler.

3d, tırnak içinde

merhaba, sevgili tüketiciler. sonunda ben de teknoloji marketlerde saatlerce dolaşıp kalem pil dahi almadan çıkan bir adam haline geldim. amacınız zaman öldürmekse sizi de davet ediyorum bu dev manyetik alanlara. bedavadan insan belgeseli seyrediyorsunuz. herhangi bir çarşamba ya da pazar pazarında jetlere ciplere binen insanlar göremezsiniz mesela. ama teknomarketler öyle mi. uluslararası dirsek teması olan bir holdingin londra ekonomi meslek yüksek okulu mezunu genel müdürüyle sade bir işçi emeklisini ikili koltuğa oturmuş; 3d gözlüklerle, 3d televizyon keyfini deneyimlerken görebilirsiniz pekâlâ.

ayrı dünyaların bu iki insanının bir konuda mutabık kaldığına ancak bir teknoloji markette şahit olabilirsiniz: bu nasıl üç boyut lan. evet, sevgili okurlar. böyle sikiş görülmedi. on yedi milyar para verip suratında yarım kilo ağırlıkla çarkıfelek seyredeceksin. üstelik bonus kartınıza 12 taksit. sattıkları şeyler üç boyutlu falan da değil. sadece gözlüksüz bakınca flu görünen şeyler. bu aletin çalışma prensibi buysa, büyükbabam temiz bi’ otuz senedir 3d yaşıyor hayatı. kendisinin gözleri on buçuk numara. yalanlar bedava. samsung gelse. sizi filme ışınlayan televizyon çıkardık dese. yok ben solaryuma giriyorum, derim.

ayrıca bu 3d muhabbeti dinozorlar dergisi‘nin orta sayfasında kalmadı mı. artık porno seyrederken ıslaklık hissi veren televizyon falan çıkması gerekmiyor mu. babam böyle pasta yapmayı nerede öğrendi. ahaha. seks le kalın.

akbili aylık yaptırdım

merhaba, sevgili tüketiciler. belediye otobüslerinde artık eskisi kadar dinlenemiyorum. bunun başlıca nedeni iett’nin otobüs filosunu revize etmiş olması. yeni otobüsler, yeşil olanlar, dizeli hissettirmiyor. eski otobüslerdeki o kulunçlarımı kıran vibrasyondan eser yok. bundan dört-beş sene kadar önce sadece bir akbil çekizi karşılığında merter’den bakırköy’e kadar en kral masaj salonunda göremeyeceğiniz muameleyi yapardı otobüsler. tekerleğin üstünde oturduğunuzda şoförün üçüncü vitese yüselttiğini bilir, arkanıza biraz daha yaslanırdınız. dünyayı ele geçirecek bir teknolojiye sahip olmadıkları için seviyordum, kırmızı otobüsleri. çoğu motorlu taşıtta amörtisör denilen yola göre şekle giren bir alet vardır mesela. hağ, işte o yok, kırmızı otobüslerde. uzun süre aynı hattı kullanırsanız gözünüzü açmadan nerede olduğunuzu tahmin edebiliyorsunuz bu sayede. mesela ben evime yirmi beş metre mesafedeki bir tümseğe alıştırdım kendimi. ön tekerlek o kasisi yaladığı vakit, kulağının dibinde parmak şıklatılmış arif verimli hastası gibi sıçrayarak uyanıyorum. şahane.

bu arada yeni -yeşil- otobüslerde bir buçuk kişilik koltuklar var. kimin siki kimin ensesine değdi de o koltukları bu araçlara yerleştirdi bilmiyorum. fakat bu oturgaçlar cidden sinir harbine sokuyor beni. sadece çok ama çok samimi insanların yan yana konumlanabileceği bir non-lineer uzay düzlemi, bu bir buçuk kişilik koltuklar. anne ve çocuk, bir çift sevgili, bir adet çok şişman yaşlı, bir adet çok zayıf yaşlı ve bir adet rahşan ecevit çantası gibi sınırlı sayıda varyasyonla oturulabiliyor bunlara. otobüs çok doluyken buraya düşmüş gibi yapıp götünün kenarıyla da hali hazırda oturmuş olan insandan arda kalan yere oturmaya çalışanlar da yok değil ki, bence bu çok ayıp bir hareket. otobüs ayıbı. boşluklara ilerlememek gibi. inmeyeceğiniz hale kapının ağzında durmak gibi. fort gibi.

bu arada halk otobüslerinde muavin olayını kaldırmışlar. para mara geçmiyor amınakoyduğum aletlerinde. götünüzü verseniz otobüse binemiyorsunuz. o derece. gidişat iyi değil, sevgili atatürkçü düşünce derneği mensupları. dürümler kötü. sevgiler. mi bemoller.

varınmak

‘atıltmak’tan sonra geliştirdiğim yeni jenerasyon fiillerden sadece biri.
varlığımı kanıtlamak için ağzımdan aldığım havayı kulaklarımdan tahliye etmeye çalışmam gibi şeyler. aç karnınıza soğuk su içince yemek borunuzu ve midenizi hatırlatan şeyler. ayranı kapağı açıkken çalkamak gibi şeyler.

bu aralar zamanımın çoğunu alan şeyler.
-n’apıyorsun.
-varınıyorum.
şeklinde şeyler.

küresel ısınma yalanı

biz türkler, progrese aşık bir millet olduğumuz için sürekli bir biçimde gelişerek değişme eğilimindeyiz.

mesela ben küçükken, ev oturmalarında bitkiyle aynı odada uyumanın yan etkilerinin bilimsel açıklamalarıyla aileden aileye aktarılması gibi bir genelenek vardı. bitkiler ancak güneş varken fotosentez yapabiliyordu. fotosentez karbondioksitin oksijene çevrilmesi demekti. gece, güneş olmadığı için bitkiler, fotosentez yerine solunum yapıyordu. bu da o küçük sevimli menekşeyle odada uyuyan şahıs arasında bir oksijen rekabeti oluşturuyordu. insanı öldürmese de solunum güçlü yaşatabilecek bir durumdu, bu durum. konunun yazılı basın organlarına aksetmesinden sonra bitkiler baş uçlarından cam önlerine transfer edildi. hatta cam güzeli dediğiniz şey o dönemin bitkisidir. biz milletçe bu asparagasa inandık. hala da inananlar vardır muhtemelen. birisi de çıkıp “be amınakoyduğum çocukları her gece odada iki kişi yatıyorsunuz bi’ yarrak olmuyor da sik kadar çiçek mi keyfinizi bozuyor” diyemedi. buna son sayfa efekti denir, sevgili okurlar. herhangi bir gazetenin en dip sayfasında görebileceğiz bikini modellerinin hemen altında verilen her habere inanılır.

küresel ısınma da kocaman bir yalan. nereden mi biliyorum. çünkü ben akıllıyım. aslında gayet averaj bir birey olmam gerekirken; doğanın yüzyıllar önce yapması gereken seleksiyon, sizler gibi beyni mercimek kıvamındaki et yığınlarını elemine etmesi bir süreç gerektirdiğinden iskambil kağıdı kalınlığındaki akıllı dilimine düşüyorum. ahaha. neyse.

daha yeşil bir çevreyle kafayı sıyırmış arkadaşlarımızın doktrinleri şöyledir: karbondioksit, sera etkisi yaratan bir gazdır. sera etkisi çok ama çok kötü bir şeydir ve buzulların erimesine neden olur. iklim değişikliğinin asıl nedeni buzulların erimesidir. ayrıca hepimiz boğularak can veririz. bunu önlemenin tek yolu ilkel tarım yapmak ve diş fırçası yerine misfak kullanarak karbon ayak izimizi ufaltmaktan geçer.

merhaba, yine ben. buzullar eriyebilir. buzullar yine olacaktır. süreç genelde sinüzoidal işler. hepimizin kötü dönemleri vardır. üstelik gereksiz yere yuvarlaksanız çok deşhetengiz buhran anları yaşayabilirsiniz. dünyadan bahsediyorum. ahaha. kaldı ki, 2008’deki noaa verilerine bakılırsa kutuplardaki buzullar hiç olmadığı kadar erekte ve kutup ayıları benden daha fazla şevişiyor olacaklar ki, son yirmi yılın en yüksek populasyonuna ulaşmışlar. yani sorun yok. gençler, hummer‘larınızı garajdan çıkarabilirsiniz.

böyle haberler çıktığında bana bir iyilik yapın. ve inanmadan önce haberi sesli okuyun ve frekansların iç kulağınıza ulaşmasını bekleyin. belki mucizevi bir an yaşanır ve kafanız gelen input’ları yorumlayıp, mantıklı çıkarımlar yapabilirsiniz. mesela aynı dönem mars’ta da buzul örtüsünün inceden inceye kaybolmaya başladığını okuyup, şunu diyebilseniz süper olur bence: “ağ. mars’ta ağır sanayi ve kablolu televizyon varmış.” bunun için bile size minnettar kalabilirim.

bu arada keşke obama yerine al gore seçilseydi lan. çevre tatavasıyla ile ilgili vaad ettiklerinin yarısını yapsaydı amerika yüzde yüz elli küçülürdü herhalde. çok gore bir sahne olurdu gerçekten de. yanlış anlaşılmasın sınai kalkınma en nefret ettiğim kalkınma tiplerinden bir tanesidir, ama sırf daha yeşil bir dünya için ekonomik büyümeyi durdurup, dünya halkının bekası için zorunlu küçülmeye çevirmek benim için bile ütopik, sevgili tüketiciler. siz yine de yeşiller partisi‘ne oy verin. o tip derneklere giderli karılar takılıyor.

yarım debriyaj

bu amınakoyduğum yerinde amınakoyduğum trafiği neden iki damla yağmur yağınca felç olur amınakoyayım. neden lan. neden, neden. retorik falan değil. anlam veremiyorum. ulan hava açıkken herkes saatte yüz elli kilometre ile gitse diyeceğim ki, zemin etüdü yapıyor. diyeceğim ki, aracın götü atmasın diye yetmişi geçmiyor. ama diyemiyorum. çünkü tem bağlantı noktasında onla -evet, rakamla 10’la- giden araca yirmiyle giden bir araç vurmuş ve iki sürücü arabalarından inmiş birbirlerine bakıyor. bütün tem ahalisi de onlara bakıyor. böyle şeyler olunca debriyajı bırakıp öndeki aracın bagajına girmek istiyorum. hatta öndeki araç clio falansa iyi bir drag’la ön koltuğa bile geçerim. radyoda diyor ki, mahmutpaşa çıkışında kaza var, seyir halindekilerin dikkatine. işin garibi birtakım araba kullanıcıları bunu ciddiye alıp boşta falan gitmeye çalışıyorlar. o kadar yavaş gideyim ki, diğer araç sahipleri benim içinde bulunduğum şeyin bir araba olduğunu unutsun ve bana çarpmasın gibi bir poza giriyorlar. eğer aranızda böyle işlere imza atanlarınız varsa şu bilmenizi isterim ki, ben bu çeşit ağır çekim manevraları bir kur dansı olarak değerlendiriyorum ve olur da böyle yağmurlu bir havada önüme düşerseniz sizi sikiveririm.

yağmurun lafı gelmişken, şemsiyeli insan sakinliği diye bir şey var. bunların kazası, belası, değişeni falan yok. bu rahatsızlığın pençesindeki canlılar gökten baca tuğlası yağsa siklemem tavırlarındalar. o kadar yavaş yürüyorlar ki, bazen çok romantik anlar yaşıyorum. -yahu moruk, yağmur indiriyor. hatta yağmur yazmaya elimin varmadığı bir doğa olayı ensemden ayak bileklerime kadar cereyan ediyor. zaten yavaşsın. bir de aniden durup vitrinlere falan bakıyorsun. sollayıp geride bırakabileceğim bir şey de değilsin. çünkü kalabalık caddelerde senin presibinle çalışan birkaç yüz tane daha mevcut. üstelik yağmur durunca da şemsiyen açık gidiyorsun. ta ananı sikeyim. sevgiler.

naber

merhaba. doğum günü partinize gelmeyeceğim. yılbaşı partinize de. veda ya da hoşgeldim partilerinizde de bulunmayacağım. sizinle ilgisi yok. sizi seviyorum. bazen. gerçekten. günün birinde tutulacak el, ağlanacak omuz ya da sikilecek kafaya ihtiyacınız olduğunda orada olacağım. siz yine de şansınızı fazla zorlamayın. diğer taraftan sizinle beraber barlara bahçelere gelip, arkadaşlarınızla arkadaş olmamı beklemeyin. ben bir münzeviyim. ve partilerim, en estremum haliyle iki kişiliktir. keşke size bunun bir çeşit sosyal rahatsızlık olduğunu söyleyebilseydim. keşke kendime üzülseydim ve işbu ortamlara penetre olabilmek için antidepresanların dibine vuruyor falan olsaydım. dillendirdiğim vakit anlamanız daha kolay olurdu. ben sadece yalnızım. zavallı değilim. dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. ve kalabalık söz konusu kalabalık olduğunda kitle imha silahlarının yararlı buluşlar olduğunu düşünüyorum. birbirine karışan boktan parfümleriniz onlarca megatonluk enerjiyle yanarak maviler ve kırmızılar halinde yeni bir ozon oluşturuyor. yağlı pastel güzellemelerimde. bu da benim sanat anlayışım.

yirmi iki kasım

merhaba, sevgili tüketiciler. sanırım hükümet boşalmak istiyor. ve bu yardım elini hiçbir şey yapmayarak sizin uzatacağınızı düşünüyorum. bilişim teknolojileri ve iletişim kurumu, ülkenin dünyaya açılan yerlerine magnum boy bir prezervatif geçirmeye çalışıyor. gerekçelerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim dahi yok. ama çocuk pornosu olduğundan şüpheleniyorum. kendi adıma konuşmam gerekirse çocuk pornosu izlemem. bi’ kere çocuklardan nefret ediyorum. ve bu bence izlememek için gayet yeterli bir sebep. biliyorum, çoğunuzun çocuk istismari içerikli görsellere bakmanız için böyle nedenlere ihtiyacı yok. diğer bu düzenlemenin henüz gelişme evresindeki veletleri internet üzerindeki zararlı içerikten korumak gibi misyonu olabilir. olmasın lütfen. çünkü olsaydı, mikropların sağa sola sıçramaması için sifonu çekmeden önce klozetin kapağını kapatmamızı tembihleyen, fakat taharet bezi kullanmaktan bir türlü vazgeçememiş dedem kadar saçma olurdu. tüm denemiş psikolojik yöntemlerle sabittir ki; insanoğlu tarihin başlangıcından beri, annesinin saklamak için kaldırdığı ayıplı materyalleri bir şekilde bulma eğilimindedir. porno. her zaman, her yerden, her şekilde edilebilir. çünkü bu porno. içinde insanlar var.

diğer taraftan bu filtrasyon zımbırtısı porno morno ayağına özgür dillendirme hakkını milletin elinden almak için ortaya atılmış bir düzenleme de olabilir. tabi bunu asla bilemeyeceğiz. ne de olsa bizim yerimize iştişare edip kararlar alabilen seçkin bir azınlık var.  ve usül konusunda da oldukça ketumlar. muhtemelen. filtrelenen sitelerin listesi gizli tutulacak. siteyi götüren adamlar filtrelendiklerine dair bilgilendirilmeyecek. siteler kapsamlı bir araştırma yapılmadan, btk’daki üstün yetkilerle donatılmış birkaç adamın sikinin keyfine göre filtrelenebilecek. ve artık 62’ye kimse google’a “kombi siken adam” yazıp gelmeyecek. internette dumansız hava sahası. süper.

amına koyduğum dünyasında sınırlar bir bir kaldırılırken, türk hükümeti hâlâ domino efektinin önüne geçmek istiyor. arama motorlarında hayvanlı porno arayan bir insanı, hayvan haklarıyla ilgili bir yazıyla baş başa bırakan biz ve bizim gibi oluşumları filtreleyerek gidermeye çalışan hükümetin vizyonsuzluğu muhteşem bir tez konusu olur. zamanı geldiğin de kendi kırmızı çizgilerinizin için de kaybolacaksınız. eksiltili bir iletişimle birleşik bir dünyaya sahip olamayız. filtrelenecek tüm bloglar adına. AM!

:(

selam sivil itaatsiz,
bö!2011 için 62 YTL adlı blogunla yaptığın başvuru sebebiyle bö!2011 için gerekli olan kriterleri sağlamıyor.

neyse ki bö! geleneksel olarak her yıl yapılıyor. umuyoruz ki seneye birlikte olabiliriz.

eğer bir hata olduğunu düşünüyorsan bizimle iletişime geçebilirsin.

katıldığın ve destek verdiğin için çok teşekkürler.

sevgiler,
bö!ekibi

son model rol model

çocuğunuz mu var. ah, onu geçelim. evli ve çocuklu vatandaşlarımızın 62’yi okuyarak göz zinası yapmasını istemem. baştan alıyorum. çocuk musunuz. hayat çok mu zor. tutunacak bir dal, gölgesinde uzanabileceğiniz güçlü bir figür mü arıyorsunuz. o halde şirketimizin sadece özel olarak geliştirdiği rolmodel5000’le tanışmanızın vakti geldi. gazla çalışır. çok yakmaz.

ahah. merhaba. rol modeller en az bel gamzeleri ve katil balinalar kadar önemlidir. yaşınızı parmakla gösterebilecek kadar küçükseniz, boyunuz bir metre civarıdır. ve seçme şansınız yoktur. kahraman, babanızdır. adamı ampul değiştirirken izlersiniz. tanrı mı lan bu, dersiniz. derdiniz yani. şimdi küçük yeğenlerim hannah montana izleyip, acayip danslar ediyorlar. korteks kalınlığı boy ile doğru orantılı sanıyorum. çocukların ortak özelliği budur. küçük ve salak olmaları. ayrıca çok fazla gürültü yaparlar. ve onlar evdeyken sigara içemezsiniz. evet. salak olmalarından daha sinir bozucu bir şey varsa o da en az kendileri kadar salak ünlüleri örnek almalarıdır. düşünsenize bir aptalla bir andavalı aynı potada eritiyorsunuz. ergenliğe inceden inceye girmeye başladığında yani evden kaçıp istanbul’a şarkıcı olmaya gidecek yaşa geldiğinde de eşinize dönüp şöyle diyorsunuz: “levent, biz ne yaptık”. bi’ sik yapmadınız. ufaklık sizi hiç çivi çakarken ya da kek kabartırken görmedi. onu televizyonun önüne atıp, diğer ebeveynlerle scrabble oynadınız.

ben küçükken chuck norris vardı, teksas polisi. adam ayırmadan dövüyordu. bir uyuşturucu karteli lideri veyahut alışveriş merkezi yapmak için ağaçları kesen bir iş adamı olabilirdiniz. fark etmezdi. chuck norris bir yolunu bulup döverdi sizi. bir de lassie vardı. kahraman köpek. o dövdürürdü. ama hep ilgi odağıydı. iyiydi. seçenekler bunlardı. bir süre lassie olmaya karar verdim. fizyolojik açıdan mümkün değildi. burnum yeterince koku almıyordu. lassielik’ten istifa ettim. izlemeye devam ettim tabi. 130 kilo ağırlığındaki camı açtığımda sürekli tebessüm eder halde bulduğum karşı apartmandaki komşumun odasında oturup saatlerce tenis maçı seyrettiği gibi seyrediyordum, lassie’yi.

neden olduğunu hatırlamıyorum. chuck norris olmayı hiç denemedim. sokak lambası olmak istedim bir süre. sokak lambası lan. sokak lambası pizza kulesi gibi heybetli bir şeydi, o zamanlar. hiç konuşmazdı. her sokakta bir tane vardı. yeterdi. sokak lambasıydı o. yalnızdı, ama zavallı değildi. sonra sega falan aldım işte. ahaha.

kalım

merhaba, sevgili tüketiciler. ölüm hakkında yazılanları yazanların aslında henüz ölmediğini fark ettim. ne sikime derman olduğu bilinmeyen geleceğe ağlayan metinler. istediğim zaman hayatıma son verebilirim. o halde ben ölümden daha büyüğüm. ölüm kelimesi için benim için don lastiği kadar sade. gelecekte parlak hiçbir şey yok. en aptal youtube maestrosunun elinden çıkan alalade bir efektin ürünü ışık atlatan lazer silahlarından başka. yıllar önce söz verilmiş uçan arabaların yerinde über mülk sahibi politakacılar ve rüşvetçi polisler var.  tiranlar. kimin öleceğine onlar karar veriyormuşçasına tripteler. sonluluğun üç aydır dolabımda duran ruffles’tan bir farkı yok. o, ruffles. istediğim zaman açıp, dibini görebilirim. sonunu görmek istemediğim filmler gibiyim. sonsuzum. güzellikler. ve iyilikler. hamza harikarlar diyarında kaldı. bırakalım, olmak istediği kişiyle olsun. karıların sonu yok. en son ne zaman ayıkken seviştiğimi gayet net hatırlıyorum. bir şeyler eksikti. yazı olmadı. anlamadınız. anlamanıza da gerek yok. diğer taraftan bütün sahte mutluluk yüklenmiş dokuz-beş insanları için ölüm çok sakin. yavaş ölmek daha büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. altmış yaşında. üç çocuk ve de bir evlatlıkta. şehir dışında, bir tarlanın akabindeki villada yaşıyorsun falan. belki size de böylesi daha büyülü geliyordur. bilmiyorum. ne de olsa ben, rüyamda ölü kedi yavruları görüyorum.

bozacının sesine uyandım

merhaba. gözümü açtığımda bakmaya değer pek bir şey bulamadığımdan günün çoğunu uyuyarak geçiriyorum. artık hamza harikalar diyarında. yatağım demeye dilimin varmadığı inorganik parçamın içinde yüzüyorum. kulaçlar atıyorum. zaman zaman boğuluyorum. her şey başıma yatar vaziyetteyken geliyor. mesela sabah tüpçü uyandırdı beni. düşünsenize kapı ısrarla sizi çağırıyor. güç bela dökülerek o kutsal dörtgenden kendinizi atıyorsunuz. bir de bakıyorsunuz.
-tüpçü.
-tüpçü ya.
bu mesleği icra edenleri sevmem. arabalarının arkalarında kırk tane tüple artistleri oynarlar. hani ateşle yaklaşmayacaktık, müdür. o direksiyondaki bıyıklının ağzındaki uzun marlboro emzik değil herhalde. daha kötüsü karınızı becerip, sizi katledebilirler. tüpçü bu. yeni sütçü. keşke eşli olsam. keşke o tüplü ocaklardan bizim eşde de bir tane olsa. keşke eşim beni tüpçüyle çizecek kadar kevaşe olsa. o gevşek amın feyradını kendi silahıyla vurmak için yeter şartları sağlamış olurum. hiçbir şey yapmam. mutfağa giderim. tüpü hortumunu bahçe makasıyla keserim. gaz, evi yavaşça doldururken kapıyı usulca çeker, çıkarım. herkes orgazm sigarası yakar. gol.

penaltı edebiyatı

o an. kesin öleceğimi bilseydim bileklerimi keserdim. ölmeme ihtimalimin çok komik olacağını düşündüm. bir yetişkinin intihar teşebbüsünün beş yaşında bir kızın çığlık atarak elma şekeri istemesinden hiçbir farkı yoktu. kendimi yüksek bir yerlerden bırakmak istedim. evet, o zaman kesin nalları dikerdim. hayır, cenazem yakışıklı olmalıydı. ayrıca yüksekten korkuyordum. babadan kalma bir yavuz16’ım vardı. hiç mermim yoktu.

çok yavaş ölmeye karar verdim. intiharın en onurlusu böyle olurdu. otuz-kırk yılda. acelem yoktu. dengesiz beslenmeye falan başlamalıydım. hava inceden kararmaya başlamıştı. fena halde sarhoştum. evrenin kendi kuralları vardı. şarhoşlar sadece direksiyon başında ölüyordu. ben açık kafayla bile kötü bir sürücüydüm. ağaçlar ve tabelalar yanımdan geçiyordu. kırtasiyenin önündeydim. -üç tüp bali. on liradan fazla para ödemedim. üstü kaldı.

semtin en virane köşesini aradım. kırık bir ev buldum kendime. burası önümüzdeki sabaha kadar bana yataklık edecekti. ay ışığının düştüğü bir tarafına attım kendimi. kırık ev bok kokuyordu. harbiden rezalet bi’ yerdi. kırık bira şişeleri, kullanılmış prezervatifler her yerdeydi. size selam veren bir kediden bile frengi kapabilirdiniz. yumurta poşetleri çoktan turuncuya bulanmıştı. asıldım. ilk poşet daha patlamadan iki sinyalci peydahlanmıştı. -abi bi’ sigara da bize versene. -dolu mu. boş mu. poşetlerimi gösterdim.  gözleri kaşlarına kadar açılmıştı. belli ki, kıyafetlerimle baliyi bağdaştıramamışlardı. gittiler. üç kişi olarak geri geldiler. üçüncü kişi bi’ yerlerin emniyet müdürünün çocuğuymuş. babası başka bir halt olsa üstündekilerden bi’ 8-10 ay yatarı vardı puştun. kürdanları vardı. ayranları da. hep beraber atlatmaya başladık. sigara yakıyordum. hiç bitmiyordu. bir de kola açtım. yarılayamadım bile. bilgisayarın şeklini bile unutmaya başlamıştım. ama karşımda sohbet programlarından çıkma suratlar uçuşuyordu. biri “üç” dedi. diğeri “sekiz”. biri bana vurdu. sayılarla aram iyidi. bana vuranın göz kırpıp “on dört” dediğini unutmadım. yan taraftan sesler geliyordu. yerinden çıkmış kalorifer peteğine asılıp tek gözümle dışarıyı kestim. bizimkilerden biri fallı fallanmış götü bollanmış elli yaşlarında bir karıyı vaziyetliyordu. midem bulandı. kusamadım. ve evet, üç roldan sonra bizimkiler olmuştuk.

evden çıkmaya çalıştım. nefes almam gerekiyordu. neden buradaydım. hah. evet. kendimi yıkmam gerekiyordu. kapıya doğru hamle yaptım. daha önce görmediğim iki bitirim daha çıkmıştı ortaya. kafasız et yığınlarına benziyorlardı. arka cebime uzanıp, bursa işi kıl çakımı aradım. çakı avucumun içinde eriyordu. açamadım. biri koluma asıldı. tırnaklarını koluma geçirdi. ‘bursa işi’m ay ışığında parladı. maraza orada bitti. nasıl bittiği hakkında hiçbir fikrim yok. şafak sökerken anahtarın deliğini arıyordum. yatağımdaydım. başım dönüyordu. hayat bana en fena fahişenin yapmayacağı orospuluğu yapıyordu. tavan çok alçaktı.

haydi herkesi öldürelim


okkoro fukara sevgili okurlar. iki gün önce beşiktaş’ın göbeğinde yarrak gibi yükselen en az mısır’daki sfenksler kadar heybetli ama kimsenin ne sikime derman olduğunu bilmediği o heykelin gölgesinde heper’le memleketi kurtarıyorduk. heykelin boyutunu bilenleriniz gölgesinin altında yalnız olamayacağımızı tahmin etmiştir. evet. bizden başka bir adet polis arabası, iki adet polis memuru, bir adet protatif masa, üç adet “idamın geri gelmesini isteyen” vatandaşımız daha vardı. idam uygulamasının tekrar yürürlüğe konmasını ne kadar istedikleri gözlerinden okunuyordu. hatta bu uğurda imza falan da topluyorlardı. bu işi daha önce pek çok kere yaptığı mart ayınında eda taşpınar bronzluğuna ulaşmış suratından belli olan bariton sesli ağabey beşiktaş’taki yaya trafiğine şöyle çığırıyordu: “çocuklar ölmesin, analar ağlamasın. idamın geri getirilmesini istiyoruz.” işler de gayet iyiydi.

başka idam isteyenler de vardı. idam isteyenler kalabalığın içinden ok gibi fırlıyor, masadakilere mürekkepli saygılarını sunduktan sonra aynı hızla idam istemeyenlerin arasına karışıyorlardı. susamıştık. karnımız açtı. oralı değildik. tekrar aynı yere döndüğümüzde ise artık heykelin gölgesi yoktu. saat 12’yi yeni vurmuştu. imza toplanan masanın olduğu yerde sokak lambasının ışığında parlayan bir midye tezgâhı ve üç tane kedi vardı. orada terk edilmiş bir balkabağı görseydim daha az şaşırırdım, dostlarım. bu fantastik hikaye beni eve dönüş yolunda da yalnız bırakmadı. aklıma çocukken idamı ne kadar çok sevdiğim geldi. idamı karşılıksız seviyor, her gün birileri yaptıkları zalimlikler için cehenneme gönderilsin istiyordum. üstelik öyle normal yollarla değil. en sevdiğim metod: kucak infazı adını verdiğim yöntemdi. tecavüzcünün erekte olmasını bekliyor, sonra sikini kesiveriyordunuz. herif kan kaybından ölürken işlediği bütün günahlar bacaklarından akıp gidiyordu. profesyonel striptizcilerin de işin içinde bulunduğu bu cezai yaptırımı bir defa canlı görmek için en sevdiğim ninja kaplumbağa figürümü bile vermeye hazırdım. işte çocukken bu tür şeyler düşünüyordum. bu söylediklerimi ciddiye alıp beni psikiyatrıyla tanıştırmayı düşünenleriniz olmuştur. o halde o yıllarda kendi sümüğümü yiyip, bokumla oynadığımı da bilin.

aynada keline bakmadan idamın bir yaptırım olarak uygulanmasını isteyenlerin altı yaşındaki benden ne kadar farklı olduğunu kestiremiyorum. ‘iyi insanlar’, kötü insanların infaz edilmesini istiyorlar. devlet eliyle canlı yayında cinayet görmek istemek kadar büyük bir orospu çocukluğu yoktur. toplumun istemesi gereken kötü olanı göçe zorlamaktır. onu ezmek değil. kötüyü ezmek iyiye kalmamıştır. bir adam, bir çocuğun ırzına geçip onu öldürüyorsa bu oldukça nahoş bir durumdur. bu konuda ben de siz gerizekalılarla mutabıkım. fakat bu adamın bilinçsiz bir sapkın olduğunu, yediği bokların bir eğilimin ürünü olduğunu tartmaktan çok uzaksınız. eğer çok kudret abidesi saydığınız o devlet örgütü, bu hasta adamı sizlerden izole edemiyorsa ve siz bunun farkında değilseniz oturun, ağlayın.

e-o zaman asmayalım da besleyelim mi. kamu kanaati her zaman yargıdan çok daha acımasız olmuştur. linç etmek istiyorsunuz. hatta siz de çocuk tecavüzcülerinin çocuklarını sikin. çocuğu yoksa on beş yaşını aşmamış yakın akrabalarını bulun, sikin. çocuğunu ısırdı diye sokak köpeğini saçmayla dolduran adam da var elimizde. her mahalleden en az üç ölüm mangası çıkar. infaz sonrası da halısaha. ehahaha.

aslında hayat güzel yüksel uzel

merhaba.

aslında hepimiz varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmak isteriz, ama orta gelirli bir ailenin 3 numarasısıyızdır. gerçekten bedava ve bir o kadar da şahane şeyler yapmak yerine üzerinde amex yazan kartlarımızla bedavaymışçasına alışveriş yapmak isteriz. 350 yeni türk lirası sayarak aldığımız v yaka tişörtün iman tahtamıza temas ederken aldığımız orgazmik hazdan ziyade her daim hiçbir şeyin bedeli yokmuş kafası yapan überzengin velet triplerini severiz. tabi orta halli bireyler için bunlar, bir nil timsahıyla yavru bir geyiğin sevişerek dünyaevine girmeleri kadar uzak olaylardır.

radikallerde seyretmeyi seven bizler, kaybedeni oynamayı seçeriz. böylesi daha kolaydır. ağla. çünkü istanbul çok kasvetli. gündüzler çok aydınlık. bugün pazartesi. yarın pazartesi. patronuna her gün kızgınsın, fakat hiç dövüşmedin. “burası değilse neresi. şimdi değilse ne zaman.” bugün de vuramadın. ağlamaya devam et.

kafamızı yatağın öbür ucuna koyup uyumanın kıymetini hiçbir zaman bilemeyeceğiz ya da yastığın soğuk tarafını çevirmenin. bir yerler çok yeşil. göremeyeğiz. uzaklar çok güzel. gidemeyeğiz. bizden başka insanlar da var. sevemeyeceğiz.

ehaha. naber piçler. uzun süredir siklisoklu yazmıyoruz. bu post da onun yansıması. bir süre sonra elimiz alışır, tuş sesleri ovalara yayılır.

hellöğ

merhaba.
sevgili kendini adam zanneden bütün orospu çocukları;
ağzınızı, yüzünüzü, sol gözünüzü,
elinizi, ağzınızı, daracık boğazınızı,
annnenizi, bacınızı, soy ağacınızı sikmeye geldik.
sevgiler.

bu arada yeni tasarımın adı: ebru vatansever ft. k2 – yerleriniz kaymıyo’ (özellikle logonun üzerinde moonwalk yapasım geliyo’) /* tüm müzik marketlerde. */