ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün

son günlerdeki halim (ctrl+j yapınca buraya “son günlerdeki halim” otomatik olarak geliyor) gerçekten de fenerbahçe forvetinden farksız. gol yollarından etkisiz kalan, istediği pasları alamayan, arkadaşları tarafından iyi beslenemeyen, hüzünbaz, melankolik, içine kapanık, kader kurbanı, perişan, kederli, itik, yitik, bitik bir fenerbahçe santraforu ile beni yan yana koyun, arada hiç bir fark bulamazsınız. yine de kafaya taktığım mevzular var. misal satanist arkadaşlarımın verdikleri screenshot’larla mac kullandıklarını öğrenmem. satanizm ile photoshop vb. yazılımların birbirini besleyen kavramlar olduğunun farkındayız lakin kendine karşı samimi olmayı başarabilmiş bir satanistin de windows 98’den ötesine gitmesine ben şahsen çok karşıyım, tarih de böyle bir şeyi affetmez zaten. bir de bu kadar senedir kadınları kategorize edip onları rencide edecek ifadeler kullanıyorum, meğer en fena modelini görmemişim bunların, ki o plaza kadını dediğimiz tür. evet, geç öğrenmiş olsam da plaza kadını acayip bir tür varmış arkadaşlar. türlü türlü özellikleri var bu kadının. misal topuklu ayakkabı giyince zeki müren türkçesi konuşabilen bu canlı, iş çıkış babetleri ayağına geçirince “nereye gidek?” gibisinden bana acaba farkında olmadan kırşehir’e mi ışınlandım sorusunu sorduran bir cümle kurabiliyor. daha çok çok özellikleri var. önümüzdeki bu konuyla ilgili olarak mango-massimo dutti-harvey nichols ekseninde organizasyonel şema içerisinde kadın hiyerarşisini incelemeyi düşünüyorum mesela. ondan sonraki hafta iş hayatında memesel birtakım olayların önemine değinebilirim, bilemiyorum, bilemiyorum, numara mı taşısam mı bilemiyorum. öhö öhö.

bu arada görseldeki sakallı amca tolstoy (şu an onu biliyoruz diye atarlanan saçı boyalı x dili ve edebiyatı öğrencileri olduğuna eminim, lütfen önce kendi hayatlarınızdaki sorunları çözün). kendisi bu tip yolculuklara çantasına 5 kangal sucuk koymadan çıkmıyor olacak ki google görsel aramalarındaki “sucuk” sözcüğü kendisinin bu fotoğrafına ulaşmamı sağladı. nasıl bir adam olduğunu bilmiyorum ama şu mübarek günde kendisi için fatihaları eksik etmeyelim, hadi kardeşlerim.

cumartesi geceleri ve pazar özeleştirileri

rüyamda meksika sınırından kaçak geçiyorduk arabamızla. sonra farkettim ki rüya değilmiş. alkolün etkisinden dolayı halisünasyon görüyormuşuz. bu tekile ne menem bir şeyse bu kez beni sahiden meksika’ya yolladı. halbuki kendisiyle ilişkimiz başlangıçta birbirine ısınamamış çiftler gibiydi. siz de bilirsiniz bu şekilde başlayan ilişkiler ısınamama itiraflarının sağladığı paslaşmalarla başını alıp tutkulu aşklara dönüşür. ben de tekiladan böyle bir pas almış olabilirim dün gece.

o an yapılması gereken şeyin hayatımın bir bölümünü verkaçlarla geçirdiğim hatunlara “seni benden daha iyi tanıyan hindistanlılar oldu : (” diye sms geçmek olduğunu düşünüyordum. sonra “akşam napıyorsun : )” sms’ini geçtiğim hatunları eleyip bir liste oluşturmam gerektiğini farkettim. aşk hayatım ayıkken de bayıkken de bu anlamsız sms’lerin kurbanı oluyor, “gizli” sıfatını hak ediyor.

sonra kadınlara olan sevgimin bir kat daha artmasına neden olan bir düşünce belirdi kafamda. gerçekten de kadınların göğüs dekoltesiyle kolye takmanın şık olduğunu düşünmeleri güzel. refleksler zayıfladığında çatala takılı kalan gözlerin bahanesi olabiliyor o kolyeler ki durumuna göre “aaaa kolyen çok güzel miş” (miş ayrı) ya da “o ne yaa ananenin kolyesi mi o” gibi yorumlar yapılabiliyor.

sonra baktım ki bardağım boş. bu kez de kafamın içinde thursay’in “empty glass” şarkısı çalmaya başladı. bakın kadınlar, bu ekmek derdinde olan bir adamın serzenişi değil ama yine de içinizdeki anneciğe seslenmiyor değilim. özellikle jennifer connely benzeri kadınları bu açıklamalarımı dikkate alsınlar. fenerbahçe forveti gibiyim. istediğim pasları alamamaktan şikayetçiyim.

ama ben tarihimi bilmiyorum. n’olacak şimdi?

senelerce türk tarihi dersi gördükten sonra tarih hocasına türkler kadar geniş bir tarihe sahip miletin olup olmadığını sormak herhangi birinizin aklına geldi mi bilmiyorum ama sivil’in aklına gelmişti. benim aklıma başka şeyleri sormak gelmişti hep ama terbiyem el vermiyordu. o zamanlar terbiye sahibiymişim demek ki. o zamanlar dediğim lise. lisede tarih dersi almıştım. sayısal öğrencisiydim. çok lazımdı amına koyim.

tarihe dönelim. millet olarak pekçok konuda olan sığ görüşümüzü tarih ve tarih eğitimi konusunda da sürdürdüğümüzü düşünüyorum. hatta başka konularda da böyleyiz. şimdi burada tek tek saymak istemiyorum ama ciddi orospu çocukluklarımız var.

konu sapmasın. tarihe dönüyorum (zaten yazıp hemen çıkacağım, çok işim var dışarıda, meşgul adamım ben). tarihteki şahsiyetleri hep savaşlarıyla, kurdukları yıktıkları devletlerle falan tanıyoruz da daha ince şeyleri de bilmemiz lazım. ama mesela birinci dünya savaşının çıkışında avusturya-macaristan prensinin öldürülmesi gibi bir detaya girilip bunun aslında arkası dolu bir takım siyasi gelişmeler akabinde büyük çatışmaların çıkmasına sebebiyet verecek bir kıvılcım olduğunun söylenmesi hoş bir şeydi, tabi es geçmemek lazım. ama daha çok şey bilmek istiyor insan. ne bileyim, 3. demetrius yavşağın tekiydi, 2. konstantin ibne diye sevilmezdi ama bir kötülüğünü gören olmadı, darius amelelikten geliyordu, iskender burnunu karıştırırdı, 4. osman rakı manyağıydı, 3. selim sadrazam ferit’e götünü parmaklatırdı, napolyon kendisine “adamsın” diyenlere maaş bağlatıyordu ödenekten gibi şeyler de öğrenmek istiyor tarih derslerinde ama bu sisteme köle yetiştirmekten başka amacı olmayan eğitim sistemi (bu tamlama kısayol atadım ctrl+shift+ü yapınca kendi kendine yazıyor) bize öğrenebileceklerimizin çok azını veriyor. sonra gidip muhteşem yüzyıl izlemek zorunda kalıyoruz.

diğer bir anlamadığım detay yok olup giden kavimler. arkadaş atıyorum, urartular geldiler sümerleri yıktı, medler geldi urartuları yedi, persler de geldi medlerin anasını sikti. bu yıkılanlar gidenler falan tam olarak nereye gidiyor, buhar olup uçmuyor herhalde. lütfen biri bana anlatsın. ya da bana anlatmasın. başkasına anlatsın. öyle bir tarih anlatıyorlar ki sanırsın savaş dışında da bir şey olmamış. insan türüne bravo hakikaten.

tarih derslerinin diğer bir bomba tarafı da türk yalanları tabi. bunlar ilk olarak hristiyanlaşarak türklükten çıkma ile başlar. dna’larınızdan memnun olmadığınızda hristiyan olabilirsiniz ama müslümanlaşıp türklükten çıkma gibi bir durum yok. diğer milletten bireylerle seviştiler, çocukları oldu falan diyorlarsa bizim durum nedir peki? tarihsel şuur oluşturacağım diye kurulan tabulara bakar mısınız? almanlar kaybedince biz de kaybetmiş sayılmamıza falan girmiyorum.

içerisinde benim de vermiş olduğum vergiler bulunan devlet bütçesinden gencecik insanların canlarını sıkacak tarih dersleri için pay ayrılıyor olması her aklıma geldiğinde boğazım düğümleniyor. lisedeki tarih hocalarımı düşündüğümde başıma ağrılar giriyor zaten. yetkilerin dikkatini çekmek isterim.

(taslaklar arasında buldum bunu, neden bahsettiği konusunda sizden daha az fikre sahibim).

çok şahsi bi’ yazı

merhabalar. size hemen bir itirafta bulunacağım. önceleri bir dünya markası olmayı hayal ederdim beko gibi ama her yağmur yağdığında çoraplarımın ıslandığını farketmem ile birlikte bu hayalimin gerçekleşmeyeceğini anladım. bir dünya markasının çorapları ıslanmamalı, değil mi? soranlara ne derim sonra, deseni öyle, imajım böyle desem dört-beş kez yediririm belki ama sonrasında ne olur?

geceleri, özellikle soğuk kış geceleri, sıcak bir adana dürümün hayalini kurarak uyuyorum. yanımda güzel bir kadın olduğunda da değişmiyor üstelik bu durum. sıcak yatağı terkedip soğuk gecelerde dürümcü aramayacak kadar üşengeç ve hayatım gel birer dürüm yiyelim diyemeyeceğim kadar utangaç olduğum için kendim adana dürüm olmaya karar veriyorum, bu da yorgana dolanarak oluyor. e kız da içine garnitür oluyor haliyle, birlikte dolanıyoruz. ben bu olaya dürümleşmek diyorum. siz de yapabilirsiniz, kadınlar seviyor böyle şeyleri zaten ama onu sevdiğinizi düşünmesi için yapın bunu, gastronomi boyutu ise size sır kalsın.

insanlar 60ların çok güzel olduğunu düşünüyor ama bence 70ler daha güzeldi, çünkü ben bir troleybüs aşığıyım. bu araçlar 60larda da varmış ama 70lerde daha aktifmişler, öyle diyorlar. içinde soru borusu vardı bu araçların, yağmurlu havalarda ıslanan insanlara için getirilmiş romantik bir çözüm. şimdiki metrolarda yok böyle şeyler.

bir hayalim daha var. yeni edindim bu hayali ama bir dünya markası olmayla kıyasladığımda daha olurlu bir hayal. o da vapurla istanbul’dan yola çıkıp giresun açıklarında samsun’a nasıl çıkılır diye sorma. vapurumun bacasından memleketin uçup giden kaygıları tütsün, limana attığımız da demir olmasın da anayurda sarılan heper’in kolları olsun. selam dursun çaparı, takası, tayfası, taşak kılı. artık ne varsa.

bir de öğrenmek istediğim şeyler var. mesela bilgi vcd’nin kontenjanının ne olduğu, her vapur yolculuğunda kız kulesi fotoğrafları çekenlerin ne yapmaya çalıştığı, lüks restoranlarda salatalardan çıkan -hem de yürüyerek çıkan- her böceğin ayrı ayrı geçmişini, şarkıcı hadise’ye kendisinin dünyaya insan olarak değil patates olarak geldiğinin ne zaman kim tarafından söyleneceği, “paraları bas bas” sloganıyla sigorta şirketi reklamı yapanların çocuklarının geleceğinin ne olacağını, toplu taşıma araçlarında telefonla konuştuğu arkadaşına aynı olaydan bahsederken 2543 kez inanamıyorum diyen kadının an itibariyle o olaya inanıp inanmadığını ve hayatımdaki taksim dolmuşu şoförü kıvamındaki deneyselliğin ne zaman sonra ereceği. cevaplara ulaşınca buradan haberdar ederim.

yeni yıla girerken

2011’e nasıl girdiğimi hatırlamıyorum, 2010’a da, zaten şansım olsaydı bu iki yıla da girmezdim. hakikaten düşündüm de  2000 ve 2005 yılları dışında yeni yıla nasıl girdiğimi pek hatırlamıyorum. 2000 yılına girerken içimde “acaba dünya yok olur mu lan” şüphesi yok değildi ne yalan söyleyeyim. zaten o zamanlar cemaatten yeni kopmuş (ataköy 5. kısım satanist cemaatindeydim) ve birtakım depremler yaşamış bir bireydim, dünyanın kesinlikle yok olacağına inanmam gerekirken ihtiyatlı bir bakış açısına sahip olmam daha o zamanlar ne kadar realist biri olduğumu ortaya koyuyor. 2005’e de film izleyerek girmiştim ama hangi film olduğunu hatırlamıyorum.

genelde 31 aralık gecelerinde oyuncağı elinden alınmış küçük ibo gibiyimdir. neden olmayayım ki? artık çekilmez hale gelen “seneye görüşürüz” esprisini en az on, milli piyango çekilişi için “bir yerden para bekliyorum, 30 trilyon kadar” esprisini de nereden baksan bir beş kez duyduktan sonra bir insanın nasıl hissetmesi beklenebilir ki? aynı şeyleri tekrar yaşayacağımız bir amına soktuğumun yılına giriyoruz işte daha ne olsun. ama bu gece farklı bir şey olsun, mesela saat tam 00.00 olduğunda zombi olayım. evet. bunun üstüne gideyim.

zombilerin gelmiş geçmiş en kıytırık kurgu ürünü olduğuna dair inancım her zaman kuvvetli oldu. ölü bir insanın dirilmesi ve kendi türünü yiyerek yok etmeye çalışması dışarıdan bakınca gülünç birer hadise. ölülerin dirilmesi bir yere kadar kabullenebiliyorum fakat niye insan etiyle besleniyor ki bu arkadaşlar? dirildiklerinde açlık hissediyorlar diyelim, yahu o zaman ota falan saldırması lazım. buradan konunun ilgilerine sesleniyorum: flash tv için film hazırlayıp senaryosunda hayalete “seni öldürürüm” diyen bir karaktere yer verenler kadar komiksiniz hatta sizin amınıza koyayım. zombi mombi yiyorsunuz milleti. kurt adamlara, vampirlere, uzaylılara, isyankar robotlara saygım var bu arada ama zombilere yok, ne kadar zombi varsa da. neyse.

yeni yıla zombi olarak girme fikrimden vazgeçmiş durumdayım, çünkü michael jackson olarak gireceğim. maalesef bu bir plan değil, gerçekleşecek olan şey. zira vahiy olarak geldi bu. bu kez bana değil hasan mezarcı’ya geldi, ben de ondan aldım haberi (bu arada hasan’ın da canı çok sıkkın, nedenlerine girmiyorum). bu yüzden saat 11 gibi evde ne kadar hap var alıpsa yutmayı ve çook derin bir uykuya dalmayı planlıyorum.

siz eğlenin.

her şey olabildiğine olağan

şu an kafam çok acayip düşüncelerle dolu sevgili blog okurları. öyle ki kendimi koliletip orta dünyaya göndermek, orada elflerle falan dostluklar kurmak istiyorum. kendimi gondolin iskelesinden batıya giden ilk vapura atıp bu rüyadan kadıköye varmadan uyanmak istiyorum. şu sıralar sadece ama sadece klasik müzik dinliyorum ve dinlediğim şarkılarının adı “last invasion”, “final judgement” gibi gibi şeyler olması beni ürkütüyor. anneme bu şarkıların isimlerinin ne anlama geldiğini söylesem o daha çok ürker. peki sen ürkmüyor musun sevgili blog okuru? kafam çok acayip düşüncelerle dolu demiştim değil mi? evet demişim. şu anda tam olarak yapmak istediğim şey uzaya çıkmadan önce her astronotun yaptığı uçuşlardan birini yapıp 10.000 metre yükselerek sıfır yer çekimi seviyesine ulaşmak. -yüksekliği salladım, yanlışsa uzay mühendisleri bozması beni, uzay mühendisliğini de sikeyim tabi bu arada- işte tam o esnada birinin gelip cumartesi marka şarap şişesiyle kafama yapacağı ölümcül bir vuruşla perfect yapmasını istiyorum. ancak belki o zaman gözlerimi açacağım dünya başka bir dünya olur. eğer öyle olmazsa çok sinirlenirim. öyle ki sinirden taklalar atarım. aynı milevsky gibi. öyle değil mi henry? henry demişken, kissinger geçen perşembe istanbuldaydı, çok selamı var, vakit bulur bulmaz memesine 62ytl yazıp yollayacakmış. evet sizin için çok gereksiz bir bilgi oldu. benim de kafamda çok fazla gereksiz bilgi var. mesela kızılderili geronimo’nun tek tabancayla 15.000 beyazı öldürmüş olması gibi. sonra bu adama para falan teklif etmişler, adam da toprak-duman-ağaç (kızılderili muhteşem üçlüsü) ama beyaz yok demiş. bu da gereksiz bir bilgi mesela. madem benim beynim yer kaplayarak kapasitemi daraltıyor, sizinkini de daraltsın. tekrar tekrar okuyun bunları, unutmayın amına koyim.unutmayın. unutamayın. benim unutamadığım çok şey var. mesela ölmek üzere olan babasının oturduğu tekerlekli sandalyeyi kullanırken mutluluk duyan çocuğun gülümseyişi ya da  göreceği tedavi yüzünden saçları dökülecek olan çocuğunun kendini uzaylı gibi hissetmemesi için saçlarını sıfıra vurduran baba. roller değişiyor sadece. çok şey öğretti bana çapa onkoloji. bir de insan varoluş sebebiyle uzaktan yakından alakası olacağı birine ihtiyaç duyuyor hep -a tribute to sakin- bu sonbahar da bunu öğrenerek geçecek.

yazı bitene kadar alkolün etkisi geçti.

 

pazartesi günlerine nasıl başlamalı

sorunun cevabı basit. bence sevişerek başlamalı. başka türlü kurtulmak mümkün değil bu sendromdan.

ben mesela bugüne dün -yani pazar günü- neden beş şişe soda içtiğimi düşünerek başladım. hazımsızlıktandır muhtemelen dedim kendi kendime. son zamanlarda hazmedemediğim şeylerin listesini yapmaya karar verdim, daha yapmadım.

belki birgün lazım olur diye googledan kendimi şanslı hissederek yogaya başlarken araması yaptım, çıkan sayfayı okudum. dediğim gibi birgün lazım olabilir.

twitter kullanıyorum, ama buradan promosyon yapmak istemiyorum. yalnız paylaştığım bir şey var, buraya da copy paste edeyim, fayda görüyorum çünkü bunda: “Doğum günümü 6 gün önceden kutlayan gizemli kişi, sana teşekkür ederim, bir şey mi anlatmaya çalışıyorsun ?”

sivil ile sürmekte olan sinema muhabbetimiz star warstaki qui-gon jinn karakteri için “son dileğini siktiminin karakteri ne biçim ölmüştü di mi” yorumunu yapmamla neden sona erdi, bunun cevabını bilmiyorum. bence darth maul da en karizma karakterlerden biriydi, zaten sataniste benziyordu.

bir de t-shirtle gezmeyeyim artık.

not: her zaman olduğu gibi yukarıdaki görselin olayımızla bir alakası yok ama ben yine not geçmek istedim.

penaltı edebiyatı

o an. kesin öleceğimi bilseydim bileklerimi keserdim. ölmeme ihtimalimin çok komik olacağını düşündüm. bir yetişkinin intihar teşebbüsünün beş yaşında bir kızın çığlık atarak elma şekeri istemesinden hiçbir farkı yoktu. kendimi yüksek bir yerlerden bırakmak istedim. evet, o zaman kesin nalları dikerdim. hayır, cenazem yakışıklı olmalıydı. ayrıca yüksekten korkuyordum. babadan kalma bir yavuz16’ım vardı. hiç mermim yoktu.

çok yavaş ölmeye karar verdim. intiharın en onurlusu böyle olurdu. otuz-kırk yılda. acelem yoktu. dengesiz beslenmeye falan başlamalıydım. hava inceden kararmaya başlamıştı. fena halde sarhoştum. evrenin kendi kuralları vardı. şarhoşlar sadece direksiyon başında ölüyordu. ben açık kafayla bile kötü bir sürücüydüm. ağaçlar ve tabelalar yanımdan geçiyordu. kırtasiyenin önündeydim. -üç tüp bali. on liradan fazla para ödemedim. üstü kaldı.

semtin en virane köşesini aradım. kırık bir ev buldum kendime. burası önümüzdeki sabaha kadar bana yataklık edecekti. ay ışığının düştüğü bir tarafına attım kendimi. kırık ev bok kokuyordu. harbiden rezalet bi’ yerdi. kırık bira şişeleri, kullanılmış prezervatifler her yerdeydi. size selam veren bir kediden bile frengi kapabilirdiniz. yumurta poşetleri çoktan turuncuya bulanmıştı. asıldım. ilk poşet daha patlamadan iki sinyalci peydahlanmıştı. -abi bi’ sigara da bize versene. -dolu mu. boş mu. poşetlerimi gösterdim.  gözleri kaşlarına kadar açılmıştı. belli ki, kıyafetlerimle baliyi bağdaştıramamışlardı. gittiler. üç kişi olarak geri geldiler. üçüncü kişi bi’ yerlerin emniyet müdürünün çocuğuymuş. babası başka bir halt olsa üstündekilerden bi’ 8-10 ay yatarı vardı puştun. kürdanları vardı. ayranları da. hep beraber atlatmaya başladık. sigara yakıyordum. hiç bitmiyordu. bir de kola açtım. yarılayamadım bile. bilgisayarın şeklini bile unutmaya başlamıştım. ama karşımda sohbet programlarından çıkma suratlar uçuşuyordu. biri “üç” dedi. diğeri “sekiz”. biri bana vurdu. sayılarla aram iyidi. bana vuranın göz kırpıp “on dört” dediğini unutmadım. yan taraftan sesler geliyordu. yerinden çıkmış kalorifer peteğine asılıp tek gözümle dışarıyı kestim. bizimkilerden biri fallı fallanmış götü bollanmış elli yaşlarında bir karıyı vaziyetliyordu. midem bulandı. kusamadım. ve evet, üç roldan sonra bizimkiler olmuştuk.

evden çıkmaya çalıştım. nefes almam gerekiyordu. neden buradaydım. hah. evet. kendimi yıkmam gerekiyordu. kapıya doğru hamle yaptım. daha önce görmediğim iki bitirim daha çıkmıştı ortaya. kafasız et yığınlarına benziyorlardı. arka cebime uzanıp, bursa işi kıl çakımı aradım. çakı avucumun içinde eriyordu. açamadım. biri koluma asıldı. tırnaklarını koluma geçirdi. ‘bursa işi’m ay ışığında parladı. maraza orada bitti. nasıl bittiği hakkında hiçbir fikrim yok. şafak sökerken anahtarın deliğini arıyordum. yatağımdaydım. başım dönüyordu. hayat bana en fena fahişenin yapmayacağı orospuluğu yapıyordu. tavan çok alçaktı.

arka direkte top beklemek

inişli çıkışlı geçen son birkaç günden sonra bütün gün evde kalıp televizyon izlemeye karar vermemin benim için nasıl sonuçlar doğuracağını önceden kestirmem mümkün değildi, hayatımdaki pek çok şeyin aksine.

natgeo’da önce su altında 9 dakika duran adamı, sonra insan yiyen yamyamları -afiyet olsun-, sonra da voodoo rahiplerini gördüm ki rahiplerin genel olarak saçlarını uzayıp düzel bir şekilde arkaya doğru tarayabilen afrikalılar olmaları beni onların gerçekten farklı olduğunu düşünmeye itti.

bunların dışında bir de devletin türklerin uzaydaki haklarını korumak için kurum kurması -kurum kurmak nihalatsiz.org usernamei gibi adeta- en çok dikkatimi çeken haber oldu. bir de ntvdeki tarih programının 25th hour müziklerini çalıyor olması enteresan, ben kafamın içinde çalıyor sanıyordum.

televizyonla olan birlikteliğimi çok net ve kararlı bir şekilde “amına koyim” deyip noktalayarak bilgisayar başına geçtim. aklımda bir şey olmamasına rağmen buraya bir şeyler yazma uğraşındayım.

yazıyı yazmakta olduğum an itibariyle twitterda sürekli okuduğum şey #occupywallstreet. bir an evvel #resitpasayisgaledin bekliyorum bizimkilerden. amerikanlar gerçekten ilginç insanlar. lisedeyken bile benim aklıma gelmiyordu böyle şeyler. bir de galiba amerikanların aptallığından bahseden bir diyalog içerisindeydim bu hafta. bugüne yine televizyonda arnold öküzünü california valisi sıfatıyla görmem ankara-melih gökçek ikilisine daha bir sempatiyle bakmamı sağlar gibi oldu, ama sonra sağlayamadı.

aklıma gelmişken buradan ergenekon sanığı yakınlarına da bir tavsiyede bulunayım. malum çok okunan bir blog, mesaj yerine ulaşabilir. çıkardığınız kitapları bir set halinde piyasaya sürün. isim için de en az bir milyon alternatif var, mesela “gerçekler” olabilir. -hihihi diye gülesim geldi burada-

bir bardak çay almak için mutfağa gitmek üzere olduğumda yaşar nuri öztürkün yeni bir aşka yelken açtığı haberini alınca bu yazıyı burada noktalamaya karar verdim.

2011 de bitiyor

şu kadar zamandır bloga yazmadığıma inanamıyorum arkadaş. hakikaten inanamıyorum. yok yani böyle bir olay. ulan it yazmıyorsun, bari git şu facebook sayfasına bak, onlar da okurların haykırışlarını oku.

evet. bugüne kadar blogda pek çok ibnelik, orospu çocukluğundan bahsettik, bu son ayrılık da bizim orospu çocukluklarımız hanesine not girilsin lütfen. zamanı gelince geri dönüş yaparız.

şimdi başlığa uygun gitmek lazım, zamandan bahsetmek lazım. neler oldu neler bitti bu uzun ayrılık dilimde. bir kere hatırlatayım sivil şu anda sivil değil. kendisi şu anda güzel mi güzel bir anadolu kentinde -anlata anlata bitiremiyor- birliğinde nizamiyede nöbettir, kakadır falan, vatani görevini -ahahaha- yerine getiriyor. neyse büyük laf etmeyelim, vatani görevim bekler beni ileride.

arada eski yazılara bakıyorum da şu çarptı gözüme. marliyn manson orospu çocuğuymuş. bugün de aynı şeyi düşünüyorum, bir farklılık yok.

Peki ben ne yaptım bu arada? Hiçbir şey yapmadım. Hayatım garip bir hal aldı, üslubum bile değişmiş bazı noktalar dışında. ama bizim sitenin şu sloganını düşündüm hayatın tek ve gerçek anlamı am şeklinde olan. aslında hayatın anlamının ne olduğu düşünüyordum, çıkış noktam am oldu, evet lan dedim, hatta evreka dedim, hepimizin çıkış noktası orası. garip ama hayata anamızın amından başlıyoruz. neyse, sonrası karışık, mananın derinliklerinde kayboldum. zaten yazı böyle giderse başarısız bir blogging girişim olan Bir Genç Kızın Anılarına döner bu iş.

Yahu bir de piyasada yokken, 22 ağustos diye bir şey çıkmış, siteler kapanacakmış. gündemden uzak kalmak kötü şey. adeta memleketi için mezarından kalkmış atatürk gibiyim. bu arada sevgili mike gerçekten de kendini tekrar tekrar okutan bir cümle kurmuş.

hatırlamıyorum ama sanırım bugüne kadar blogumuza gelen ziyaretçilerin google aramalarında kullandıklarını key phraseleri paylaşmadık ama gördüğüm kadarıyla hala deviantarttan ekmek yemeye çalışanlar var. gereksiz bulsam da söylemem lazım, geçti oranın modası. 2005-06 yıllarında savaş karşıtlığından, aktivistlikten vb. politik duruşlardan hasat yapabiliyordunuz da devir o devir değil, hem de hiç değil.

ağır ağır eski günlerine dönecek blog. bize güvenin. hepinizi kucaklıyoruz. 62ytl varsa türkiye için var. durmak yok, yola devam. 62ytl ile herkes gülecek. bize her şey sizi hatırlatıyor.

papatyalı yazılar vol. 1

güne “sabahın köründe daha güneş doğmadan, mahallenin piçleri sokağa çıkmadan” şarkısıyla başlamanın bir getirisi olur mu diye düşündüm. küheylan yelesinden yapılmış döşeğimden (heyt be!) adeta bir ok gibi fırladım.

tabi hevesim çabuk kırıldı. neden kırıldı derseniz yalnızlık koyuyor. bahar aylarının gelmesiyle gevşeyen gönül yayları istiyor ki manita gelsin, daha mahallenin piçleri sokağa çıkmadan, “hayatıım, sana puf böreği yaptım” diye seslensin, geceden arta kalan kısılmış sesiyle. işte o zaman çok güzel şeyler olur biliyor musun okur.

gerçi manita olayları da kötü be. burası türkiye, ben de her öğün soğan yiyen insanım, “hayatıım sana puf böreği yaparım ama yeme şu soğanları” derse atarlanırım, dellenirim, küllenirim. sarmısak olayına eyvallah ama soğan o kadar kötü değil. soğanı artık kabullenin kızlar. rüyamda bununla ilgili bir şey gördüm de.

bu ilişkilerin karmaşıklığı da bambaşka bir sorunsal. burada insan doğası gereği diye başlayıp giden cümleler kurmak istemiyorum ama ey sevgililer, ilişkiler aslında o kadar karmaşık değil. bir insanla birlikte olurken büyük israil’i kurmuyorsunuz. bir de kızlar, lütfen ex-manitalarla kamuya açık alanlarda tartışırken “haa şimdi de aşık oldu öyle mi?” gibisinden cümleler kurmayın. bir haftada iki kez denk gelmem bunun sık yaşanan bir olay olduğunu ispatlıyor. ulan herif orospu çocuğu mu? niye aşık olmasın? seninleyken süperman miydi bu adam?

özet geçeyim…

bana sabahları puf böreği yapacak, soğanı benimseyecek, gereksiz tartışmalardan kaçınacak bütün kadınların kulu kölesi olurum, adlarını göğsüme dövdürürüm, deplasmanına giderim.

neyse, önemsiz şeyler bunlar. sabah sabah ne yapmaya çalıştığımı inanın ben de anlamadım ama papatya olayında iyi ekmek var dediler.

aslında hayat güzel yüksel uzel

merhaba.

aslında hepimiz varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmak isteriz, ama orta gelirli bir ailenin 3 numarasısıyızdır. gerçekten bedava ve bir o kadar da şahane şeyler yapmak yerine üzerinde amex yazan kartlarımızla bedavaymışçasına alışveriş yapmak isteriz. 350 yeni türk lirası sayarak aldığımız v yaka tişörtün iman tahtamıza temas ederken aldığımız orgazmik hazdan ziyade her daim hiçbir şeyin bedeli yokmuş kafası yapan überzengin velet triplerini severiz. tabi orta halli bireyler için bunlar, bir nil timsahıyla yavru bir geyiğin sevişerek dünyaevine girmeleri kadar uzak olaylardır.

radikallerde seyretmeyi seven bizler, kaybedeni oynamayı seçeriz. böylesi daha kolaydır. ağla. çünkü istanbul çok kasvetli. gündüzler çok aydınlık. bugün pazartesi. yarın pazartesi. patronuna her gün kızgınsın, fakat hiç dövüşmedin. “burası değilse neresi. şimdi değilse ne zaman.” bugün de vuramadın. ağlamaya devam et.

kafamızı yatağın öbür ucuna koyup uyumanın kıymetini hiçbir zaman bilemeyeceğiz ya da yastığın soğuk tarafını çevirmenin. bir yerler çok yeşil. göremeyeğiz. uzaklar çok güzel. gidemeyeğiz. bizden başka insanlar da var. sevemeyeceğiz.

ehaha. naber piçler. uzun süredir siklisoklu yazmıyoruz. bu post da onun yansıması. bir süre sonra elimiz alışır, tuş sesleri ovalara yayılır.

dust kuruyorum beyler

hani sibel kekilli diyor ya, “porno benim isyanımdı“.  bir dönem gençliğin de isyanı counter strike idi. ben de counter ile isyan etmiştim hatta. birgün mal arkadaşım mucit osman’ın “olm gel kantır oynayalım” demesinin o an hayatımda çok şeyi değiştireceğini bilmiyordum. sonradan bu oyun bir şekilde isyana dönüştü işte. sniper açıp binaların tepelerinden falan atlıyordum. aynı sibel’in lafı gibi büyük bir lafmış osmanınki de halbuki (okuyorsan senin amına koyim, hala ev telefonundan arıyorsun beni. bunu sana ilk kez 2005te söylemiştim, sene 2011 oldu).

oynadık, çok kelleler aldım -headshot da diyoruz-, çok götler kestim falan. baktım böyle olmuyor. bu arada şuraya kadar sibel kekilli (porno), eski sevgili, osman ve kantır başlığını hakeden saçmasapan bir yazı oldu farkındayım. ben olsam bundan sonrasını okumam.

Ancak ben böyle puştluk yaparım işte. Güzel bir sibel fotoğrafıyla okurun devamlılık göstermesini sağlarım. bu arada internette sibel’in samanlıklar üzerinde anlamsız fotoğrafları varmış, az önce gördüm. Hee sakın pornoyu kötülediğim falan düşünülmesin. Sonuçta hayatının bir bölümünde counter strike oynadığını itiraf etmiş bir adamım. Kendimle çelişirim eğer pornoyu kötülersem, iyi bir şey porno, yararlı.

Bir de kızcağız nasıl isyan ettiyse ödemede ciddi bir gecikme olmuş.

Şu an en çok düşündüğüm şey birkaç sene evvel epey meşhur olmuş bilim adamı ÇETİN BAL’ın ne yapmakta olduğu. Kendisi Zamanda Yolculuk Araştırma Merkezinin başındaydı bilindiği üzere, şu an nerenin başında acaba? Japonya depremiyle ilgili ne düşünüyor? İstanbulda aynısı olur mu? Travestiler Merter’i neden terk etti? Neden kendisinin ismini duyamıyoruz? Bir takım orospu çocukları mı küstürdü onu bilime?

Neyse, biraz uyayım, yine yazacam.

hayat sevince güzel

bu lafı kim söylemişse baştan savma iş yapmış, çünkü detaya girmesi gerekiyordu. onun yerine detaya ben giriyorum, ayşecik’ten böyle bir şey beklememek lazım.

mart ayının gelmesiyle birliket… ehehehe yazının devamını tahmin etmek zor olmamalı. istanbullu okurlarım eğer kedi konulu bir yazı bekliyorsa daha vahşi olmalarını önerir ve en yakın hayvanat bahçesinin darıca’da olduğunu hatırlatmak isterim.

efendime söyleyeyim, otobüslerde metrolarda manitalara abanmalar, değdirme uğraşları, naz kırışlar, hadi ama nolurlar, fast food restaurantlarda menünün yanında manitayı götürmeler, kafelerde kıstırmalar, yalan romantizmler, öğrenci evlerine hadi akşam bize içmeye gidelim davetleri… hepsine son zamanlarda çok daha rastlar olduk değil mi?

yaz da geliyor. güneylere inmeler, festivallerde coşmalar, 35 derecede piyasa yapma çalışmalarına az kaldı. hayvanat bahçesine göndermediklerime şöyle gelsin de onlarla insanat bahçelerini konuşalım (a tribute to  otomatik portakal).

evet güzel insanlar, çok da bokunu çıkarmadan verin veriştirin birbirinize. aman köşe yazarı olacak kadar dolu olmayın yaşananlardan sonra. en sonunda da deftones olun bir güzel, diamond eyes tüm müzik marketlerde.

bir de insanın başka biriyle yeni ayrılık yaşamış eski sevgilileri tarafından aranmaya bu mevsimde başlanması ilginç bir durum. ben gelişine vurmaya devam edeceğim siz geldikçe.

üniversiteyi kazandırıyoruz

Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü…

Sevgilisiyle üniversite yerleştime sınavı tercihi formunu doldurabilmiş şanslı erkeklerdendim ve bana yukarıdaki bölümü yazacağını söylemişti. Bu olayın aklımda kalması ise o an zihnimde beliren şeylere dayanıyor. Normal bir insan acaba o bölümün eğitimi, hocası nasıldır; mezunu ne çıkar diye düşünürken ben sevgilimin o zamana kadar bana neden vermediğini düşünüyordum.

evet, yuvarlakları taşırmadan…

eşeğe de bindiniz mi ?

ringoringo

bugün de  cinsel içerikli bir yazıyla karşınızdayım.

demem o kiyle giriyoruz yazıya, gazete köşelerinde karşı cinsle olan münasebetlerini özgürce anlatabilip kadınlığını doyasıya yaşayabilen şişman hatunlara fena kılım. basen genişliğini ülkedeki gelir adaletsizliğine bağladığım bu organizmalar fantastik kurgu hikayeleriyle de epey bir okur sahibi, bu duruma da kılım.

ilişki olarak one-night stand düzeyini aşamamış, hiçbir zaman sevilmemiş olmanın acısıyla geçen yıllardan sonra vakit doğum tarihini 35 seneyi geçeyi bulduğu zaman neden bu tip kadınlar piyasaya çıkıveriyor, anlamıyorum. samimiyetten tamamen uzak, ben adamın altında üçüncü orgazmımı yaşarken herif hala boşalamamıştı hikayeleri nasıl ortaya çıkıyor? ben belli senelerin acısına vermiş olmama rağmen çocukluğa kadar inilmesinde de fayda görüyorum.

bir de sanal alemin overrated bloggerları var tabi. 135 göğüs ölçülü, ayva göbeğe rahmet okutturan bira mamulü, sumocu vücutlu bu choq sheker hatuncuklar google earth ile bile gidemeyecekleri mekanlardaki hikayelerle sosyal networklerde bol bol ekmek yiyor. yazılarda da konular belli.

x mekanına kız arkadaşlarımla gönlümce eğlenmeye gitmiştim. birkaç beyefendinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki yanlarında kız arkadaşları olmasına rağmen gözleri üzerimdeydi. adeta penisler için bir çekim gücü, bir paratonerdim o gece. nasıl da komiklerdi bir bilseniz.

ama hikayenin özü aslında şöyle olmalı.

hayatımdaki tek erkek gerizekalılığım yüzünden whiskas crunch! ile beslemeye çalıştığım köpeğim fino olduğu için akademiden benim gibi evde kalmış kız arkadaşlarımla dışar çıktık. bizi orada sikmek istediler. giderim olmamasına rağmen bu isteğin varlığı ise kesinlikle mide bulandırıcı.

hızlı beslenme ve tüketim alışkanlıklarını bırakırlarsa kendilerini primitive-anarşizmin yaşandığı zamanlara göndermek için dr. emmett brown olmayı taahhüt ediyorum.

cumartesimiz şenlensin

yerlerdeyim ulann

sabah sabah msnde online olur olmaz bir arkadaşımdan aldığım dosya iletim uyarısıyla günün çok hızlı başladığını farkettim. yerlerdeyim ulan.jpg adlı dosya açıkçası ilk anda adrenalimi artırmıştı. ama dosya iletimi daha tamamlanmadan neyle karşı karşıya olduğumun farkına vardım.

sinan coşkun adlı hesap orijinal midir bilemiyorum ama son zamanlarda gördüğüm en vurucu ifadelerle anlatılmış bir profil kısmına sahip. feysbuğğkun böyle orijinal şeyleri yok mesela, burada maysipeysden dayak yiyor.

profil fotoğrafı bir çapkına o kadar da yakışmayan sinan profil bilgisinde şu ifadelere yer veriyor:

ist kadıköyde kendi evimde oturuyorum.yalandan nefret ederim..evliyim.sağlıklı ve zindeyim…kacamak yapacak olgun bayan arkadaş arıyorum.zengin değilim.eşim tam bir buzdolabı olduğundan seks hayatım cok az..yatakta harikalar yaratırım.gizli ve hijyen seks arıyorum..resimlerimi sinan.40@hotmail.com adresinden görebilirsin..0536 239 68 13 tlfon numaram..bir cağrı veya bir msj at ben ararım..sinan coşkun kesinlikle jigolo değildir.zevkine seks istiyorum

eminim ismini vermeyeceğim arkadaşım şu anda sinan ile seks konuşuyordur.

iki birayla değişir her şey

bira çok kötü şey

iki biranın çok hükmü var. özellikle de haydi beyler ortamlarda feci hükmü var. erkeksel bir konuya değiniyorum bugün.

erkek erkeğe dörderli beşerli biralı vodkalı ev toplantıları söz konusuysa bilin ki o akşam tvde güzel bir maç vardır. çorap-boxer-atlet kutsal üçlemesiyle birlikte hemen abi biz böyle erkek erkeğe iyiyiz, bekarlık sultanlık geyiklerine girilir. o sıralarda şen olan atmosfer bir iki saat için leylalık aktivitesiyle depresif bir hal alır. semih geriden çıktı, arda çizgiden çevirdi, bu hakem orospu çocuğu, federasyonun anası sikişmiş diyalogları alkolün etkisiyle hararetleşeli ve konu kapatılalı bir iki saat olmuştur. sultanlık olan bekarlık ruhları kemirir, abazan ruhlar duygusallaşır.

sonra eski ya da yürürlükte olan manitalara dalgalar halinde smsler gönderilir.imsomniak tripler dahilinde çekingen ve masum üsluplarla atılan bu smsler hedefe yaklaşmak bir yana adamı hatunun gözünce acınası bir pozisyona sokar. demem o ki yapmayın böyle şeyler. köftesiz bir hayata merhaba demek zorunda kalırsınız.

ertesi gün içki etmeme sözleri verilir. herkes birbirine ne yaptığını sorar felan filan. çok kötü muhabbetler bunlar.

amına koduğumun insanoğlusu binlerce yıldır alkolle beraber ancak interneti felan bulmasına rağmen şunu içip içip sapıtmamaya karşı bir önlem bulamadı. bu da ayrı bir can sıkıcı durum.

70 milyon hadisesi

serdarpakirel_70_milyon_bizi_izliyo

hemen bir konuya açıklık getireyim. şimdi nereden aklına geldi diyeceksiniz ama ben narsizmin dibine vurmuş program sunucusu görmek istemiyorum güzel televizyonlarımızın ekranlarında. “70 milyon bizi izliyor…” bu ne demek şimdi kardeşim? 70 milyon nufüsun tamamı sizi mi izliyor? herkesin bakışları sizin kanalın açık olduğu televizyonun üzerinde mi? beni niye bunu söylüyorum. ahmet çakar çıksın, 70 milyon hadisesi yalan kardeşim desin diye söylüyorum. bu delikanlılığı bir tek  o yapar.

bu olayın diğer bir boyutu da türkiyede nüfusun bu tip söylemlerle belirlenmesi. misal hatırlıyorum televizyonlarda bizi 60 milyon izliyor dendiğini. 65 milyon oldu, 70e çıktı. bir delikanlı daha çıksa da 75e bağlasa şunu. ama zor sayın okur, zor. bu ülkede tabuları yıkmak zor.

son olarak, arkadaşım ben senin programını seyretmiyorum. lütfen bizi şu kadar kişi izliyor diye tuttuğun hesaba beni katma, katarsan da ananı sikeyim senin. özellikle şu evlenme programı sunucuları falan hiç yapmasın böyle şeyleri. kızmaya başlıyorum.

dünden bugüne silikonlu memeler

92896899nv8

güzel şey meme, çoğumuz sever. lakin insanoğlunun kompleksi öyle noktalara vardı ki artık bu güzellik de yetmiyor insanlara. sevmediğimi falan düşünmeyin silikonu, sansasyonel olması hoşuma gidiyor. şimdi ülkemizdeki uygulamalar üzerine yaptığı kısa bir araştırmadan sonra edindiğim bulguları paylaşacağım sizle. kronolojik gidicem.

öncesini hatırlamıyorum. türkiyede kendine güvenip silikona varım diyen ilk kadın sevda demirel olmuştu. 0900lü hat reklamlarında tanımıştım kendisini hatta dönemin cumhurbaşkanıyla olup olmayan akrabalığını sorgulamıştım. 80de yapılan askeri darbeyle özgürlükleri kısıtlanmış bir toplumun cinsel haykırışı olmuştu sevda demirel. vamplığıyla kültürler üzerine zincir ören militarist ağları sıcaklığıyla eritmesi bir yana adeta cumhuriyet tarihine geçmişti. işte neden ilkokul müfredatlarına yakın tarihimizi almıyoruz da çocuklarımıza cumhuriyetten sonrasını öğretmiyoruz sorusunun da cevabı  budur.

sevdanın silikonları kendisine pek hayır getirmedi ama. çünkü ameliyatla daha yeni yeni gelişen televolelere ağır bir haber olarak düşen sevdanın silikonlarının patlaması adeta özel televiyonlarda infial yaratmıştı. sonrasında da doktorlar mahkemelik olmuşlardı tabi. mahkeme sonucunda patlamanın hor kullanma sonucu gerçekleştiğinin ortaya çıktığı söylenegelir.

memeye silikon yaptıran hep manken. manken olduğu için güzel memeleri olması gerektiğini düşünüyor insan ama öyle değil. silikon tarihimizde diğer önemli bir olay doktor muzaffer çelik’in yaptığı açıklamalar. ebruyu, şenayı, özlemi, denizi, güzideyi ve bu arkadaşların manitaları zan altında bırakan bu açıklamaları burada paylaşmıyorum.

neyse ben sevdaya dönüp bitireyim. önce şu haberi okuyalım. sonra kıssadan hissemizi çıkarıp naturellikten yana olalım.