bordro mahkumları inc.

selamlar, selamlar, sel, am, lar. sevgili tüketiciler. umarım her şey yolundadır. yayınladığımız son yazının temmuz ayında kaleme alınmış olması patronlarımıza ne kadar zaman ayırdığımızın alfanümerik hali gibi. otuzbir çekmeye zamanımızın olmadığı, kendimizi dinleyebildiğimiz tek yerin ev-iş sendikasına bağlı otobüs koltukları olduğu bir dönemdeyiz.

iş görüşmelerine ensene düşürdüğün kulaklıklarınız ve omuzlarınızdan yükselen ananı sikeyim ya duruşunuzla iştirak ettiniz. bir sene öncesine kadar, hayatınızı minimum düzeyde idame ettirmenize yetecek miktardan daha fazlasını kazanmak isteyeceğinizi ya da tahammül eşiğinizi yükseltmeniz gerekeceğini düşünmediniz. şimdi ise her ay başında atm ekranında nasıl daha fazla para görebilirimin hesabını yapmaktasınız. ilk anda yürek burkan bir detay olarak kayıtlara geçen bu davranışınızı yeni yeni kabulleniyorsunuz. açık konuşalım. işinizden nefret ediyorsunuz. herhangi bir holdingin genel müdürü olsaydınız yine de işinizden nefret edecektiniz. sabah tam vaktinde sizi masanızda bulabilmelerini tek bir motivasyon ögesine borçlusunuz: tabii ki para sizi aptal orospu çocukları. paranın tek faydasının mal ile değiştirebilir olması. allahtan etrafta çok fazla mal var. gayfisafi milli hasıla. beş yaşında veletlerin bile haberdar olduğu bir kavram. çoğunuzun ne sike yaradığını bilmediğiniz bu yarrak, sizlere yıllarca mutluluğun anahtarı olarak monte edildi. ve sürekli artıyor. aynı doğrultuda refah seviyeniz de yükselme eğiliminde. sendikaların dört kişilik aileler için modellediği açlık sınırı ve yoksulluk sınırı diye şeyler de var. her ay açıklanan rakamlara göre ağlamanıza gerek var mı, donunuz hâlâ götünüzde mi gibi ev reisleri için hayati önem taşıyan sorulara cevap bulabiliyorsunuz. kasım ayı rakamlarına göre, tek başınıza dört kişilik bir aileden daha mutlusunuz. içgüdüleriniz diyor ki, daha fazla kazanırsam olduğumdan daha mutlu olabilirim. muhtemelen bundan beş yıl sonra şu an kazandığınızın üç katını kazanacaksınız. her pozisyon değiştirdiğinizde bünyenize berber çırağı masajı yemişsiniz gibi gereksiz bir rahatlama hasıl olacak. artık alınacak terfi kalmadığında ise önce normalleşme sonra bayağılaşma sürecine gireceksiniz. kurumların ve meslektaşların sizi kalemtraş misali açmaya çalıştıklarını hissedeceksiniz. patron olduysanız kelimeleriniz havada uçuşurken sizi patlakladığnı resmeden çalışanlarınız, hâlâ çalışansanız karşınızda size söyledikleri uğultuya dönüşecek bir patronunuz olacak.

tebrikler, kariyer-mutluluk eğrisinin en dibine düştünüz.

olay yeri raporu

insanlar bloglarında duygu ve düşüncelerini paylaşırlar lakin şu an herhangi bir duygu ya da düşünceye sahip değilim. zira hava sıcaklığının eksi dereceyle ölçüldüğü -az önce ölçtüm- bir ortamdayım. neresi orası diye aklından geçirenlere verebileceğim tek cevap anasının amı olur. evet, şu an anasının amındayım ve parmaklarım uyuşmuş durumda.

sabahları kalktığımda genelde saçım inanılmaz bir hal alıyor. öyle böyle değil adeta rugby maçından çıkmış kurt adama dönüyorum. rugby ve kurt adam ne alaka diyeceksiniz ben de aslında tam bağlantıyı kuramadım. daha anlaşılacak bir şey söyleyeyim o yüzden. jöle reklamlarında gece gorilinin gelip saçıyla yerleri süpürdüğü, golf oynadığı genç adam vardı. işte o reklamda çektiği sıkıntılar anlatılan güruh içerisindeyim. inanılmaz bir uyku stilim var. yatakta barbaros hayrettin’in donanmasını kıskandıracak manevralar yapıyorum (gerçi yaptırdıklarımın yanında bir hiç, hoho, bu da noel baba şeysi, mutlu yıllar). birlikte uyuduğum insanlar genellikle geceleri dayak yemekten şikayetçi olurlar. günlük hayatta bastırdığım şiddet eğilimi sanırım geceleri uyurken etkisini gösteriyor. tek başımayken de genelllikle kendimi kangren ya da gangren etmeye çalışıyorum ama sonuç alamadım şimdiye kadar. yine de uyuşmuş kolumun içinde yeniden akmaya başlayan kanı hissetmek dünyanın en güzel duygularından biri, güneşin tekrar doğması, baharın tekrar gelmesin, çiçeklerin tekrar açması gibi adeta. buraya geliş noktam daha önce de belirttiğim üzere parmaklarımın soğuktan uyuşmuş durumda olması.

bu arada “yeter lan hayatıma bir renk gelsin” artık diyordum, geldi ama hiç de hoşgelmedi. illuminati peşime adam taktı. daha doğrusu kadın taktı. her sabah bültenini dinlediğim kadın meğerse illümanitiliymiş, gözlerinden anladım (eğer lens kullanmıyorsa kızın gözleri böyle)

beni bu durumdan kurtarsa kurtarsa kendi kurduğu siteyi hackleyen hacker okan kurtarır. evet, gün gelecek bütün pkk siteleri hacklenecek ve okan’ın eli öpülecek. okan sanal alemin ayrı bir önem ve yere sahip bir figürü aslında. kendisiyle tanışıklığım irc odalarına kadar desem de aslında tarih olarak o kadar eskiye gitmiyor. geçen sene de freenode server’ında dolaştığımı biliyorum zira türkleri kabul eden nadir irc serverlarından biri freenode. okan odalara gelip your system hacked falan yazarak bizi korkuturdu. hem okan için, hem de dünya için korkardık, pek haksız değilmişiz. bir de nouma bizi diskoya götür nasıl bir kalıpsa okan bizi haraca bağla da öyledir ve daha güzelidir.

parmaklarım morarana kadar saçmalamaya devam etmeyi umuyorum. yunanistan yazısından sonra “acaba biz de yarağı yer miyiz?” başlıklı bir yazı yazmak istiyorum önümüzdeki günlerde, önümde çok katastrofik grafikler var. sonra da “ahey_ahey” adlı bir virüs yazıp dünyadaki bütün nükleer başlıklı füzelerin kontrolünü ele geçiresim, sonra da bütün insanlara ele ele verdirip heidi ile peter misali bayırlarda koşturarak “hayat sevince güzel” şarkısını zorla söyletesim var. çok ama çok hain planlar bunlar. hepsi de yukarıdaki kız yüzünden.

“az işim çıktı. gelicem.”

naber

merhaba. doğum günü partinize gelmeyeceğim. yılbaşı partinize de. veda ya da hoşgeldim partilerinizde de bulunmayacağım. sizinle ilgisi yok. sizi seviyorum. bazen. gerçekten. günün birinde tutulacak el, ağlanacak omuz ya da sikilecek kafaya ihtiyacınız olduğunda orada olacağım. siz yine de şansınızı fazla zorlamayın. diğer taraftan sizinle beraber barlara bahçelere gelip, arkadaşlarınızla arkadaş olmamı beklemeyin. ben bir münzeviyim. ve partilerim, en estremum haliyle iki kişiliktir. keşke size bunun bir çeşit sosyal rahatsızlık olduğunu söyleyebilseydim. keşke kendime üzülseydim ve işbu ortamlara penetre olabilmek için antidepresanların dibine vuruyor falan olsaydım. dillendirdiğim vakit anlamanız daha kolay olurdu. ben sadece yalnızım. zavallı değilim. dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. ve kalabalık söz konusu kalabalık olduğunda kitle imha silahlarının yararlı buluşlar olduğunu düşünüyorum. birbirine karışan boktan parfümleriniz onlarca megatonluk enerjiyle yanarak maviler ve kırmızılar halinde yeni bir ozon oluşturuyor. yağlı pastel güzellemelerimde. bu da benim sanat anlayışım.

siktirtmeyin modanızı. siktirin gidin.

arkadaşım moda da bir yere kadar yani.

kimse bana böyle bir ibneliği savunmasın.

black metalde oruç var mıdır?

vardır.

bunlar da büyük bir huzurla iftar yapan arkadaşlar. daha oruç yediklerini görmedim.

not: bu yazı bir google aramasına cevaben yazılmıştır. çok önemli bir konu açıklığa kavuştu.

bozacının sesine uyandım

merhaba. gözümü açtığımda bakmaya değer pek bir şey bulamadığımdan günün çoğunu uyuyarak geçiriyorum. artık hamza harikalar diyarında. yatağım demeye dilimin varmadığı inorganik parçamın içinde yüzüyorum. kulaçlar atıyorum. zaman zaman boğuluyorum. her şey başıma yatar vaziyetteyken geliyor. mesela sabah tüpçü uyandırdı beni. düşünsenize kapı ısrarla sizi çağırıyor. güç bela dökülerek o kutsal dörtgenden kendinizi atıyorsunuz. bir de bakıyorsunuz.
-tüpçü.
-tüpçü ya.
bu mesleği icra edenleri sevmem. arabalarının arkalarında kırk tane tüple artistleri oynarlar. hani ateşle yaklaşmayacaktık, müdür. o direksiyondaki bıyıklının ağzındaki uzun marlboro emzik değil herhalde. daha kötüsü karınızı becerip, sizi katledebilirler. tüpçü bu. yeni sütçü. keşke eşli olsam. keşke o tüplü ocaklardan bizim eşde de bir tane olsa. keşke eşim beni tüpçüyle çizecek kadar kevaşe olsa. o gevşek amın feyradını kendi silahıyla vurmak için yeter şartları sağlamış olurum. hiçbir şey yapmam. mutfağa giderim. tüpü hortumunu bahçe makasıyla keserim. gaz, evi yavaşça doldururken kapıyı usulca çeker, çıkarım. herkes orgazm sigarası yakar. gol.

haydi herkesi öldürelim


okkoro fukara sevgili okurlar. iki gün önce beşiktaş’ın göbeğinde yarrak gibi yükselen en az mısır’daki sfenksler kadar heybetli ama kimsenin ne sikime derman olduğunu bilmediği o heykelin gölgesinde heper’le memleketi kurtarıyorduk. heykelin boyutunu bilenleriniz gölgesinin altında yalnız olamayacağımızı tahmin etmiştir. evet. bizden başka bir adet polis arabası, iki adet polis memuru, bir adet protatif masa, üç adet “idamın geri gelmesini isteyen” vatandaşımız daha vardı. idam uygulamasının tekrar yürürlüğe konmasını ne kadar istedikleri gözlerinden okunuyordu. hatta bu uğurda imza falan da topluyorlardı. bu işi daha önce pek çok kere yaptığı mart ayınında eda taşpınar bronzluğuna ulaşmış suratından belli olan bariton sesli ağabey beşiktaş’taki yaya trafiğine şöyle çığırıyordu: “çocuklar ölmesin, analar ağlamasın. idamın geri getirilmesini istiyoruz.” işler de gayet iyiydi.

başka idam isteyenler de vardı. idam isteyenler kalabalığın içinden ok gibi fırlıyor, masadakilere mürekkepli saygılarını sunduktan sonra aynı hızla idam istemeyenlerin arasına karışıyorlardı. susamıştık. karnımız açtı. oralı değildik. tekrar aynı yere döndüğümüzde ise artık heykelin gölgesi yoktu. saat 12’yi yeni vurmuştu. imza toplanan masanın olduğu yerde sokak lambasının ışığında parlayan bir midye tezgâhı ve üç tane kedi vardı. orada terk edilmiş bir balkabağı görseydim daha az şaşırırdım, dostlarım. bu fantastik hikaye beni eve dönüş yolunda da yalnız bırakmadı. aklıma çocukken idamı ne kadar çok sevdiğim geldi. idamı karşılıksız seviyor, her gün birileri yaptıkları zalimlikler için cehenneme gönderilsin istiyordum. üstelik öyle normal yollarla değil. en sevdiğim metod: kucak infazı adını verdiğim yöntemdi. tecavüzcünün erekte olmasını bekliyor, sonra sikini kesiveriyordunuz. herif kan kaybından ölürken işlediği bütün günahlar bacaklarından akıp gidiyordu. profesyonel striptizcilerin de işin içinde bulunduğu bu cezai yaptırımı bir defa canlı görmek için en sevdiğim ninja kaplumbağa figürümü bile vermeye hazırdım. işte çocukken bu tür şeyler düşünüyordum. bu söylediklerimi ciddiye alıp beni psikiyatrıyla tanıştırmayı düşünenleriniz olmuştur. o halde o yıllarda kendi sümüğümü yiyip, bokumla oynadığımı da bilin.

aynada keline bakmadan idamın bir yaptırım olarak uygulanmasını isteyenlerin altı yaşındaki benden ne kadar farklı olduğunu kestiremiyorum. ‘iyi insanlar’, kötü insanların infaz edilmesini istiyorlar. devlet eliyle canlı yayında cinayet görmek istemek kadar büyük bir orospu çocukluğu yoktur. toplumun istemesi gereken kötü olanı göçe zorlamaktır. onu ezmek değil. kötüyü ezmek iyiye kalmamıştır. bir adam, bir çocuğun ırzına geçip onu öldürüyorsa bu oldukça nahoş bir durumdur. bu konuda ben de siz gerizekalılarla mutabıkım. fakat bu adamın bilinçsiz bir sapkın olduğunu, yediği bokların bir eğilimin ürünü olduğunu tartmaktan çok uzaksınız. eğer çok kudret abidesi saydığınız o devlet örgütü, bu hasta adamı sizlerden izole edemiyorsa ve siz bunun farkında değilseniz oturun, ağlayın.

e-o zaman asmayalım da besleyelim mi. kamu kanaati her zaman yargıdan çok daha acımasız olmuştur. linç etmek istiyorsunuz. hatta siz de çocuk tecavüzcülerinin çocuklarını sikin. çocuğu yoksa on beş yaşını aşmamış yakın akrabalarını bulun, sikin. çocuğunu ısırdı diye sokak köpeğini saçmayla dolduran adam da var elimizde. her mahalleden en az üç ölüm mangası çıkar. infaz sonrası da halısaha. ehahaha.

selaminaleyküm abiler biz geldik

merhabalar okurlar.

öyle oldu, böyle oldu, epeydir yazamadık. ancak siz sevgili hayranlarımızın yoğun isteğine, özellikle de bayan arkadaşların yaptığı çılgınca geri dönüş çağrılarına daha fazla dayanamadık. öyle çılgınca şeylerde ki bunlar yazarak bitiremem. öyle şeyler yani.

geri dönüş şerefine bir de yeni tasarımla karşınızda bulunmaktayız pek değerli okurlar. sivil bana sitenin tipografisi kötü demişti. beklenenin aksine tipografinin ne demek olduğunu biliyordum. sonra sitenin tipografisini güzelce yaptırdık. paraya kıydık, en iyisi olsun dedik, dünyanın bi numaralı bu işlerden anlayan adamını bulduk, ona yaptırdık. hatırlayacağınız üzere babalarımız zengindi bizim.

başlığı nereden geldiğini hatırlayana, çıkarana, bulana edene bu yılın çok değerli ilk on puanını veriyorum.

daha daha sık yazacağız artık, hepinizi öptüm. şimdilik siktirip gitmem icap ediyor.

bir kimseye amcık ağızlı götveren deme hakkım


hola. sıcaklığın mevsim normallerine dönmesiyle birlikte ben de ait olduğum yere, monitörün önüne, dönmeye karar verdim. ilk anda yerimi yadırgamadım desem yalan olur. şu an oturduğum yer, yıllardır oturduğum yer değildi. çok uzun zaman olmuş dedim ve arkama yaslandım. uzun zamandır yazmadığımı bir zamanlar göt yanaklarıma tam uyumlu bürosit marka kolçaksız büro koltuğumdaki oyuğun formunu kaybetmesinden anladım, sevgili okur. yoğun gündem ile ilgili bir su kasidesi beklerken götümle ilgili bir güzelleme ile karşılaşmanın sizleri nasıl da hayal kırıklığına uğrattı değil mi. hepinizden bu yersiz girizgâh için özür dilemek istiyorum fakat yapmam lazımdı, bir şekilde götüme minnet borcumu ödemeliydim. bu borcu ödemek için de peşi sıra  “iyi ki varsın götüm” yerine hiç olmamış kısa bir hikayenin içinde götümden bahsetmeyi uygun gördüm. götüme de bu yakışırdı.

her neyse. her şey müjde ar‘ın thoreau ‘cu olduğunu açıklamasıyla başladı. şu durumun bende yarattığı travmayı bir düşünsenize : televizyonu açıyorum ve müjde ar arka arka “toro toro” diyor. o kadar ki, kamera kadrajının dışına kocaman bir miura boğası bağlamışlar da kadın periyodik aralıklarla “toro toro” diyerek hayvancağızı sakinleştirmeye çalışıyor zannettim. bir süre sonra toroların yanına devlet, tahakküm, alt dudak gibi terimleri de eklemeye başlayınca şunu anladım; beyler kadın saçlarına gölge yaptırmış ve anarşistmiş. okan bayülgen‘in kafasını zaten biliyorsunuz. toplumumuzun tabularını birer birer yıkıyor. çok büyük ve pöpüler bir anarşist.(!) bu arada sizlere çok acayip bi’ haberim var, tuna kiremitçi‘de anarşist olduğunu deklare etmiş. kadife ceketin içine missouri üniversitesi baskılı tişörtünü giydiği günler son derece anarşist oluyormuş.

madem bu ülkede bu kadar zıpır bu kadar sınır tanımaz bu kadar kural bilmez insan var; neden hâlâ telefonun diğer ucundaki arkadaşıma amcık ağızlı götveren dediğim için dolmuş sırasındaki insanlardan 4 numara bakışlar yiyorum. sabah koşusunda beyaz spor ayakkabılarına bulaşmış köpek pisliğine bile çok daha merhametli baktıklarına eminim. hele hele yaş ortalaması biraz yüksekse “amına koyayım” demem yetiyor. önce bakıyorlar sonra da kafalarını iki yana sallıyorlar. büyük ihtimalle şöyle düşünüyorlar : “hiç umut yok, artık dejenere oldu.”

bu tayfadan olup da bu blogu okuyan bir fert varsa -ki varsa zaten uzatıp kendi götümü sikeceğim- topunuzun tillahını sikeyim. sabahtan akşama kadar anne-bacı-amca-elti-teyze-mürebbiye sekstetinin birbirine kaynamasını konu alan dizileri imtina etmeden seyrederseniz, sonra adamın biri bir başka birinin amına koyunca dejenere oldu. cemiyet hayatının önde gelen isimlerinin size aşılamaya çalıştığı anarşist kültürden hiç mi vitaminlenmediniz. hepsini geçtim, hiç mi okan ‘the anarşist’ bayülgen seyretmiyorsunuz.

görebileceğiniz üzere birçok konuda birçok derdim var. şu beni ve benim gibileri umutsuz vaka diyerek ıskartaya çıkaran teyzeleri ve amcaları “yerleşik gelenekler” durağında bırakıyorum. görsel medyanın oluşturduğu plastik kültüre ise söylenecek pek çok şey var aslında. mesela, am diyerek başlayabilirim bunlara. çünkü kaçınılmaz olarak her trend olan şey gibi anarşizmin de asi karılara sahip olmak isteyen henüz milli olmamış çocukcağızlar tarafından emilerek altı boşaltılıyor. negzel.

futbol sevmeyen erkekte gizli eşcinsellik vardır

futbol şahane bir spor. golf, öyle değil.

beni aşan konuları genelde allaha bırakıyorum.  mesela “22 kişinin bir buçuk saat boyunca 1 topun peşinden koşmasından ne anlıyorsunuz hehöhö” kelamı ilk kimden çıktıysa allah belasını versin. eğer allah benim için bu güzelliği yaparsa bir dahaki kurban’da beyazları giyer, hacı olurum. bu insanın robot resmini rüyamda görebilmek için uzun zamandır kafamı yastığa koymadan 7 ayet-el kürsi okusam da henüz bir eşgal alabilmiş değilim. o derece çaresiz durumdayım.

kendisini bulabilmek için hollywood işi fbi ajanlarının yaptığı gibi profilini çıkarmıştım : kanımca 5-6 yaşında ciklet yada çikolata karşılığında xspor’lu olmuş ilerleyen yıllarda futbol muhabbetiyle kız düşüremeyeceğini anlayıp rotayı klasik edebiyat ve dönemin müziğine çevirmiş bir insan evladı. ayrıca anasının bendeki yeri ayrıdır.

en nihayetinde bulamadım adamı. hala dışarıda bir yerler de yeri gelince 22kişi-1top esprisini yapıyor. sene 2009. artık kendisinin ardılları da mevcut. onlar da aynı espriyi yapıyor. bir aptalın dimağından fışkırdığı her halinden belli olan bir laf nasıl ardahan’dan edirne’ye kadar herkesin bildiği şakaya dönüşür anlamıyorum.

bu insanların futbolu anlaması için kaç kişinin 1 top peşinden koşması gerek. 22 kişi az mı, çok mu ? 2 kişi 1 topun peşinden koşsaydı -ki koşanlar var, icra ettikleri sporun adı da tenis- iyi mi olacaktı ? örnekler çeşitlendirilebilir. mesela, ben hiç korfbol için 16 kişi 1 topun peşinden koşup duruyor diyen birini duymadım. korfbol takımlarının kızlı erkekli karma takımlar olması, bu branş kaybedilen her saniyeyi değerli yapıyor. voleybol. 12  kişi koşuyor. seyircisi elit ve dişi ağırlıklı. voleybol iyi, futbol kötü.
takım tutmayan ama yogasını aksatmayan arkadaşların diğer bir argümanı tribün insanlarının çok ahlaksız olması. ağza alınmayacak küfürler ediyormuşuz. aynı arkadaşlar prime-time’da aşkımemnu’yu kaçırmıyormuş. kerhane yalı tipi olunca fuhuş naif bir boyut kazınıyor tabi.

saat 5 olmuş, günlük geyik dozajımı aştım, yeter.
futbol, 22 kişiyle oynanan bir oyun değildir. futbol, bir oyun bile değildir. futbol devrimdir. meksika devrimi bir kalenin arkasında başlamıştır. futbol, taraftarı tarafından yönetilen amatör kulüplerdir. ayrılıkçı liverpool ve united taraftarlarıdır. futbol, sınıf savaşıdır. ispanya‘da faşist madrid’e karşı barça; arjantin‘de zengin river’a karşı boca’dır. bildiğin zıt kutuplardır. di canio ve roma tribünleridir. takım tutmayanlar ise cool ve umursamaz görünmeye çalışan orospu çocuklarıdır. xoxo, gossip girl.

ben burger king yiyeceğim

aclik

başlıktaki sözü hemen hemen her burger king’te hafifçe kilolu bir kız tarafından duyuyorsunuz değil mi? çok çekici olmadığı için ekonomik yönden fazla güçlü olmayan biriyle çıkmak zorunda kalan bu kız kendisini kilolu göstermediğine inandığı dar paça siyah pantolonu ve dünyanın önemli insan sömürücü şirketlerinden biri olan nike tarafından üretilen converse’in malum modellerinden biriyle sevimsiz bir şekilde zıplarken ben burger king yiyeceğim diyor. işte ben o zıplamanın hastasıyım. bayılıyorum ona. geceleri resmediyorum kafamda. şu an monitöre bakarken inanın onun imgesini kuruyorum. haydi zıpla tombul kız, haydi ye can kız.

Hadi besleyelim bu kızı. diyelim ki kendisi çok aç. sevgilisine ağır bir darbe vurup big king xll menü alıyor, hem de mega boy. yetmezmiş gibi yanına 8li onion rings’ide alıyor. sebebi burger öncesi gittikleri kafede gereğinden fazla öpüşmeleri olsun. hadi hadi bu kızlar hesabı iyidir bu konularda. muamele esnasında nasıl çalışıyor o beyinler. neyse biz kızımızı besleyelim. verdiğim menünün kalorisini hesaplıyorum official siteden aldığım datayla:

Big King XXL 1023
Patates Kızartması, Mega 600
Pepsi Classic, Mega 378
Onion Rings (8’li) 410

etti mi sana 2411 kalori. e kızım büyür diye siktirmediğin göt oldu mu şimdi tarlasının rekortmen patatesi. tam flash tv ana haberi konususunuz, diyecek şey bulamıyorum. inandığınız her şeyi napalm death dinleyerek rekortmen organınıza yerleştirmek yapabileceğim en içten şey kuzularım, seviyorum sizi (L).

sev bizi güzel amerika

[podcast]http://www.62ytl.com/wp-content/uploads/2009/10/04-Republican.mp3[/podcast]

karnıyla konuşan adam

karnıyla konuşan bir adam var mı bilemiyorum, yoksa ben olmak istiyorum. orijinalliğimden ödün veresim yok zira.şöyle demek istiyorum karnıma;

birazdan doyucaksın

karnını seven bir adamım. belli oluyor hemen değil mi? acaba gastronomi uzmanı zeynep ağaoğulları saçlarının kahkülüyle oynamak dışında karnıyla da konuşuyor mu? e bir de karnıyla konuşacak yüzü olmayanlar var. bu yazı devam ederse levent kırcaya piyes yazıyormuşum gibi hissedeceğim, o yüzden kısa kesiyorum. aklıma bir de merter e-5 kenarında gördüğüm akp yiyor yiyor doymuyor yazısı geliyor.

adaletini, kalkınmasını, cumhuriyetini, milletçisini, partisini, komple sikeyim. rahatlamam lazımdı.

mü-yap hakkında ciddi düşünüyorum

mü-yap'a ikea katalogu gibin cevap hazırladık : aynı şeyin her renginden.wakoopa diye bir program var. aynı last.fm’in hedesi gibi saatin sol yanına ekleniyor başlıyor hangi uygulamayı ne kadar kullandığınızı skroplamaya. bu şahane programcığın anlattığı üzere firefox’u saymazsak en çok kullandığım program winamp’mış. photoshop ve dreamweaver da kullanıyormuşum fakat hiçbiri winamp kadar değil. şimdi bu satırları mü-yap kolektifinden bir yetkili görürse çok pis hırslanacak, gelip beni kapatmak isteyecek. evet, bir insanı kapatmak isteyecek. çünkü mü-yap! neyi kapattığına değil ne kadar kapattığına bakar. hırsı dağılmadan evrakları yetiştirir de kapatabilirse orgazm sonrası üst bacakta yaşadığımız hissiyatı ense kökünde tecrübe edecek. o gün en sevimli youtube bebeklerinden daha rahat uyuyacak. işte yine böyle bir günde elemanın biri oturmuş myspace’le last.fm’i kapatalım bizden iyisi yok, demiş.

gerekirse facebook’u da kapatırlar, ama facebook artık öyle bir hale geldi ki onu halkın elinden almak için başka bir şey vermeniz lazım. mesela eğitim müsteşarlığı’na gidip vukuatlı öğrenim sureti alabileceksin. tüm örgün ve özgün eğitim kurumlarındaki geçmişini döküm olarak verseler kimin facebook’a ihtiyacı kalır, sorarım size. devlet bana ortaokul yıllarımdaki karakuru kızların en güncel fotograflarını atarlı-giderli hallerini sağlıyorsa ben ne eyleyim facebook’u. ee abi vidyo paylaşamayacağız o ne olacak diyorsanız, ee bir zahmet o vidyo olaylarına ara verin anasını satayım. elinizde kodak kartlara basılmış hard-copy hatun resimleri var.

ahhaha asıl bildirmek istediğim şeyi bildiremeden yatağa dönmek istemiyorum. asıl mevzu şu ki mü-yap çok moloz bir dernek. meclise kapak atmaya çalışan sanatçıların asıl amacı korsanla mücadele etmek. halk yararına bir sikim düşündükleri yok. ediz hun’u bu mallardan tenzih ederim. 23 eylül gününden itibaren yazıyı taçlandırdığım görseldeki kavırları boş cd kutularına iliştirip mü-yap’a postalıyoru(m/z). eğer sizde mü-yap’ı seyyar satıcılara savaş açmış su ürünleri kooparatifinden bir farkı olmadığını düşünüyorsanız Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Sok. No:16 Kat:5 80070 Beyoğlu İstanbul adresini kutsal kurum PTT aracılığıyla bombalayabilirsiniz. (#)

bir saniye önce metalci kimliğime ihanet edip, oi va voi – everytime’ı dinledim. güzeeel.

inananlara kötü haber

allah yok.

ne kadar boktan diziler yapıyoruz

güzel, yakışıklı, akıllı, zeki, hoşgörülü miletim içn ölürüm diyemem, aziz nesinede bazı konularda hak veririm ama topluca salak yerine konmayı da kabullenemiyorum.

çok sık televizyon seyreden biri değilim. belli dönemlerim olur günümün 10 saatini tv ile geçirdiğim ancak benim için normal bir günde haber, futbol ya da belgesel dışından bir şey yoktur televizyonda. zaten dizi falan nadiren izlerim. malum dizilerin sezonu başlıyo, büyük kanallar birbir ellerindeki dizileri çıkarmaya başladılar.

es-es adlı dizinin bir bölümünü seyrettim. kurgu sikkolugun ötesinde, hırsız çocuk üniversiteye falan başlıyor. sonra geçen seneden kalma üniversiteli kız dizisi vardı müziklerini cem özkanın yaptığı, o aşkımemnulaşmıştı son bölümünde, bu arada aşk-ı memnu porno. sonra arka sıradakiler var, senaristler 17. yüzyılda yaşasaydı o döneme damgalarını vururlardı, nasıl diyaloglar onlar öyle. unutulmaz diye dizi var, zengin aşıkların hikayesi. başrol oyuncularını yolda görsem üstlerinden yeni aldıgım jiple geçerim. daha da var, aklıma gelmiyo.

türkiyede yapılan dizilerin amına koymakla beraber uzaylı gözlüğü, bershkadan aldığı badisiyle ve elinde tv kumandasıyla cnbc-e ve bu diziler arasında zapping yapan bütün hanım kızlarımıza tam bir aşk adamı olduğumu belirtmek isterim.

dünyanın da hali kötüleşiyo

manmade-world

özde değil sözde laik bir arkadaşımın lafıydı bu. kendisi maldı, hala mal. bazen istanbulun önemi yüksek, markalaşmış caddelerinde rastlıyorum kendisine. oralarda ne işi olur, onu oraya nasıl sokarlar bilmiyorum ama istanbula vize konsun diyenlerin en büyük siyasi kozu olmaktan öte gidemeyen bir sosyal yapıya sahip bu arkadaş. fiziksel yapısının da tutulacak bi yanı yok hani, yirmi kızım olsa birini vermem. her neyse bu önemsiz bi konuydu. şimdi geçiyorum önemli konuya…

önemli konu şu ki, dünyanın hali gerçekten kötüleşiyor mu? birkaç aydır blogumuzu okuyorsunuz. entelektüel birikiminiz oldukça önemli bir konuma gelmiştir iyi bir okursanız. blogumuzu yeni keşfettiyseniz hala geç değil. arkadaşlarınıza kısa zamanda yetişebilirsiniz. soruma dönüyorum, dünyanın hali? şimdi sıra yorumlarda. en güzel yorumu yazı olarak yayınlayacağıma söz veriyorum.

sıcak havalar

30 saniyede tırt görsel yaratma kurumuevet, havalar sıcak. leş gibi sıcak. cehennem gibi sıcak. gavur amı gibi sıcak. geçen sene de böyleydi. yeni bir haber değil yani. peki temmuz’un 20’sinde milletin “baba mübarek de bayağı sıcak yaptı ha”sına “ya yaa” reaksiyonuyla sanki her milenyumda bir kere gerçekleşen bir olaya tanıklık ediyormuşuz gibi ağız yapıyoruz ki? hoşgörüden öte gelen bu refleksimizi toplumca aldırmamız lazım. bize eziyet, onlar için de zararlı birşey. bu insanlar genel gerçekleri ahaliye popmalayıp kendine muhabbet yaratınca mutlu oluyor. mesela sadece benzinle koca bir hayat geçirmiş insan biliyorum. e abi biliyoruz anasını satayım en çok vergiyi biz veriyoruz. ondan benzin pahalı. yoksa bedava benzin. bir kere bozun bu insanları. hoşgörü mekanizmanızı 2 saniyeliğine “biliyoruz lan” için rafa kaldırın. inanın bu canlının hayatında çok şey değiştirecekseniz. araştırmaya yönelecek bu arkadaş. solvent katılmış benzinden, genleriyle oynanmış sebzelere, meyvelere geçecek. hatta iyi bozarsanız bu arkadaşı sürekli cevap arayan bir birey haline getirirsiniz. bir de bakmışsınız adam size price equation’dan bahsediyor.

bu konularda çok dolduyum. ulan bir milletin bütün kültür mirası mı hava ve su üzerine kurulmuş olur. aslında bu sorunun tek ve kesin bir çözümü var : o da baskın oran’ın gece lisesi açması. o zaman mahallenin tüm delikanlıları aydın olur. aydın partisi falan kurar bunlar. diğer partilerden korkmalarına gerek yok. rasim ozan kütahyalı’dan korksunlar yeter.

aptal olduğunuz için atıldınız

Pek garip olaylar

Yukarıdaki screenshot’ı google aramalarında üst sıralarda çıkan ve girdiğimde online 50 ziyaretçisi bulunduğu gösterilen bir blogdan aldım. yazıyı yazan kişinin olayı neydi acaba bilemiyorum ama bence bu arkadaş öss’ye girse muhtemelen sıfır çekmezdi hatta belki de geleceği olan bir bölüm kazanırdı. yani olay sıfır çekmemekle de bitmiyor. bence youtube türk adaletini beklemeden kapamalıydı siteyi türk kullanıcılara ama neyse, çok da gerilmek istemiyorum. hadi bye.

tarabyada bizim uşaklar

1930 - Tarabya

Nevrice – Celal – Süreyya üçlüsü 1930larda herhangi bir yılın yazında böyle poz vermişti Tarabya’da. Arkaya bakıyorz, orada Alman başkonsolosluğu. 33’ten sonra iktidara gelen Die Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei sağolsun epey renklendirmiş Tarabya konaklarını. Gamalı haçlı bayrağını dikmiş konsolosluğa. Daha da iğrenci olimpiyatlarda, dünya kupalarında da rastlamak mümkün bu bayrağa. Tabi büyün oyuncuların Adolf Hitler’e nazi selamı verdiği fotoğraflar da hala akıllarda, durun hemen bir tanesini paylaşayım.

english-nazi-salute

Daha da vahimi Türkiye’de Türk Nazi Birliği diye bir forum var, ciddi ciddi var böyle bir forum. Gelenekselimiz haline gelen  ihraç fazlası Alperenler de yine bambaşka bir nane yemiş. Azıcık aklınızı kullanın lan ! Keşke komik olabilseniz de gülebilsek.