Author Archive for sivil itaatsiz

akbili aylık yaptırdım

merhaba, sevgili tüketiciler. belediye otobüslerinde artık eskisi kadar dinlenemiyorum. bunun başlıca nedeni iett’nin otobüs filosunu revize etmiş olması. yeni otobüsler, yeşil olanlar, dizeli hissettirmiyor. eski otobüslerdeki o kulunçlarımı kıran vibrasyondan eser yok. bundan dört-beş sene kadar önce sadece bir akbil çekizi karşılığında merter’den bakırköy’e kadar en kral masaj salonunda göremeyeceğiniz muameleyi yapardı otobüsler. tekerleğin üstünde oturduğunuzda şoförün üçüncü vitese yüselttiğini bilir, arkanıza biraz daha yaslanırdınız. dünyayı ele geçirecek bir teknolojiye sahip olmadıkları için seviyordum, kırmızı otobüsleri. çoğu motorlu taşıtta amörtisör denilen yola göre şekle giren bir alet vardır mesela. hağ, işte o yok, kırmızı otobüslerde. uzun süre aynı hattı kullanırsanız gözünüzü açmadan nerede olduğunuzu tahmin edebiliyorsunuz bu sayede. mesela ben evime yirmi beş metre mesafedeki bir tümseğe alıştırdım kendimi. ön tekerlek o kasisi yaladığı vakit, kulağının dibinde parmak şıklatılmış arif verimli hastası gibi sıçrayarak uyanıyorum. şahane.

bu arada yeni -yeşil- otobüslerde bir buçuk kişilik koltuklar var. kimin siki kimin ensesine değdi de o koltukları bu araçlara yerleştirdi bilmiyorum. fakat bu oturgaçlar cidden sinir harbine sokuyor beni. sadece çok ama çok samimi insanların yan yana konumlanabileceği bir non-lineer uzay düzlemi, bu bir buçuk kişilik koltuklar. anne ve çocuk, bir çift sevgili, bir adet çok şişman yaşlı, bir adet çok zayıf yaşlı ve bir adet rahşan ecevit çantası gibi sınırlı sayıda varyasyonla oturulabiliyor bunlara. otobüs çok doluyken buraya düşmüş gibi yapıp götünün kenarıyla da hali hazırda oturmuş olan insandan arda kalan yere oturmaya çalışanlar da yok değil ki, bence bu çok ayıp bir hareket. otobüs ayıbı. boşluklara ilerlememek gibi. inmeyeceğiniz hale kapının ağzında durmak gibi. fort gibi.

bu arada halk otobüslerinde muavin olayını kaldırmışlar. para mara geçmiyor amınakoyduğum aletlerinde. götünüzü verseniz otobüse binemiyorsunuz. o derece. gidişat iyi değil, sevgili atatürkçü düşünce derneği mensupları. dürümler kötü. sevgiler. mi bemoller.

varınmak

‘atıltmak’tan sonra geliştirdiğim yeni jenerasyon fiillerden sadece biri.
varlığımı kanıtlamak için ağzımdan aldığım havayı kulaklarımdan tahliye etmeye çalışmam gibi şeyler. aç karnınıza soğuk su içince yemek borunuzu ve midenizi hatırlatan şeyler. ayranı kapağı açıkken çalkamak gibi şeyler.

bu aralar zamanımın çoğunu alan şeyler.
-n’apıyorsun.
-varınıyorum.
şeklinde şeyler.

küresel ısınma yalanı

biz türkler, progrese aşık bir millet olduğumuz için sürekli bir biçimde gelişerek değişme eğilimindeyiz.

mesela ben küçükken, ev oturmalarında bitkiyle aynı odada uyumanın yan etkilerinin bilimsel açıklamalarıyla aileden aileye aktarılması gibi bir genelenek vardı. bitkiler ancak güneş varken fotosentez yapabiliyordu. fotosentez karbondioksitin oksijene çevrilmesi demekti. gece, güneş olmadığı için bitkiler, fotosentez yerine solunum yapıyordu. bu da o küçük sevimli menekşeyle odada uyuyan şahıs arasında bir oksijen rekabeti oluşturuyordu. insanı öldürmese de solunum güçlü yaşatabilecek bir durumdu, bu durum. konunun yazılı basın organlarına aksetmesinden sonra bitkiler baş uçlarından cam önlerine transfer edildi. hatta cam güzeli dediğiniz şey o dönemin bitkisidir. biz milletçe bu asparagasa inandık. hala da inananlar vardır muhtemelen. birisi de çıkıp “be amınakoyduğum çocukları her gece odada iki kişi yatıyorsunuz bi’ yarrak olmuyor da sik kadar çiçek mi keyfinizi bozuyor” diyemedi. buna son sayfa efekti denir, sevgili okurlar. herhangi bir gazetenin en dip sayfasında görebileceğiz bikini modellerinin hemen altında verilen her habere inanılır.

küresel ısınma da kocaman bir yalan. nereden mi biliyorum. çünkü ben akıllıyım. aslında gayet averaj bir birey olmam gerekirken; doğanın yüzyıllar önce yapması gereken seleksiyon, sizler gibi beyni mercimek kıvamındaki et yığınlarını elemine etmesi bir süreç gerektirdiğinden iskambil kağıdı kalınlığındaki akıllı dilimine düşüyorum. ahaha. neyse.

daha yeşil bir çevreyle kafayı sıyırmış arkadaşlarımızın doktrinleri şöyledir: karbondioksit, sera etkisi yaratan bir gazdır. sera etkisi çok ama çok kötü bir şeydir ve buzulların erimesine neden olur. iklim değişikliğinin asıl nedeni buzulların erimesidir. ayrıca hepimiz boğularak can veririz. bunu önlemenin tek yolu ilkel tarım yapmak ve diş fırçası yerine misfak kullanarak karbon ayak izimizi ufaltmaktan geçer.

merhaba, yine ben. buzullar eriyebilir. buzullar yine olacaktır. süreç genelde sinüzoidal işler. hepimizin kötü dönemleri vardır. üstelik gereksiz yere yuvarlaksanız çok deşhetengiz buhran anları yaşayabilirsiniz. dünyadan bahsediyorum. ahaha. kaldı ki, 2008′deki noaa verilerine bakılırsa kutuplardaki buzullar hiç olmadığı kadar erekte ve kutup ayıları benden daha fazla şevişiyor olacaklar ki, son yirmi yılın en yüksek populasyonuna ulaşmışlar. yani sorun yok. gençler, hummer‘larınızı garajdan çıkarabilirsiniz.

böyle haberler çıktığında bana bir iyilik yapın. ve inanmadan önce haberi sesli okuyun ve frekansların iç kulağınıza ulaşmasını bekleyin. belki mucizevi bir an yaşanır ve kafanız gelen input’ları yorumlayıp, mantıklı çıkarımlar yapabilirsiniz. mesela aynı dönem mars’ta da buzul örtüsünün inceden inceye kaybolmaya başladığını okuyup, şunu diyebilseniz süper olur bence: “ağ. mars’ta ağır sanayi ve kablolu televizyon varmış.” bunun için bile size minnettar kalabilirim.

bu arada keşke obama yerine al gore seçilseydi lan. çevre tatavasıyla ile ilgili vaad ettiklerinin yarısını yapsaydı amerika yüzde yüz elli küçülürdü herhalde. çok gore bir sahne olurdu gerçekten de. yanlış anlaşılmasın sınai kalkınma en nefret ettiğim kalkınma tiplerinden bir tanesidir, ama sırf daha yeşil bir dünya için ekonomik büyümeyi durdurup, dünya halkının bekası için zorunlu küçülmeye çevirmek benim için bile ütopik, sevgili tüketiciler. siz yine de yeşiller partisi‘ne oy verin. o tip derneklere giderli karılar takılıyor.

yarım debriyaj

bu amınakoyduğum yerinde amınakoyduğum trafiği neden iki damla yağmur yağınca felç olur amınakoyayım. neden lan. neden, neden. retorik falan değil. anlam veremiyorum. ulan hava açıkken herkes saatte yüz elli kilometre ile gitse diyeceğim ki, zemin etüdü yapıyor. diyeceğim ki, aracın götü atmasın diye yetmişi geçmiyor. ama diyemiyorum. çünkü tem bağlantı noktasında onla -evet, rakamla 10′la- giden araca yirmiyle giden bir araç vurmuş ve iki sürücü arabalarından inmiş birbirlerine bakıyor. bütün tem ahalisi de onlara bakıyor. böyle şeyler olunca debriyajı bırakıp öndeki aracın bagajına girmek istiyorum. hatta öndeki araç clio falansa iyi bir drag’la ön koltuğa bile geçerim. radyoda diyor ki, mahmutpaşa çıkışında kaza var, seyir halindekilerin dikkatine. işin garibi birtakım araba kullanıcıları bunu ciddiye alıp boşta falan gitmeye çalışıyorlar. o kadar yavaş gideyim ki, diğer araç sahipleri benim içinde bulunduğum şeyin bir araba olduğunu unutsun ve bana çarpmasın gibi bir poza giriyorlar. eğer aranızda böyle işlere imza atanlarınız varsa şu bilmenizi isterim ki, ben bu çeşit ağır çekim manevraları bir kur dansı olarak değerlendiriyorum ve olur da böyle yağmurlu bir havada önüme düşerseniz sizi sikiveririm.

yağmurun lafı gelmişken, şemsiyeli insan sakinliği diye bir şey var. bunların kazası, belası, değişeni falan yok. bu rahatsızlığın pençesindeki canlılar gökten baca tuğlası yağsa siklemem tavırlarındalar. o kadar yavaş yürüyorlar ki, bazen çok romantik anlar yaşıyorum. -yahu moruk, yağmur indiriyor. hatta yağmur yazmaya elimin varmadığı bir doğa olayı ensemden ayak bileklerime kadar cereyan ediyor. zaten yavaşsın. bir de aniden durup vitrinlere falan bakıyorsun. sollayıp geride bırakabileceğim bir şey de değilsin. çünkü kalabalık caddelerde senin presibinle çalışan birkaç yüz tane daha mevcut. üstelik yağmur durunca da şemsiyen açık gidiyorsun. ta ananı sikeyim. sevgiler.

naber

merhaba. doğum günü partinize gelmeyeceğim. yılbaşı partinize de. veda ya da hoşgeldim partilerinizde de bulunmayacağım. sizinle ilgisi yok. sizi seviyorum. bazen. gerçekten. günün birinde tutulacak el, ağlanacak omuz ya da sikilecek kafaya ihtiyacınız olduğunda orada olacağım. siz yine de şansınızı fazla zorlamayın. diğer taraftan sizinle beraber barlara bahçelere gelip, arkadaşlarınızla arkadaş olmamı beklemeyin. ben bir münzeviyim. ve partilerim, en estremum haliyle iki kişiliktir. keşke size bunun bir çeşit sosyal rahatsızlık olduğunu söyleyebilseydim. keşke kendime üzülseydim ve işbu ortamlara penetre olabilmek için antidepresanların dibine vuruyor falan olsaydım. dillendirdiğim vakit anlamanız daha kolay olurdu. ben sadece yalnızım. zavallı değilim. dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. ve kalabalık söz konusu kalabalık olduğunda kitle imha silahlarının yararlı buluşlar olduğunu düşünüyorum. birbirine karışan boktan parfümleriniz onlarca megatonluk enerjiyle yanarak maviler ve kırmızılar halinde yeni bir ozon oluşturuyor. yağlı pastel güzellemelerimde. bu da benim sanat anlayışım.

yirmi iki kasım

merhaba, sevgili tüketiciler. sanırım hükümet boşalmak istiyor. ve bu yardım elini hiçbir şey yapmayarak sizin uzatacağınızı düşünüyorum. bilişim teknolojileri ve iletişim kurumu, ülkenin dünyaya açılan yerlerine magnum boy bir prezervatif geçirmeye çalışıyor. gerekçelerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim dahi yok. ama çocuk pornosu olduğundan şüpheleniyorum. kendi adıma konuşmam gerekirse çocuk pornosu izlemem. bi’ kere çocuklardan nefret ediyorum. ve bu bence izlememek için gayet yeterli bir sebep. biliyorum, çoğunuzun çocuk istismari içerikli görsellere bakmanız için böyle nedenlere ihtiyacı yok. diğer bu düzenlemenin henüz gelişme evresindeki veletleri internet üzerindeki zararlı içerikten korumak gibi misyonu olabilir. olmasın lütfen. çünkü olsaydı, mikropların sağa sola sıçramaması için sifonu çekmeden önce klozetin kapağını kapatmamızı tembihleyen, fakat taharet bezi kullanmaktan bir türlü vazgeçememiş dedem kadar saçma olurdu. tüm denemiş psikolojik yöntemlerle sabittir ki; insanoğlu tarihin başlangıcından beri, annesinin saklamak için kaldırdığı ayıplı materyalleri bir şekilde bulma eğilimindedir. porno. her zaman, her yerden, her şekilde edilebilir. çünkü bu porno. içinde insanlar var.

diğer taraftan bu filtrasyon zımbırtısı porno morno ayağına özgür dillendirme hakkını milletin elinden almak için ortaya atılmış bir düzenleme de olabilir. tabi bunu asla bilemeyeceğiz. ne de olsa bizim yerimize iştişare edip kararlar alabilen seçkin bir azınlık var.  ve usül konusunda da oldukça ketumlar. muhtemelen. filtrelenen sitelerin listesi gizli tutulacak. siteyi götüren adamlar filtrelendiklerine dair bilgilendirilmeyecek. siteler kapsamlı bir araştırma yapılmadan, btk’daki üstün yetkilerle donatılmış birkaç adamın sikinin keyfine göre filtrelenebilecek. ve artık 62′ye kimse google’a “kombi siken adam” yazıp gelmeyecek. internette dumansız hava sahası. süper.

amına koyduğum dünyasında sınırlar bir bir kaldırılırken, türk hükümeti hâlâ domino efektinin önüne geçmek istiyor. arama motorlarında hayvanlı porno arayan bir insanı, hayvan haklarıyla ilgili bir yazıyla baş başa bırakan biz ve bizim gibi oluşumları filtreleyerek gidermeye çalışan hükümetin vizyonsuzluğu muhteşem bir tez konusu olur. zamanı geldiğin de kendi kırmızı çizgilerinizin için de kaybolacaksınız. eksiltili bir iletişimle birleşik bir dünyaya sahip olamayız. filtrelenecek tüm bloglar adına. AM!

:(

selam sivil itaatsiz,
bö!2011 için 62 YTL adlı blogunla yaptığın başvuru sebebiyle bö!2011 için gerekli olan kriterleri sağlamıyor.

neyse ki bö! geleneksel olarak her yıl yapılıyor. umuyoruz ki seneye birlikte olabiliriz.

eğer bir hata olduğunu düşünüyorsan bizimle iletişime geçebilirsin.

katıldığın ve destek verdiğin için çok teşekkürler.

sevgiler,
bö!ekibi

son model rol model

çocuğunuz mu var. ah, onu geçelim. evli ve çocuklu vatandaşlarımızın 62′yi okuyarak göz zinası yapmasını istemem. baştan alıyorum. çocuk musunuz. hayat çok mu zor. tutunacak bir dal, gölgesinde uzanabileceğiniz güçlü bir figür mü arıyorsunuz. o halde şirketimizin sadece özel olarak geliştirdiği rolmodel5000′le tanışmanızın vakti geldi. gazla çalışır. çok yakmaz.

ahah. merhaba. rol modeller en az bel gamzeleri ve katil balinalar kadar önemlidir. yaşınızı parmakla gösterebilecek kadar küçükseniz, boyunuz bir metre civarıdır. ve seçme şansınız yoktur. kahraman, babanızdır. adamı ampul değiştirirken izlersiniz. tanrı mı lan bu, dersiniz. derdiniz yani. şimdi küçük yeğenlerim hannah montana izleyip, acayip danslar ediyorlar. korteks kalınlığı boy ile doğru orantılı sanıyorum. çocukların ortak özelliği budur. küçük ve salak olmaları. ayrıca çok fazla gürültü yaparlar. ve onlar evdeyken sigara içemezsiniz. evet. salak olmalarından daha sinir bozucu bir şey varsa o da en az kendileri kadar salak ünlüleri örnek almalarıdır. düşünsenize bir aptalla bir andavalı aynı potada eritiyorsunuz. ergenliğe inceden inceye girmeye başladığında yani evden kaçıp istanbul’a şarkıcı olmaya gidecek yaşa geldiğinde de eşinize dönüp şöyle diyorsunuz: “levent, biz ne yaptık”. bi’ sik yapmadınız. ufaklık sizi hiç çivi çakarken ya da kek kabartırken görmedi. onu televizyonun önüne atıp, diğer ebeveynlerle scrabble oynadınız.

ben küçükken chuck norris vardı, teksas polisi. adam ayırmadan dövüyordu. bir uyuşturucu karteli lideri veyahut alışveriş merkezi yapmak için ağaçları kesen bir iş adamı olabilirdiniz. fark etmezdi. chuck norris bir yolunu bulup döverdi sizi. bir de lassie vardı. kahraman köpek. o dövdürürdü. ama hep ilgi odağıydı. iyiydi. seçenekler bunlardı. bir süre lassie olmaya karar verdim. fizyolojik açıdan mümkün değildi. burnum yeterince koku almıyordu. lassielik’ten istifa ettim. izlemeye devam ettim tabi. 130 kilo ağırlığındaki camı açtığımda sürekli tebessüm eder halde bulduğum karşı apartmandaki komşumun odasında oturup saatlerce tenis maçı seyrettiği gibi seyrediyordum, lassie’yi.

neden olduğunu hatırlamıyorum. chuck norris olmayı hiç denemedim. sokak lambası olmak istedim bir süre. sokak lambası lan. sokak lambası pizza kulesi gibi heybetli bir şeydi, o zamanlar. hiç konuşmazdı. her sokakta bir tane vardı. yeterdi. sokak lambasıydı o. yalnızdı, ama zavallı değildi. sonra sega falan aldım işte. ahaha.

kalım

merhaba, sevgili tüketiciler. ölüm hakkında yazılanları yazanların aslında henüz ölmediğini fark ettim. ne sikime derman olduğu bilinmeyen geleceğe ağlayan metinler. istediğim zaman hayatıma son verebilirim. o halde ben ölümden daha büyüğüm. ölüm kelimesi için benim için don lastiği kadar sade. gelecekte parlak hiçbir şey yok. en aptal youtube maestrosunun elinden çıkan alalade bir efektin ürünü ışık atlatan lazer silahlarından başka. yıllar önce söz verilmiş uçan arabaların yerinde über mülk sahibi politakacılar ve rüşvetçi polisler var.  tiranlar. kimin öleceğine onlar karar veriyormuşçasına tripteler. sonluluğun üç aydır dolabımda duran ruffles’tan bir farkı yok. o, ruffles. istediğim zaman açıp, dibini görebilirim. sonunu görmek istemediğim filmler gibiyim. sonsuzum. güzellikler. ve iyilikler. hamza harikarlar diyarında kaldı. bırakalım, olmak istediği kişiyle olsun. karıların sonu yok. en son ne zaman ayıkken seviştiğimi gayet net hatırlıyorum. bir şeyler eksikti. yazı olmadı. anlamadınız. anlamanıza da gerek yok. diğer taraftan bütün sahte mutluluk yüklenmiş dokuz-beş insanları için ölüm çok sakin. yavaş ölmek daha büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. altmış yaşında. üç çocuk ve de bir evlatlıkta. şehir dışında, bir tarlanın akabindeki villada yaşıyorsun falan. belki size de böylesi daha büyülü geliyordur. bilmiyorum. ne de olsa ben, rüyamda ölü kedi yavruları görüyorum.

bozacının sesine uyandım

merhaba. gözümü açtığımda bakmaya değer pek bir şey bulamadığımdan günün çoğunu uyuyarak geçiriyorum. artık hamza harikalar diyarında. yatağım demeye dilimin varmadığı inorganik parçamın içinde yüzüyorum. kulaçlar atıyorum. zaman zaman boğuluyorum. her şey başıma yatar vaziyetteyken geliyor. mesela sabah tüpçü uyandırdı beni. düşünsenize kapı ısrarla sizi çağırıyor. güç bela dökülerek o kutsal dörtgenden kendinizi atıyorsunuz. bir de bakıyorsunuz.
-tüpçü.
-tüpçü ya.
bu mesleği icra edenleri sevmem. arabalarının arkalarında kırk tane tüple artistleri oynarlar. hani ateşle yaklaşmayacaktık, müdür. o direksiyondaki bıyıklının ağzındaki uzun marlboro emzik değil herhalde. daha kötüsü karınızı becerip, sizi katledebilirler. tüpçü bu. yeni sütçü. keşke eşli olsam. keşke o tüplü ocaklardan bizim eşde de bir tane olsa. keşke eşim beni tüpçüyle çizecek kadar kevaşe olsa. o gevşek amın feyradını kendi silahıyla vurmak için yeter şartları sağlamış olurum. hiçbir şey yapmam. mutfağa giderim. tüpü hortumunu bahçe makasıyla keserim. gaz, evi yavaşça doldururken kapıyı usulca çeker, çıkarım. herkes orgazm sigarası yakar. gol.

penaltı edebiyatı

o an. kesin öleceğimi bilseydim bileklerimi keserdim. ölmeme ihtimalimin çok komik olacağını düşündüm. bir yetişkinin intihar teşebbüsünün beş yaşında bir kızın çığlık atarak elma şekeri istemesinden hiçbir farkı yoktu. kendimi yüksek bir yerlerden bırakmak istedim. evet, o zaman kesin nalları dikerdim. hayır, cenazem yakışıklı olmalıydı. ayrıca yüksekten korkuyordum. babadan kalma bir yavuz16′ım vardı. hiç mermim yoktu.

çok yavaş ölmeye karar verdim. intiharın en onurlusu böyle olurdu. otuz-kırk yılda. acelem yoktu. dengesiz beslenmeye falan başlamalıydım. hava inceden kararmaya başlamıştı. fena halde sarhoştum. evrenin kendi kuralları vardı. şarhoşlar sadece direksiyon başında ölüyordu. ben açık kafayla bile kötü bir sürücüydüm. ağaçlar ve tabelalar yanımdan geçiyordu. kırtasiyenin önündeydim. -üç tüp bali. on liradan fazla para ödemedim. üstü kaldı.

semtin en virane köşesini aradım. kırık bir ev buldum kendime. burası önümüzdeki sabaha kadar bana yataklık edecekti. ay ışığının düştüğü bir tarafına attım kendimi. kırık ev bok kokuyordu. harbiden rezalet bi’ yerdi. kırık bira şişeleri, kullanılmış prezervatifler her yerdeydi. size selam veren bir kediden bile frengi kapabilirdiniz. yumurta poşetleri çoktan turuncuya bulanmıştı. asıldım. ilk poşet daha patlamadan iki sinyalci peydahlanmıştı. -abi bi’ sigara da bize versene. -dolu mu. boş mu. poşetlerimi gösterdim.  gözleri kaşlarına kadar açılmıştı. belli ki, kıyafetlerimle baliyi bağdaştıramamışlardı. gittiler. üç kişi olarak geri geldiler. üçüncü kişi bi’ yerlerin emniyet müdürünün çocuğuymuş. babası başka bir halt olsa üstündekilerden bi’ 8-10 ay yatarı vardı puştun. kürdanları vardı. ayranları da. hep beraber atlatmaya başladık. sigara yakıyordum. hiç bitmiyordu. bir de kola açtım. yarılayamadım bile. bilgisayarın şeklini bile unutmaya başlamıştım. ama karşımda sohbet programlarından çıkma suratlar uçuşuyordu. biri “üç” dedi. diğeri “sekiz”. biri bana vurdu. sayılarla aram iyidi. bana vuranın göz kırpıp “on dört” dediğini unutmadım. yan taraftan sesler geliyordu. yerinden çıkmış kalorifer peteğine asılıp tek gözümle dışarıyı kestim. bizimkilerden biri fallı fallanmış götü bollanmış elli yaşlarında bir karıyı vaziyetliyordu. midem bulandı. kusamadım. ve evet, üç roldan sonra bizimkiler olmuştuk.

evden çıkmaya çalıştım. nefes almam gerekiyordu. neden buradaydım. hah. evet. kendimi yıkmam gerekiyordu. kapıya doğru hamle yaptım. daha önce görmediğim iki bitirim daha çıkmıştı ortaya. kafasız et yığınlarına benziyorlardı. arka cebime uzanıp, bursa işi kıl çakımı aradım. çakı avucumun içinde eriyordu. açamadım. biri koluma asıldı. tırnaklarını koluma geçirdi. ‘bursa işi’m ay ışığında parladı. maraza orada bitti. nasıl bittiği hakkında hiçbir fikrim yok. şafak sökerken anahtarın deliğini arıyordum. yatağımdaydım. başım dönüyordu. hayat bana en fena fahişenin yapmayacağı orospuluğu yapıyordu. tavan çok alçaktı.

haydi herkesi öldürelim


okkoro fukara sevgili okurlar. iki gün önce beşiktaş’ın göbeğinde yarrak gibi yükselen en az mısır’daki sfenksler kadar heybetli ama kimsenin ne sikime derman olduğunu bilmediği o heykelin gölgesinde heper’le memleketi kurtarıyorduk. heykelin boyutunu bilenleriniz gölgesinin altında yalnız olamayacağımızı tahmin etmiştir. evet. bizden başka bir adet polis arabası, iki adet polis memuru, bir adet protatif masa, üç adet “idamın geri gelmesini isteyen” vatandaşımız daha vardı. idam uygulamasının tekrar yürürlüğe konmasını ne kadar istedikleri gözlerinden okunuyordu. hatta bu uğurda imza falan da topluyorlardı. bu işi daha önce pek çok kere yaptığı mart ayınında eda taşpınar bronzluğuna ulaşmış suratından belli olan bariton sesli ağabey beşiktaş’taki yaya trafiğine şöyle çığırıyordu: “çocuklar ölmesin, analar ağlamasın. idamın geri getirilmesini istiyoruz.” işler de gayet iyiydi.

başka idam isteyenler de vardı. idam isteyenler kalabalığın içinden ok gibi fırlıyor, masadakilere mürekkepli saygılarını sunduktan sonra aynı hızla idam istemeyenlerin arasına karışıyorlardı. susamıştık. karnımız açtı. oralı değildik. tekrar aynı yere döndüğümüzde ise artık heykelin gölgesi yoktu. saat 12′yi yeni vurmuştu. imza toplanan masanın olduğu yerde sokak lambasının ışığında parlayan bir midye tezgâhı ve üç tane kedi vardı. orada terk edilmiş bir balkabağı görseydim daha az şaşırırdım, dostlarım. bu fantastik hikaye beni eve dönüş yolunda da yalnız bırakmadı. aklıma çocukken idamı ne kadar çok sevdiğim geldi. idamı karşılıksız seviyor, her gün birileri yaptıkları zalimlikler için cehenneme gönderilsin istiyordum. üstelik öyle normal yollarla değil. en sevdiğim metod: kucak infazı adını verdiğim yöntemdi. tecavüzcünün erekte olmasını bekliyor, sonra sikini kesiveriyordunuz. herif kan kaybından ölürken işlediği bütün günahlar bacaklarından akıp gidiyordu. profesyonel striptizcilerin de işin içinde bulunduğu bu cezai yaptırımı bir defa canlı görmek için en sevdiğim ninja kaplumbağa figürümü bile vermeye hazırdım. işte çocukken bu tür şeyler düşünüyordum. bu söylediklerimi ciddiye alıp beni psikiyatrıyla tanıştırmayı düşünenleriniz olmuştur. o halde o yıllarda kendi sümüğümü yiyip, bokumla oynadığımı da bilin.

aynada keline bakmadan idamın bir yaptırım olarak uygulanmasını isteyenlerin altı yaşındaki benden ne kadar farklı olduğunu kestiremiyorum. ‘iyi insanlar’, kötü insanların infaz edilmesini istiyorlar. devlet eliyle canlı yayında cinayet görmek istemek kadar büyük bir orospu çocukluğu yoktur. toplumun istemesi gereken kötü olanı göçe zorlamaktır. onu ezmek değil. kötüyü ezmek iyiye kalmamıştır. bir adam, bir çocuğun ırzına geçip onu öldürüyorsa bu oldukça nahoş bir durumdur. bu konuda ben de siz gerizekalılarla mutabıkım. fakat bu adamın bilinçsiz bir sapkın olduğunu, yediği bokların bir eğilimin ürünü olduğunu tartmaktan çok uzaksınız. eğer çok kudret abidesi saydığınız o devlet örgütü, bu hasta adamı sizlerden izole edemiyorsa ve siz bunun farkında değilseniz oturun, ağlayın.

e-o zaman asmayalım da besleyelim mi. kamu kanaati her zaman yargıdan çok daha acımasız olmuştur. linç etmek istiyorsunuz. hatta siz de çocuk tecavüzcülerinin çocuklarını sikin. çocuğu yoksa on beş yaşını aşmamış yakın akrabalarını bulun, sikin. çocuğunu ısırdı diye sokak köpeğini saçmayla dolduran adam da var elimizde. her mahalleden en az üç ölüm mangası çıkar. infaz sonrası da halısaha. ehahaha.

aslında hayat güzel yüksel uzel

merhaba.

aslında hepimiz varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmak isteriz, ama orta gelirli bir ailenin 3 numarasısıyızdır. gerçekten bedava ve bir o kadar da şahane şeyler yapmak yerine üzerinde amex yazan kartlarımızla bedavaymışçasına alışveriş yapmak isteriz. 350 yeni türk lirası sayarak aldığımız v yaka tişörtün iman tahtamıza temas ederken aldığımız orgazmik hazdan ziyade her daim hiçbir şeyin bedeli yokmuş kafası yapan überzengin velet triplerini severiz. tabi orta halli bireyler için bunlar, bir nil timsahıyla yavru bir geyiğin sevişerek dünyaevine girmeleri kadar uzak olaylardır.

radikallerde seyretmeyi seven bizler, kaybedeni oynamayı seçeriz. böylesi daha kolaydır. ağla. çünkü istanbul çok kasvetli. gündüzler çok aydınlık. bugün pazartesi. yarın pazartesi. patronuna her gün kızgınsın, fakat hiç dövüşmedin. “burası değilse neresi. şimdi değilse ne zaman.” bugün de vuramadın. ağlamaya devam et.

kafamızı yatağın öbür ucuna koyup uyumanın kıymetini hiçbir zaman bilemeyeceğiz ya da yastığın soğuk tarafını çevirmenin. bir yerler çok yeşil. göremeyeğiz. uzaklar çok güzel. gidemeyeğiz. bizden başka insanlar da var. sevemeyeceğiz.

ehaha. naber piçler. uzun süredir siklisoklu yazmıyoruz. bu post da onun yansıması. bir süre sonra elimiz alışır, tuş sesleri ovalara yayılır.

hellöğ

merhaba.
sevgili kendini adam zanneden bütün orospu çocukları;
ağzınızı, yüzünüzü, sol gözünüzü,
elinizi, ağzınızı, daracık boğazınızı,
annnenizi, bacınızı, soy ağacınızı sikmeye geldik.
sevgiler.

bu arada yeni tasarımın adı: ebru vatansever ft. k2 – yerleriniz kaymıyo’ (özellikle logonun üzerinde moonwalk yapasım geliyo’) /* tüm müzik marketlerde. */

bir kimseye amcık ağızlı götveren deme hakkım


hola. sıcaklığın mevsim normallerine dönmesiyle birlikte ben de ait olduğum yere, monitörün önüne, dönmeye karar verdim. ilk anda yerimi yadırgamadım desem yalan olur. şu an oturduğum yer, yıllardır oturduğum yer değildi. çok uzun zaman olmuş dedim ve arkama yaslandım. uzun zamandır yazmadığımı bir zamanlar göt yanaklarıma tam uyumlu bürosit marka kolçaksız büro koltuğumdaki oyuğun formunu kaybetmesinden anladım, sevgili okur. yoğun gündem ile ilgili bir su kasidesi beklerken götümle ilgili bir güzelleme ile karşılaşmanın sizleri nasıl da hayal kırıklığına uğrattı değil mi. hepinizden bu yersiz girizgâh için özür dilemek istiyorum fakat yapmam lazımdı, bir şekilde götüme minnet borcumu ödemeliydim. bu borcu ödemek için de peşi sıra  “iyi ki varsın götüm” yerine hiç olmamış kısa bir hikayenin içinde götümden bahsetmeyi uygun gördüm. götüme de bu yakışırdı.

her neyse. her şey müjde ar‘ın thoreau ‘cu olduğunu açıklamasıyla başladı. şu durumun bende yarattığı travmayı bir düşünsenize : televizyonu açıyorum ve müjde ar arka arka “toro toro” diyor. o kadar ki, kamera kadrajının dışına kocaman bir miura boğası bağlamışlar da kadın periyodik aralıklarla “toro toro” diyerek hayvancağızı sakinleştirmeye çalışıyor zannettim. bir süre sonra toroların yanına devlet, tahakküm, alt dudak gibi terimleri de eklemeye başlayınca şunu anladım; beyler kadın saçlarına gölge yaptırmış ve anarşistmiş. okan bayülgen‘in kafasını zaten biliyorsunuz. toplumumuzun tabularını birer birer yıkıyor. çok büyük ve pöpüler bir anarşist.(!) bu arada sizlere çok acayip bi’ haberim var, tuna kiremitçi‘de anarşist olduğunu deklare etmiş. kadife ceketin içine missouri üniversitesi baskılı tişörtünü giydiği günler son derece anarşist oluyormuş.

madem bu ülkede bu kadar zıpır bu kadar sınır tanımaz bu kadar kural bilmez insan var; neden hâlâ telefonun diğer ucundaki arkadaşıma amcık ağızlı götveren dediğim için dolmuş sırasındaki insanlardan 4 numara bakışlar yiyorum. sabah koşusunda beyaz spor ayakkabılarına bulaşmış köpek pisliğine bile çok daha merhametli baktıklarına eminim. hele hele yaş ortalaması biraz yüksekse “amına koyayım” demem yetiyor. önce bakıyorlar sonra da kafalarını iki yana sallıyorlar. büyük ihtimalle şöyle düşünüyorlar : “hiç umut yok, artık dejenere oldu.”

bu tayfadan olup da bu blogu okuyan bir fert varsa -ki varsa zaten uzatıp kendi götümü sikeceğim- topunuzun tillahını sikeyim. sabahtan akşama kadar anne-bacı-amca-elti-teyze-mürebbiye sekstetinin birbirine kaynamasını konu alan dizileri imtina etmeden seyrederseniz, sonra adamın biri bir başka birinin amına koyunca dejenere oldu. cemiyet hayatının önde gelen isimlerinin size aşılamaya çalıştığı anarşist kültürden hiç mi vitaminlenmediniz. hepsini geçtim, hiç mi okan ‘the anarşist’ bayülgen seyretmiyorsunuz.

görebileceğiniz üzere birçok konuda birçok derdim var. şu beni ve benim gibileri umutsuz vaka diyerek ıskartaya çıkaran teyzeleri ve amcaları “yerleşik gelenekler” durağında bırakıyorum. görsel medyanın oluşturduğu plastik kültüre ise söylenecek pek çok şey var aslında. mesela, am diyerek başlayabilirim bunlara. çünkü kaçınılmaz olarak her trend olan şey gibi anarşizmin de asi karılara sahip olmak isteyen henüz milli olmamış çocukcağızlar tarafından emilerek altı boşaltılıyor. negzel.

kılıçdaroğlu rüzgarı


pek modern ülkemiz fellah tayfasının tekeline düşmesin kafasıyla yıllardır chp’ye oy veren insanlar, gecenin şu pompaya en müsait saatlerinde büyük ihtimalle oturmuş haber sitelerini okuyarak siklerini sıvazlıyorlar. yok lan, baykal prodüksiyonla falan alakası yok. neden peki, çünkü “solda” küskünler barışıyor.

neye darıldığı artık unutulan küskün kamer genç’in mesajı vermesi, geçtiğimiz yerel seçimlerde gönlü alınan tecrübeli küskün murat karayalçın‘ın parti yönetimine pike yapması gibi haberleri ayrı ayrı sekmelerde açıp tekrar tekrar okuyup elektrobugi yapan insanlar canlanıyor gözümün önünde. peki ya cumhuriyetle yaşıt olmasına rağmen ufak bir galaksi büyüklüğündeki çantasını hâlâ ilk günkü kondisyonuyla taşıyabilen rahşan ecevit. ve rahşan ecevit’in yanında getirdiğini iddia ettiği bülent ecevit’in ruhu. her seçim öncesi chp’ye geçme sinyalleri verip son anda geçmeyen yılmaz büyükerşen‘in bu sefer harbiden altı ok’lu formayı giyeceğinin mesajlarını vermesi. oğlum(!), bir chpli bir solcunun en mutlu günü bugün olsa gerek.

tüm bu kafa tokuşturmaların, uzlaşmaların, birleşmelerin üstüne kılıçdaroğlu’nun ağzından yolsuzluk ve yoksulluk kelimelerinin ardarda çıkması ve alt komşumun garaja geçerek arabasından bize çelik’in yorumuyla 10. yıl marşı’nı son ses dinletmesi. tüm bunlar bana resmen ülke çapında bir ayinmiş gibi geldi.

merhaba. memleketin çeşitli yerlerinden anahaber bültenine bağlanan kofti spiker ağızlarına daha fazla devam edemeyeceğim. o yüzden bundan sonra söyleyeceklerim pek çoğunuzun pek hoşuna gitmeyecek. kemal kılıçdaroğlu yerinde olsam ilk iş günü itibariyle önce chp kadın kollarını sonra da chp’yi lağvetmek için gerekli olan dilekçeyi ilgili makama veririm. chp’yi genelnekten statükocu olduğu için, kadın kollarını da artık tayyörün modası geçtiği için.

yanlış anlaşılmak istemem, yanlış anlayanın da amınakoyayım : kemal kılıçdaroğlu‘yla bir sorunum yok. kendisi yolsuzluk yapanları sikertmek branşında çok başarılı bir atlet. yalnız zamanında kendi tekellerini yaratmış bir partinin taze genel başkanı yoksulluğu bitireceğiz, üzerine de tüy dikeceğiz minvalinde beyanatlarda bulunursa  “abim yavaş gel” çekmek zorunda hissederim kendimi. çıkıp şunu dimdirekt söylese : “arkadaşım hepimiz patates yetiştireceğiz, herkesin karnı doyacak ama sefalet içinde yaşayacağız”. oy vermekle kalmam götümü de veririm. borç yükü artmayacak, işsizlik azalacak, enflasyon azalacak. alice harikalar diyarı’nda amınakoyayım.

kurultay’daki bu şenlik havasına hiç şaşırmıyorum. çünkü chp delegeleri kemal sever. yakın örneği kemal derviş. uzak örneğini hepiniz biliyorsunuz. lan bu arada baykal’a da çok ayıp oldu. gerçi ben bu baykal canlısının kafasının nasıl çalıştığını halen anlayabilmiş değilim. istifa etmek için binlerce neden varken sen git aralarından seks kasedini seç. sevgili baykal, senelerdir tek iktidar hamleni o kasette gördük. tam oy verecektik, istifa ettin. oldu mu şimdi.

blog ödülleri

Merhaba

Topluluk Blogları Kategorisi’nde yer alan http://www.62ytl.com adresli blogunuz, ön değerlendirme sürecinde incelenmiş ancak gerekli şartları sağlamaması nedeniyle kabul edilmemiştir. Bir hata olduğunu düşünüyorsanız lütfen bizimle iletişime geçin.

Blog Ödülleri Ekibi
www.blogodulleri.com

toplum bu tip bloglara hazır değil, biliyorsunuz. zaten pötibör bisküvi sponsorluğundaki bir yarışmayı kazanmak çok saçma olurdu. ayrıca kar amacı gütmeyen ticari kaygılardan arınmış bir kurum olduğumuz için sikimizde de değil. sik dedim de aklıma geldi. artık küfür etmemeye çalışıyorum. işbu konu hakkında geçen sene yediğim haltlar için linki takip edebilirsiniz. (#)

dolmuş taktikleri


2 gün önce eski bir arkadaşımla karşılaştım. eski arkadaşım, 4 ay önce dolmuş sırasında tanıştığı bir kızla önümüzdeki yaz evleniyormuş. sadece bu cümle ile bile bu arkadaş için neden eski sıfatını kullandığımı anlayabilirsiniz. eskidiğinden haberi olmayan arkadaşım iki gün öncenin yarını için -ki o gün, dün oluyor- randevu kopardı benden. “ölümü gör kızla tanışacaksın” falan diyor. eyvallah, dedim. hatta -tamam lan, dedim.

bir taraftan düşünüyorum : şu sıralar güncel olarak kullandığım arkadaşlarım resim kursunda, klasik müzik dinletisinde, açık hava atölyesinde, istanbul film festivalinde falan tanışıyorlar. karanlık sokaklarda öpüşüp, tek kişilik yataklarda sevişiyorlar. kurumsallaşması muhtemel çiftlerimizie dönüyorum ve dolmuş gibi umumi bir ortamda tanışıp, hayatlarını birleştiren insanlar ne kadar fantastik olabilir ki lan diyorum. yol boyunca bu tür örnekleri çoğaltıyorum. tuvalet kuyruğunda tanışsaydınız lan bari diyip ehehehe şeklinde gülüyorum. kendi kendime taşak geçiyor, eski arkadaşımı itin götüne sokuyorum. eylemlerime devam ediyorum, ta ki müstakbel gelinimizi görene kadar. hatunun detaylarını vermeyeceğim, ama şu kadar söylüyorum : güç bu kızda çok yoğundu. özellikle kızın kalça ve göğüs dönencesinde. içimden eski arkadaşıma bravo çektim. bravo çekmekle kalmayıp eski arkadaşlar kategorisinden kadim dostlar kategorisine taşıdım adamı.

bu arada 10 yılı aşkın süredir dolmuş kullanıyorum. üstelik son 4-5 senedir profesyonel anlamda kullanıyorum. hiç karşıma evlenmelik giderli kız çıkmadı. gerçi kafasını nadiren insanlara çeviren bir insan olmamında etkisi vardır. ahaha şimdi okuyunun büyük kısmı profesyonel dolmuş yolcusu tipolojisinde kaldı. tabi hala okuyucu varsa. zira yazmaya yazmaya okuru da tüketmiş olabilirim. neyse. evet, ben profesyonel bir dolmuş yolcusuyum. siz farkında olmayabilirsiniz, ama benim gibi çok insan var. peki ne bok yeriz biz ?

öncelikle dolmuşu bir araçtan çok bir kültür olarak kabul ederiz : dolmuş kültürü. otobüs, sinema ise; dolmuş tiyatrodur. dolmuş yolcusunun çehresi farklıdır. düz dolmuş yolcusunun çoğu mal ve zengindir. eğer dolmuş sabah vakti oje, geceleri de buram buram votka kokuyorsa, mal ve zengin hattına düşmüşsünüz demektir. biz biliriz ki bu debiller 7,5 kişilik dolmuştaki o yarım koltuğa kesinlikle ve kesinlikle binmezler. bunun yerine gece ayazında beklemeyi tercih ederler.  “ben burada gidemem” mimiğini yakaladığımız vakit önümüzde kaç kişi olduğu farketmeksizin süzülerek o yarım koltuğa otururuz. yapılan alışverişten sadece en öndeki malın haberi vardır. önümüzdeki diğer insanlar ise ne olduğunu anladığı vakit, araç çoktan tarlabaşı’na inmiştir.

uzman titri olan bir yolcu için en önemli kriterler; güvenlik ve konfordur. sanılanın aksine en güvenli koltuk şoförün yanındaki koltuktur. tabi koltukta emniyet kemeri varsa. ön koltukta emniyet kemeri yoksa dolmuştaki bütün pozisyonlar eşit şekilde güvenlidir. yani güvenli değildir. yani 2 : dolmuş kaza yaparsa ölürsünüz.

konfor herkese rölatif bir kavram olup herkesin sevdiği yer farklıdır, ama bütün proyolcuların birleştiği bir nokta vardır ki şoförün arkasındaki koltuklar lanetlidir. çünkü o koltuklardan birine oturmanız gerekirse diğer yolcular tarafından şoförün muavinliğini yapmaya zorlanırsınız. şoföre para uzatır, para üstlerini yerine ulaştırırsınız. arka koltuktaki yolcular seslerini kaptana duyaramazsa kendinizi sorumlu hisseder “müsait bir yerde inecek varmış” dersiniz. o nedenle genelde cemiyetimiz mensupları arka koltuklardan birini tercih eder. “ama arkada 4 koltuk var?” dediğini duyar gibiyim buraya kadar yazıyı okumaktan üşenmemiş sevgili gözlüklü. 4 koltuktan en ideali sağ cam kenarıdır. bu koltuğu kaparsanız kimseye bulaşmadan inebilirsiniz. sol cam kenarı da iyidir, ama kapıya ulaşması biraz külfetlidir. orta ikili ise risklidir. sağınıza veya solunuza yada sağınıza ve solunuza şişman insan oturması halinde ayvalık tostu gibi olursunuz. ekstrem örnekler gibi gelebilir fakat bunların hepsi yaşanmıştır.

bi’ de yukarıda anlattığım evliliğe yelken açmış çifti unutun. onlar istatistik dışıdır. dolmuşunuza çok şahane kızlar binse hatta bu kızlar iki yanınıza ayrıca kucağınıza otursa bile oralı olmayın. çünkü bu hatunların hiçbiri size vermeyecek. kucağınıza oturan da cam kenarına geçmek isterken dengesini  kaybedip, üstünüze düştü.

saat 0408 ve ben sıkıldım.

balık etli kız geometrisi

balık etli kızların erotik bir geometrisi olduğunu düşünüyorum.
2 dakika öncesine kadar bu görselin altında temiz bi’ 40 satır vardı. ebru şallı’nın daha fazla incelmemesi gerektiğinden, nanoteknoloji ilminin bile bu kadar ince bel üretemediğinden, mazallah bir tarafı düşerse yedek parça bulamayacağından falan bahsetmiştim. sonra hepsini seçip, sildim. yiyin tribimi.

düşünün

düşünün. bugün 1700 kalori yaktığınızı ve vermeniz gereken 26 kilo olduğunu düşünün. koşmanız gereken bir maraton olduğunu ve sol bacağınızın olmadığını düşünün. göç yolunu unutan bir kuş olduğunuzu düşünün. gökyüzünden süzülerek düştüğünüzü düşünün. dönmemek üzere uzak bir yere gideceğinizi ve arkanızda bıraktığınız tek kişinin aslında sizi tanımadığını düşünün. masum olduğunuz halde idamla yargılandığınızı düşünün. günde 14 saat çalıştığınızı, emeğinizin ederinin tek somun ekmek olduğunu fakat isyan hakkınızın olmadığını düşünün. bir barış elçisi olduğunuzu ve yol kenarında tecavüze uğradığınızı düşünün. aktivist olmadığınız halde coplar altında ezildiğinizi düşünün. en kötü ihtimalle önünüzde yaşayacağınız 40 yıl olduğunu ve kamboçya’da bir mayın tarlasının ortasında olduğunuzu düşünün. alzhemir’dan muzdarip nobel ödüllü bir fizikçi olduğunuzu düşünün. eşcinsel olduğunuzu ve tek güvencenizin komşularınızın onayı olduğunu düşünün. kör olduğunuzu düşünün. müziğin hiç varolmadığını düşünün. zorunlu askerlik nedeniyle nöbette olduğunuzu, üstünüzün elinize pimi çekilmiş bir el bombası tutuşturduğunu düşünün. böyle bir durumda neyin uğruna “şehit” olduğunuzu düşünün. bir “kalecinin penaltı anındaki endişesi”ni düşünün. açlıktan kırılan bir ülkede sadece 3,5 yaşında olduğunuzu düşünün. angelina jolie’nin sizi evlat edinmeme ihtimalini düşünün. uluslararası bir silah kartelinin lideri olduğunuzu düşünün. kaşlarınızın arasında doğru gelen mermideki ironiyi düşünün. sevdiğiniz kızın hayvanlı pornosunun çıktığını düşünün. taksim’deki yılbaşı efektinden bihaber bir turist olduğunuzu düşünün. pollyana olduğunuzu düşünün. ananızın sikildiğini ve “valide için de bi’ değişiklik oldu” dediğinizi düşünün. aids’li olduğunuzu ve hamile kalana kadar haberinizin olmadığını düşünün. bir dünya para bayılıp aldığınız son model spor arabanızla levent trafiğinin içinde kaldığınızı düşünün. tek taş yüzük için şekilden şekile giren kadınları düşünün. kongo madenlerindeki çocuk işçileri düşünün. ortaçağ avrupa’sında cadı yada bugünün türkiye’sinde allahsız damgası yediğinizi düşünün. dünya görüşünüz sırf birileriyle örtüşmüyor diye yarın infaz edileceğinizi düşünün.


Switch to our mobile site