varınmak

‘atıltmak’tan sonra geliştirdiğim yeni jenerasyon fiillerden sadece biri.
varlığımı kanıtlamak için ağzımdan aldığım havayı kulaklarımdan tahliye etmeye çalışmam gibi şeyler. aç karnınıza soğuk su içince yemek borunuzu ve midenizi hatırlatan şeyler. ayranı kapağı açıkken çalkamak gibi şeyler.

bu aralar zamanımın çoğunu alan şeyler.
-n’apıyorsun.
-varınıyorum.
şeklinde şeyler.

:(

selam sivil itaatsiz,
bö!2011 için 62 YTL adlı blogunla yaptığın başvuru sebebiyle bö!2011 için gerekli olan kriterleri sağlamıyor.

neyse ki bö! geleneksel olarak her yıl yapılıyor. umuyoruz ki seneye birlikte olabiliriz.

eğer bir hata olduğunu düşünüyorsan bizimle iletişime geçebilirsin.

katıldığın ve destek verdiğin için çok teşekkürler.

sevgiler,
bö!ekibi

kalım

merhaba, sevgili tüketiciler. ölüm hakkında yazılanları yazanların aslında henüz ölmediğini fark ettim. ne sikime derman olduğu bilinmeyen geleceğe ağlayan metinler. istediğim zaman hayatıma son verebilirim. o halde ben ölümden daha büyüğüm. ölüm kelimesi için benim için don lastiği kadar sade. gelecekte parlak hiçbir şey yok. en aptal youtube maestrosunun elinden çıkan alalade bir efektin ürünü ışık atlatan lazer silahlarından başka. yıllar önce söz verilmiş uçan arabaların yerinde über mülk sahibi politakacılar ve rüşvetçi polisler var.  tiranlar. kimin öleceğine onlar karar veriyormuşçasına tripteler. sonluluğun üç aydır dolabımda duran ruffles’tan bir farkı yok. o, ruffles. istediğim zaman açıp, dibini görebilirim. sonunu görmek istemediğim filmler gibiyim. sonsuzum. güzellikler. ve iyilikler. hamza harikarlar diyarında kaldı. bırakalım, olmak istediği kişiyle olsun. karıların sonu yok. en son ne zaman ayıkken seviştiğimi gayet net hatırlıyorum. bir şeyler eksikti. yazı olmadı. anlamadınız. anlamanıza da gerek yok. diğer taraftan bütün sahte mutluluk yüklenmiş dokuz-beş insanları için ölüm çok sakin. yavaş ölmek daha büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. altmış yaşında. üç çocuk ve de bir evlatlıkta. şehir dışında, bir tarlanın akabindeki villada yaşıyorsun falan. belki size de böylesi daha büyülü geliyordur. bilmiyorum. ne de olsa ben, rüyamda ölü kedi yavruları görüyorum.

hellöğ

merhaba.
sevgili kendini adam zanneden bütün orospu çocukları;
ağzınızı, yüzünüzü, sol gözünüzü,
elinizi, ağzınızı, daracık boğazınızı,
annnenizi, bacınızı, soy ağacınızı sikmeye geldik.
sevgiler.

bu arada yeni tasarımın adı: ebru vatansever ft. k2 – yerleriniz kaymıyo’ (özellikle logonun üzerinde moonwalk yapasım geliyo’) /* tüm müzik marketlerde. */

avatar’a gittim

mavi karakterleri bi' türlü içselleştiremedim yahu.aslında gideli bayağı oldu. gittiğim vakit hava 17 derece falandı, hesap edin artık. neden  mi gittim? adamlar ciddi masrafa girmişler, yazık lan. hani böyle çok samimi olmadığınız hatta sizin için dış kapının mandalı hüviyetinde olan insanlar jiks bir otelde yemekli düğün yaptıkları zaman “ayıp olur” der, iştirak edersiniz ya filme aynen o gariban gibi düşünerek gittim.

öncelikle matriks, xmen, cesur yürek gibi filmlerin kırması ama çoğacayip filmdi harbiden. piksele grafiğe harcadıkları ne kadar para harbiden perdeden akıyordu vesselam. yalnız oyuncuya figürana para bağlamamak için gece gündüz broadway’de takılıp prezentaabıl insan aradıklarına eminim. koca filmde sadece 2 karaktere aşinaydım ki zaten biri helikopter pilotu olan kızdı. ben yapımcı olsam ve casting amiri helikopter pilotu olarak bu karıyı getirse, o herifin çıkışını derhal eline veririm. zaten kariyerindeki her filmde ya polis ya asker yada mahallenin erkek fatması o kızcağız. nasıl bizde erol taş kötü adam, hulusi kentmen taşaklı iş adamı, bu karı da maskülen gacı oluyor her prodüksiyonda. fatih’teki erler kıraatanesindeki ali dayı’ya sorsam yine tutar bu kızı getirir kokpite oturtur. ee neyleyim lan böyle castingçiyi ben.

kurgusu da çok iyidi. gavur, sıfırdan gezegen yaratmış, evren yaratmış. güzel de yapmışlar allahıma. ortalarda dolanan iti eniği olmasa, gidilir yaşanır. üstelik böyle düşünen sadece ben değilim. yeni zelanda’ya yerleşen bi arkadaşım fellik fellik pandora bileti arıyormuş. ormanları bile acayip bi disko ortamı.  hiçbir şeye gülmesem ortamda uçuşan mevlana böcekleri falan. bir de mistik işlerin peydahlanacağı vakit ortamda süzülmeye başlayan şeytan tüyü gibi şeyler var. fantastik.

diğer taraftan o kabile hayatı beni hiç çekmedi diyebilirim. türkiye’deki seküler yapıya alışmış herhangi bir kimseye de cazip geleceğini sanmıyorum. taş düşse allah’a dönüyor gezegen halkı. olur mu lan öyle. nerede kaldı laisizm. gezegenlilere de kızamıyorum. henüz şartlar olgunlaşmamış oralarda. cumhuriyet gibi basılı bir yayınları olsa insan evladını beklemeden o ağacı kendileri odakka kendileri köklerlerdi.

bi’ de filmdeki bütün kareleri at kuyruğuyla birbirine bağlamışlar. ata bineceksin, saçını ata takıyorsun. kuşa bineceksin, kuşa takıyorsun. sevişirken kıza da taktı mı göremedim. zira yerli pornosuna hazır olmadığım için bi 5 dakkalığına gözümü kapatmıştım. nemelazım. ama takmıştır garanti. film sonrası kritik yaparken -“bi bana takmadı lan esas oğlan” şeklinde espriler falan yapıyordum. arkadaş girerken verdiğimiz 15 lirayı hatırlattı. meğerse bize peşin takmışlar.

bu arada verdikleri hüdaverdi gözlüğünün üzerinde “made in usa” yazıyordu. ilk defa amerikan imalatı bir şey gördüm. o benim proleterliğim tabi.

20 günde 1 milyar dolares gişe yapmış film. gitmeyin lan artık. zaten bu yazıyı okuduktan sonra gitmezsiniz. henüz izlemeyenlere gülecek bir şey bırakmadım zira.

sizi seviyorum.

aslında iyi biriyim

bütün çocuklar pilot yada polis olmak istiyor. sanırım ben kırmızı halka içindeki çocuktum. hiçbir şey olmak istemiyordum lan ben. bu yazı da trivial 'e gidernaber. ben evden nadiren çıkan bir insanım. en yakın arkadaşım da şuayıb isimli bir bambu. ikea’daki benzelerinden çok daha farklı olduğunu düşünüyorum şuayıbın. kendisinin tek handikapı biraz agorafobik olması. henüz dışarı adımını attığını görmedim. bir keresinde balkona çıkartayım, dedim. sarardı, soldu, beti benzi attı. o günden sonra bırakın dışarı çıkarmayı, yerini bile değiştirmedim.

artık dışarı çıkmam gerektiği zaman solo çıkıyorum. yalnız ilginçtir o dünyalılarla ilk temas anım var ya inanılmaz epik oluyor. amelie poulain oluyorum resmen. pusetini kaldırıma çıkartmaya çalışan annelere yardım ediyorum. ikinci elizabet kılıklı teyzelerin -ki muhitimde çok var bunlardan- poşetlerini döneceğim köşeye kadar taşıyorum falan.

işte geçenlerde yine dışardayım. ne halt yiyeceksem yemiş, otobüs vasıtası ilen eve dönüyorum. yanıma da bir tane velet oturmuş ama tam oturmamış. her durakta zaten oturmadığı yerden kalkıp etrafa bakıyor. tanıyamıyor, sonra yine oturur gibi yapıyor. 5-6 durak aynı hareket yordu tabi çocukcağızı. “abi bu durak meydandan geçmiyor mu ki?” dedi, bana. geçmez dedim, demez olaydım. birden muslukları açtı. nasıl ağlıyor, nasıl ağlıyor. ben hemen teselli müptelası toplu taşıma teyzesi moduna girdim. hani vardır ya, 1,5 yaşındaki çocuk bacağını kapıya sıkıştırınca “bi şey olmadı değil mi halası. aslan gibidir benim yeğenim. seneye de sünnet olacak zaten” gibisinden teselli veren tipler, onlardan oldum.

-aa hiç yakışıyor mu sana, kocaman adamsın. ben sana tarif ederim yürüyerek gidersin meydana.
-(burun çek, göz sil) peki durak yakın mı meydana.
-var biraz mesafe.
-..
-bulabilecek misin?
-bilmiyoyum.

ulan baktım olacak gibi değil. tuttum elinden gideceği yere kadar bıraktım. adı musa’ymış. dershanesine geç kalmış. 13 yaşındaymış ve doktor olmak istiyormuş. doktor olmak istediğini duyunca er ryan’ı kurtarmış gibi sevindim. biz mühendis olduk da noldu amınakoyim. musa’dan ayrıldıktan sonra arkasından baktım, umarım kansere yada aidse çare bulur yoksa yarım saat haybeden otobüs bekleyeceğim diye düşündüm. çok sinematografik bir andı.

işte yine aynı gün uykusuzluktan ölen bi arkadaşıma gittim. aslında ben arkadaşa gittim onu uykusuzluktan ölmek üzereyken buldum. musa’yı falan anlattım işte. “sen aslında iyi birisin” dedi. öyleyim di mi lan diyip kahve yapmaya gittim. kızcağız koltukta uyuyakalmış. ben de elimde stüdyonova kahve kupalarıyla kalakaldım. sarstım, tokatladım, uyanmadı. ben de mavi asetatlı kalemle alnına “çok güzel uyuyordun, kıyamadım” yazdım ve çıktım. akşama doğru “orospusun lan sen” diye mesaj attı. ahahahah.

tokelau diye bir yer var

geçen bi arkadaşla yürüyoruz laf “topraağam” edebiyatına geldi. harbi lan nerelisin sen dedim. şokolalıyım gibi bir şey söyledi. hahahaha çektim tabi. çıkardı nüfus cüzdanını. doğum yeri : nukunonu. nukunonu lan! nukunonu’da doğulur mu…? en fazla gidilir nukunonu’ya. o da vize istemezse.

bu arada arkadaş bana tokelau demek istemiş. hatta demiş ama ben anlamamışım. tokelau da tokelauca konuşuyorlarmış. arkadaş da bir saniyeliğine köklerine dönüp tokelauca tokelau demiş.

zamanında kitabını da yazmıştım

ülkemin değişik metalci kızları

bu ülkede yolunda gitmeyen şeylerin giden şeylere oranı genel olarak iki basamaklı sayılarla ifade edilir. spss kullanmayı da biliyorum, konuyla ilgili çoklu regresyon analizlerini de en derinine kadar yaptım.

cool olmak herkesin derdi bir yerde. banna coolluk katacaksa palyaço bile olurum, karizmam için ölürüm  lakırdıları kulaklarıma pelesenk oluyor. bunları söyleyenler arkadaşlarım. beyoğlunda birlikte takıldığımız adamlar. ulan halbuki ne gereği var. duman’dan “senden daha güzel”in çaldığı bir mekanda rakı içmekten daha cool bir davranış var mı, son zamanlarda daha iyisine rastlamadım.

bundan böyle bugüne kadar “scorer” olarak getirdiğim yaşantımı en azından bir süreliğine “nerd” olarak devam ettireceğim sözünü hepinizin huzurunda verdiğimden a night to forget kategorisi benden ekmek yiyemecektir.

zamanında yazdığım kitap

morrissey kısa zamanda bitse süper olabilir

bu insan albüm falan çıkarıyor. müzisyen bi yerde. yine çıkardı. çıkarsın ama ceri fin prodüktör olsun mu bu adama? ceri fin dedimse bad religion ile albüm kaydetmiş bir insan evladı. şimdi bad religion ile morrissey yan yana güzel duruyor mu sevgili okur?

ortaokulda bi kıza “tak sepeti koluna herkes kendi yoluna” diye mesaj atmıştım. öyle telefonla falan değil. kağıda yazıp fırlatmıştım önüne. tenefüs olunca geldi : -ne yazıyor burada dedi? (evet, yazım kötüdür ve o zamanlar aralara tenefüs deniyordu) bu harikulade lafı bi de dışımdan söylemem gerekti. çünkü yan yana güzel durmuyorduk. bak, sik kadar aklımla hatuna nasıl yol vermişim değil mi? sınıfta göğüsleri ilk beliren kızdı kendisi. kimsede yokken iyiydi de diğer kızlarda inceden hat vermeye başladığında pek bi numarası olmadığını anladım. şimdi düşününce bayaa anlıyormuşum o zamanlar. şimdi o kadar anlamıyorum. bir ayda ilk defa o an anladığım şey sayısı 3’ü geçmiyor.

jagermeister fena birşey. bloga 8 haneli sarhoş captchası koyacağım.

i like snogging better than sex

i cant help it.

ulan ingilizce ne kadar “kubilay uygun” bir dil be. nereye çeksen oraya giden birşey. zannediyorum ki evvela dili dil yapan, o dili konuşan insan. mesela amare stoudemire diye bir herif var. adam ismiyle kendi altını çiziyor. vurguluyor kendini. ben buradayım ey türk insanı diyor. ebeveynlerinin bu çabası boşa gitmesin diye ben de kullanıyorum bu çocukcağızın adını.

örnek : it is amare stoudemire good. yani, it is unbelievably good gibi. ama, it is so good değil, ondan öte birşey.

k2 ile güçlendirilmiş 62ytl

yaratılış olarak kullanıcı dostu olmayan tasarımımız çok beta. o mausun deydiyi yerler hep bita.

evet yavaş ama el emeği kolajlarımı için save for web yapamıyorum. yüreğim el vermiyor. hem 3 saniye fazla bekleyin kristal berraklığında badem gibi hatunlar görürsünüz. silent bob was a sensible man.

“en çok sözlüsü ağladı”

:'(ertuğrul özkök yönetimindeki zürriyet eylemlerine devam ediyor. en çok sözlüsünün ağlaması bu habere ne gibi bir derinlik verdiğini anlayabilmiş değilim. peki ece’nin üniversiteli olması, sözlüsü sizlere ömür ama kısmeti açık mesajı mı veriyor? çapak ayıklıyıcısından, redaktörüne, haberi getirenden, metnin yazarına kadar herkesi tebrik ediyorum.

olur da birgün olimpiyat kahvesinden çıkarken kurşunlanırsam cenazemdeki insanları tek tek kare içine alıp; “ayla hanım çok ağladı, 35 yaşında, dul” gibi şeyler yazsınlar. bence faydası olur. hem ayla fena bir insan değil. ayrıca bana en çok kek getiren komşum olma özelliğini taşıyor.

sikerler united

duvarlar : en yalnız anlarımda en yakın dostlarım.. sürterim onlara..“go to work, send your kids to school
follow fashion, act normal
walk on the pavements, watch T.V.
save for your old age, obey the law
repeat after me: i am free”

maurits cornelis escher

amin.

deep throat 1972

Deep Throatartık böylesi yapılmıyor tabi..

seçim yasağı nedeniyle kreşendoyu düşürdük

yeter söz milletindir : nah edition.

blogun renklerini değiştirmek lazım mı

pek sikimizde olmasa da görüşlerinizi merak ettik. yorumlara yazın, belki okuruz.

adnan şenses yeni gaius baltar mı?

sezyum haber ajansı bildiriyor : toygar – the yardıray prens

devletin teamülleri sikimizde mi ki..

yarram diye başlanır normalde bu yazıya ama seviyeyi ilk cümleden düşürmek niyetinde değilim. geçenlerde bir grup kızcağız kendi aralarında memleketimizi kurtarıyorlar. isteyerek kulak misafiri oldum. çünkü biliyorumki 3 kız politika konuşmaya başladığı zaman o filmin sonu gangbang ile biter. birden bukleli olanları “ama devlet yararına” dedi. diğerleri birden sessizleşti. ulan dedim, harbiden porno çekiyorlar. ama değilmiş. devamı gelmedi. o bol beatli fon müziği bir türlü girmedi.

şimdi sevgili kızlar; kütür kütür okuyorsunuz maşallah. turkcell alayınızı okula gönderirken aldığı vergi indirimleri sayesinde iran’da azerbaycan’da 3g ihalelerine giriyor. üstelik türkiye çapında yaptıkları imaj çalışmasıda cabası. gündemi değerlendirirken devletin yararını falan düşünmenize gerek yok. turkcell’e şükredin. onun muhabbetini yapın. turkcell el ilanları dağıtın. kardelenseniz kardelen gibi davranın. devletin yararını düşünmesi gereken sizlerin kıllı simetrikleriniz. hatta o kadar düşünüyoruz ki devletin yararını 6aydan15aya askere bile gidiyoruz.

bi de büyük ülkücü hüseyin üzmez devlet yararına adam vurmuştu. çeşitli orospu çocuklukları yapmış olabilir bu arkadaş ama hepsi devlet için. haaa devletin uluslararası dirsek temasları, fortlamarı, french kissleri benim sikimde falan değil. kitleler  arasında ve yığınlar etkisiyle öyleymiş gibi yapıyorum.

kibarca reddedilmek çok fena

sepsisleriniz açılsın diye eskinden çok yakın arkadaşım olan hala da pek yakın arkadaşım olan bir arkadaşımı bloga yazması için davet ettim. beni kibarca reddetti, arkadaşım. ben böyle her bi muhabbeti sikim götüm yerlerinden tutan bir blog görmedim yerine şey dedi : konsepti skip atmiyim ben. halbuki ben ondan çocuğum olsun falan istiyordum.

bundan sonra hep aşk ve sevgi üzerine yazıyorum. zaten içimde hapsolmuş bir romantik olduğunu zanneden bir kitle var. belki de evet, belki de haklısınız. belki de hayatın sıvı değişiminen başka birşey olduğunu yeni anlamışımdır. yakında pilotaj hatası nedeniyle mahvettiğim ilişkilerim üzerine yazdığım şiirlerimi okuyabilirsiniz.

sen karşımda her zamanki gibi duruyordun ve ben sadece bendim.