ağlayan piçin laneti

merdivenlerden çıktım. bir köprüdeydim. kenarlarını yağmur bulutlarına yakın bir tonda boyanmış bakır şeritlerin sevişircesine sardığı bir köprü. şeritlerin arasından gözüken arabaların far lambaları buğulu bir kasvete bürünmüş haliyle genelevlere ait neon tabelalarla dolu olan japon sokaklarını uzaktan izliyormuşum hissiyatı uyandırdı. zeminin yumuşaklığı orta çağ ingiliz derebeylerinin yatak odalarında kullandığı yünler de böyle olmalı dedirten cinstendi. hong kong havasını andıran nem, körpünün yüksekliğiyle birleşince baş döndürücü bir etki yaratıyordu. aslında sadece ömür plaza önündeki köprüdeydim ve e5 üzerinden geçip eve gidiyordum. üstelik o köprünün üstünde metrobüs denen araca binmek için birbirini ezen insanlar vardı. ama olanları bu şekilde anlatmış olmamın amacı öss’ye girecek arkadaşların yazarın bu paragrafta kişileştirmeyi, betimlemeyi kullanmış olduğunu anlamaları. bir de modern zamanın edebiyatçılarını anlama çabası. anlayamadım bu arada ama aynı şekilde devam edeyim.

yürüyordum köprünün üzerinde. derken onu gördüm. kimi diyeceksiniz biliyorum ama inanın onu ben de tanımıyorum, tanısam “cenazeden mi” diye takılırdım, zira anlamsız şekilde siyahlara bürünmüştü. uzaktan bakıldığında coca-cola reklamında oynayan yavru kutup ayılarının sevimliliğine sahipti fakat yaklaştıkça neden siyahlara büründüğünü anladım. kitaplara baktı biraz, korsan kitapçıdan. gözleri herhalde “fransız kadınları nasıl zayıf kalır”ı aradı herhalde (burada siyahlara bürünüşün ardından yatan acı gerçeği en aptal okurumuzun bile anlamış olmasını umuyorum). umutsuzca ayrıldı kitapçıdan derken iki kartpostal aldı eline. birkaç saniyedir onu izliyordum. birkaç saniyeye neler sığdırabilir bir insan? ruhumu kemirmeye başlayan bir merak uyanmıştı bir anda zihnimde. yaklaşıyordum ona. görecektim elindeki kartpostalları. onlara bakarken adeta oto galerisinde araba seçmeye çalışan bir işadamı kızı gibiydi.

çok yaklaşmıştım. o kartpostalları görmeme, adeta zihnime prangalar vurmuş, ruhumu hapse tıkılmış bir emekli subaya çeviren o lanet duygudan kurtulmama çok az kalmıştı. birkaç adım daha attım ve…

daha lanet bir şeyle karşılaştım. oydu. ağlayan piç. kemalettin tuğcu kitabına kapak olduğunu zannettiğim, 8 yaşımdan beri hafızamda korkunç bir yer edinen o piçi tekrar gördüm. o an her şeyimle lanetlendiğime emindim.

diğer kartpostal mı?

onda ise mustafa kemal resmi ve katatürk imzası vardı.

kartpostal satın alma tercihinde ağlayan piç ve katatürk arasında kalan şişman ve metalci bir kızın lanetine uğradım.

buraya kadar okuyan birinin amına koyim o kızın dediğini düşünerekten okura katıldığımı söylemeliyim. cevabı merak edilen bir de soru olmalı, o da kızın hangisini satın aldığı. bunu sadece bir kişiye söyleyeceğim ve bu kişiyle aramda sır olarak kalacak.  o kadar.

naber

merhaba. doğum günü partinize gelmeyeceğim. yılbaşı partinize de. veda ya da hoşgeldim partilerinizde de bulunmayacağım. sizinle ilgisi yok. sizi seviyorum. bazen. gerçekten. günün birinde tutulacak el, ağlanacak omuz ya da sikilecek kafaya ihtiyacınız olduğunda orada olacağım. siz yine de şansınızı fazla zorlamayın. diğer taraftan sizinle beraber barlara bahçelere gelip, arkadaşlarınızla arkadaş olmamı beklemeyin. ben bir münzeviyim. ve partilerim, en estremum haliyle iki kişiliktir. keşke size bunun bir çeşit sosyal rahatsızlık olduğunu söyleyebilseydim. keşke kendime üzülseydim ve işbu ortamlara penetre olabilmek için antidepresanların dibine vuruyor falan olsaydım. dillendirdiğim vakit anlamanız daha kolay olurdu. ben sadece yalnızım. zavallı değilim. dışarıda ilgimi çeken hiçbir şey yok. ve kalabalık söz konusu kalabalık olduğunda kitle imha silahlarının yararlı buluşlar olduğunu düşünüyorum. birbirine karışan boktan parfümleriniz onlarca megatonluk enerjiyle yanarak maviler ve kırmızılar halinde yeni bir ozon oluşturuyor. yağlı pastel güzellemelerimde. bu da benim sanat anlayışım.

fındıkzade’ye mi taşınsam ya

insanlar istemeseler de kötü alışkanlıklara sahip oluyorlar. eğer herhangi biri bunun farkındaysa masumdur bu devirde. farkında olup bir de bununla mücadele ediyorsa o zaman kahramandır.

şimdi bu hikayenin kahramanı benim. aslında herhangi bir kötü alışkanlığım yoktu. ama birkaç gün bu şehirden uzaklaşmak iyi gelirdi. aslında sadece bunu söyleyecektim, sadece kafanızı karıştırmak istedim. eskişehir’i gördüm, güzeldi. düzce araydı. ankara içinde “a”, “r” ve “a” harflerinin art arda gelmesi kesinlikle tesadüf değil. ama yozgat…

bir kez daha sözün bittiği yere geldim galiba.

ama devam edeceğim. bu arada başka yerlere de gittim, ama onlardan bahsetmeyeceğim.

istanbul dışında kaldığım sürece yapacaklarımın bir listesini yaptım, kafamda kalanları sizinle paylaşacağım.

  • ilk günümü en kalabalık semtlerde dolaşarak harcayacağım.
  • ortalama üç günde bir diş fırçalayan insanların tıklım tıklım doldurduğu otobüslere bineceğim.
  • kafamı havaya bulutlar değil vinçleri görmek için kaldıracağım.
  • deniz en pis koktuğu sahillerin kenarında tek başıma oturup geleni geçeni izleyeceğim (desem de bu havada kimse olmaz, şiir yazarım o durumda).
  • harfiyat atığı dolu yeşil alanlarda futbol oynayan çocukların maçlarına karışacağım, skoru değiştireceğim.
  • pide ve börek salonlarında eşine az rastlanır bir romantizm yaşayan çiftlere tanıklık edeceğim.
  • avm’lerde elinde iphone ve dirseğinde çanta taşıyan kızların (biliyorsunuz o duruşu) kollarını kesmek isteyeceğim.
  • sinemaya gitmek için evden çıkıp kahve içip döneceğim.
  • vites değiştirirken kızların bacaklarını elleme numarasından vazgeçeceğim. artık yemiyorlar.
  • kahvehanelere gidip siyasi tartışmaları dinleyeceğim
  • ganyan bayilerine “patlamış mısır” hizmeti sunacağım.
  • beyoğlu’ndaki eylemcilerin rengini uzakta anlama dalındaki rekorumu kıracağım.
  • kuaför cengiz’e gideceğim. grindcore grubu olan değil berber olan. beşiktaş’ta bu berber.
  • bloga yazacağım. ki yazıyorum şu anda.
bence hayatım bundan sonra daha iyi olacak.

yirmi iki kasım

merhaba, sevgili tüketiciler. sanırım hükümet boşalmak istiyor. ve bu yardım elini hiçbir şey yapmayarak sizin uzatacağınızı düşünüyorum. bilişim teknolojileri ve iletişim kurumu, ülkenin dünyaya açılan yerlerine magnum boy bir prezervatif geçirmeye çalışıyor. gerekçelerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim dahi yok. ama çocuk pornosu olduğundan şüpheleniyorum. kendi adıma konuşmam gerekirse çocuk pornosu izlemem. bi’ kere çocuklardan nefret ediyorum. ve bu bence izlememek için gayet yeterli bir sebep. biliyorum, çoğunuzun çocuk istismari içerikli görsellere bakmanız için böyle nedenlere ihtiyacı yok. diğer bu düzenlemenin henüz gelişme evresindeki veletleri internet üzerindeki zararlı içerikten korumak gibi misyonu olabilir. olmasın lütfen. çünkü olsaydı, mikropların sağa sola sıçramaması için sifonu çekmeden önce klozetin kapağını kapatmamızı tembihleyen, fakat taharet bezi kullanmaktan bir türlü vazgeçememiş dedem kadar saçma olurdu. tüm denemiş psikolojik yöntemlerle sabittir ki; insanoğlu tarihin başlangıcından beri, annesinin saklamak için kaldırdığı ayıplı materyalleri bir şekilde bulma eğilimindedir. porno. her zaman, her yerden, her şekilde edilebilir. çünkü bu porno. içinde insanlar var.

diğer taraftan bu filtrasyon zımbırtısı porno morno ayağına özgür dillendirme hakkını milletin elinden almak için ortaya atılmış bir düzenleme de olabilir. tabi bunu asla bilemeyeceğiz. ne de olsa bizim yerimize iştişare edip kararlar alabilen seçkin bir azınlık var.  ve usül konusunda da oldukça ketumlar. muhtemelen. filtrelenen sitelerin listesi gizli tutulacak. siteyi götüren adamlar filtrelendiklerine dair bilgilendirilmeyecek. siteler kapsamlı bir araştırma yapılmadan, btk’daki üstün yetkilerle donatılmış birkaç adamın sikinin keyfine göre filtrelenebilecek. ve artık 62’ye kimse google’a “kombi siken adam” yazıp gelmeyecek. internette dumansız hava sahası. süper.

amına koyduğum dünyasında sınırlar bir bir kaldırılırken, türk hükümeti hâlâ domino efektinin önüne geçmek istiyor. arama motorlarında hayvanlı porno arayan bir insanı, hayvan haklarıyla ilgili bir yazıyla baş başa bırakan biz ve bizim gibi oluşumları filtreleyerek gidermeye çalışan hükümetin vizyonsuzluğu muhteşem bir tez konusu olur. zamanı geldiğin de kendi kırmızı çizgilerinizin için de kaybolacaksınız. eksiltili bir iletişimle birleşik bir dünyaya sahip olamayız. filtrelenecek tüm bloglar adına. AM!

:(

selam sivil itaatsiz,
bö!2011 için 62 YTL adlı blogunla yaptığın başvuru sebebiyle bö!2011 için gerekli olan kriterleri sağlamıyor.

neyse ki bö! geleneksel olarak her yıl yapılıyor. umuyoruz ki seneye birlikte olabiliriz.

eğer bir hata olduğunu düşünüyorsan bizimle iletişime geçebilirsin.

katıldığın ve destek verdiğin için çok teşekkürler.

sevgiler,
bö!ekibi

vespa yavşaklığına kim dur diyecek?

önceden belirtmem lazım. severim vespa motorları. bugün hangi üniversite hazırlık öğrencisine sorsanız okul bitmeden bir vespa almanın derdindedir. kendimden biliyorum. zaman içinde ehliyete almaya bile gerek duymamış olmam gerçekten acı.

ancak bazı gözlemlerim bu furyanın giderek daha sarı bir renk aldığını gösteriyor. sarı renkten kastım ise başlıkta da belirttiğim gibi yavşaklık. sarıdan daha yavşak bir renk de olamaz. konuşurken de bu tarz benzeşimleri kullanmam bugüne kadar insanların, bilhassa da kızların bana hep uzaylıymışım gibi bakmalarına sebep oldu. bazıları gerizekalı olduğu için bu garipliğime ilgi duydu, sonra verdi falan ama bunları hep anlattım zaten.

gözlemlerime geleyim. mayıs ayında atkıyla dolaşan her erkek vespa hayali kuruyor. tabi havaların gidişatı benim kadar garip değilse. tabi burada atkılıları alt küme olarak görmekte fayda var, bütün vespaseverler atkılı değil. diğer bir gözlemim vespaseverlerin çoğu mimar sinan üniversitesi öğrencisi. maalesef. bunu da vespa art denen yarışmadaki katılımda biliyorum (hayır tabii ki gitmedim, facebookta fotoğraflarını gördüm, yazdığım/bana yazan çok mimar sinanlı kız vardı o ara). bu okulun öğrencilerinin çoğunun hayatının yol ve trafik içinde olan kısmı zeytinburnu-bağcılar tramvay hattında geçer ancak aynı zamanda mucizevi bir işin altına imza atarak vespaya da binebilirler.

gece hayatını beyoğlunda geçiren beyefendilerin barlara vespa ile girmeye çalışması kimse kusura bakmasın ama bence alınmış alkole rağmen tam bir epic fail. yahu alkol alıp motor kullanıyorsun, hem de vespa. alkol alamayanların durumu daha feci, park edecek yer bulamıyorlar. alkollü olan adam sokağa motoru bırakıp gitme rahatlığını buluyor en azından.

bir de eğer uzun boylu ve çarpık bacaklıysanız lütfen kullanmayın bu motoru. kafanızdaki kaskla birlikte gerçekten de bünyamin gezer düzlüğüne erişiyorsunuz, özellikle de yağmurlu havalarda. gerçekten hoşsunuz fakat ne bileyim sizi izlerken gözlerimi kırptığımda dahi zihnimde, yani o kırmızı-mavi ışınların arasında iğfal edilmiş eşek imgesi beliriyor, alamıyorum kendimi. bu arada uzun boylu ve düzgün bir fiziğe sahipsiniz yorum yapın, msn’mi falan bulun birinden.

bu yazıyı uzun bulanlara da özet geçeyim. vespa iyi de iş boka sarıyor. mehmet şimşekle de konuştum, vergi geliyor zaten.

frances mcdormand bir tane

hayatımda tereddüt etmeden net bir cevap verebileceğim birkaç soru var. onlar biri favori aktrisin? henüz böyle bir soru soran olmadı ama soran olursa bilsin ki vereceğim cevap frances abladır. bu o kadar iyi bir abla ki verseniz gidip faturalarınızı yatırır, evinizin temizliğine, bulaşığa yardımcı olur, yemek yapar size getirir.

şimdi bu ablaya olan sevgim fargo’yu izlemem ile başladı ama ben kronolojiyi bozmayacağım.

ilk filmi blood simple, coenlerin de ilk filmi. o filmde dış güzellik açısında biraz çekilirdi. filmin sonunda kötü karaktere attırdığı karakterin aynısını bana attıran cesur bir ablaydı.

barton fink‘te de bu ablanın sesi varmış görüntüsü yokmuş, yine coenlerin filmi. hatırlayamadım. sildim attım kafamdan o filmi zaten. o film yüzünden terörist olabilirdim.

sonra fargo var. işte her şeyin başladığı yer. kendi gibi çirkin kocasından bir çocuk bekliyordu, hep o çocuğun nasıl biri olacağını hayal ettim. japona da kıl olmuştum. oh yeah.

almost famous var sonra.

bir de tabi the man who wasn’t there.  işt bu da nasıl filmleri severimin cevabı. bu film gibi olan her filmi izlerim. orada ayıplarıyla da olsa sevmiştik frances ablayı, ufak bir yanlış anlama mutsuz olmayan son olmuştu onun için.

bir de burn after reading var. o da güzeldi be. yine zeki olmayan, güzel olmayan ama sadeliğiyle gönüllere taht kuran bir ablaydın orada.

fahriye abla tadındaki bu yazıyı mutlaka yazmalıydım.

not: fenerbahçeliyim.

yunanistan: yarağı yemiş ülke

merhabalar arkadaşlar, konu yunanistan.

hepinizin bildiği gibi yunanistan ciddi mali sorunlarla karşı karşıya (bilmeyeniniz lütfen siktirsin gitsin, beni yormasın). kamu borç stoku rekor düzeye ulaşarak gayrısafi yurtiçi hasılasının %165’ine gelmiş durumda. yunanistan gibi ekonomisi belli dinamikler üzerinde büyüyen bir ülkenin ise bu seviyede bir borçluluğu sürdürmesi maalesef olanaksız. keza piyasalardaki gelişmelere baktığımızda da iki yıl vadeli yunan tahvillerinin %100’ü aştığını, kredi notunun ccclere geldiğini, cdslerinin rekor kırdığını görüyoruz. bunların tek tek ne anlama geldiğinden bahsetmek isterdim ama biliyorum ki kızlar çoktan bu yazıyı okumayı bıraktı. o yüzden gereksiz buluyorum bazı detaylara girmeyi.

yunanistan’ın yarağı yediğini anlamak için iktisat falan bilmeye gerek yok. resesyona yani durgunluğa yani gelirin artış göstermediği bir trende girmiş ülkenin tekrar ayağa kalkması için endüstriyel üretime ihtiyacı olur. yunanistan büyümesini genel olarak hizmet sektöründen sağlıyor. yani bankacılıktan, turizmden, armatörlükten falan para kazanıyorlar. kriz döneminde ise insanlar sadece bankalardan para çekmeye giderler. çekebilirler mi? orası ayrı konu. ama iyi bir şey değil bankacılık için. otellerin sağlayacağı hizmetin kalitesi düşer, turizm geliri azalır. yani buralardan ekmek çıkmaz alexis kardeşime. dediğim gibi şu gereken ekonomik sıçramayı yaptırtacak bir sanayisi yok adamların. bu da krizin süresini uzatacak, kardeşim alexis’in kıçına kaçtıkça kaçacak.

burada suçlu tabii ki emperyalist ülkeler diyorsanız eğer, anti-emperyalist olduğu iddiasında bulunan insanların açmış olduğu zilyon tane blog/site var. gidin onları okuyun ama tavsiye etmem. bu sorununuzun başka türlü tedavi yöntemleri var, onları deneyin bence.

sorunun temeline geri dönüyorum. yunanistan’ın borcu. yunanistan devleti bundan önce iki kez iflas açıklamış. ilki birinci dünya savaşının öncesi, diğeri ikinci dünya savaşının hemen sonrası. birinci dünya savaşına kadar kendi kuruluşunu ve güçlü bir ordu kurmasını batılılara finanse ettiren yunanistan, batılılar kendi aralarında savaşa girişince unutulmuş, siktir edilmiş. ikinci dünya savaşı sonrası abd yardımına koşmasa anası sikilirmiş doğrusu. neyse, yunanistan nato için üs kullanılması abd çıkarlarına hizmet ederken, abd de yunanistan’a mali destek sağlanması, ülkenin ab’ye alınmasının sağlanması gibi olaylarda başrol oynamış (1980 bilderberg toplantısında kapışan türk ve yunan temsilcilerin açıklamalarını isteyene yollarım). sömürüden bahsedebilir misiniz bilmiyorum ama bence tam bir win-win stratejisi. yalnız yunanlar birgün abd için hiçbir önemlerinin kalmayacağını hesap edememişler. o da soğuk savaşın bitiminin ardından oluyor.

yazıya verdiğim aradan iki gün sonra devamına geçiyorum. bütünlüğü siki tutmuş olabilir ama buraya kadar okuduysanız bu sizi zaten sabırlı bir insan olduğunuzu gösteriyor ki buradan sonra da sabredebilirsiniz.

gelelim diğer bir konuya. yunan halkının bedava yaşaması sorununa. evet gerçekten de diğer diğer avrupa ülkelerindeki insanlarla kıyasladığımızda yunanlar gerçekten boş beleş bir hayat sürüyor ama bunun standardı nedir. şimdi herhangi bir ülkedeki politikacılar normal koşullarda halkının daha iyi yaşamasını ister. zaten bu görev için iş başına gelen politikacıların hedefi her zaman bir sonraki seçimleri kazanmaktır. bunun için popülist politikalar güderler ki ekonomi yönetimi açısından baktığımızda bunlar geniş sosyal haklar, sübvansiyonlar, vergi teşvikleri, çeşitli destekler, gevşek para politikaları falan olur. yunanistan’da da gelen başkanlar aynen bunları yapmış. iş yerlerinin açık olduğu saatlerden kıyak memurluğa kadar her şeyi biliyorsunuzdur zaten bu ülkeyle ilgili olarak. yunan halkı aslında sahip olmadığı standartlar ile yaşadı uzun süre, şimdi bunların bedelini ödemek zorundalar ki aslında tam olarak da ödemeyecekler, bildiğiniz gibi yeni kemer sıkma önlemleri karşılığında borçlarının bir kısmı silip kredilerden faydalandırıyorlar yunanistan’ı.

sonuca geleyim. yunanistan borcunun silindikten sonraki kısmını bile asla tam olarak ödeyemeyecek. gayrıresmi olarak iflas etmiş bir ülkenin resmi görüntüsünün de aynı olmaması için ab ülkeleri, başta fransa ve almanya olmak üzere geciktirici önlemlerle zaman kazanmaya çalışıyorlar ama bunların işe yaraması imkansız. insanları çok da ürkütmeden acı gerçeklere yavaş yavaş alıştırıyor olabilirler. yunan halkı ise daha çok sokaklarda olur, bundan sonra da peksimete talim eder.

başka önemli konulara da değineceğim. değişiklikler olsun arada böyle.

durumlar fenaymış be

komik olan durumların fena olduğuna köpeklere fısıldayan adamı izlerken kanaat getirmiş olmam. yahu bu yaban ellerdeki köpekler kesinlikle bizden daha iyi yaşam standartlarına sahip. bakımını, beslenmesini zaten geçiyorum da adam bir sorunu olduğunu konuşacak birini buluyor, ki köpekler bildiğiniz gibi konuşma yeteneğine bile sahip olmayan hayvanlar. bir de kendime bakıyorum, yok kimse. ama köpeklerin ne zaman bir derdi olsa şu yukarıdaki hafif “doktor bey beni kırar mısınız” bakışlı abi pek bir sevecen tavırlarla köpeklere ilgi alaka gösteriyor, onlara yanında olduğunu hissettiriyor, birlikte zorlukların üstesinden geliyorlar. hayat onlara güzel yani, boşa yaşıyoruz biz. zaten beni anlasa anlasa tanju okan anlardı, o da öldü anasını satayım.

son model rol model

çocuğunuz mu var. ah, onu geçelim. evli ve çocuklu vatandaşlarımızın 62’yi okuyarak göz zinası yapmasını istemem. baştan alıyorum. çocuk musunuz. hayat çok mu zor. tutunacak bir dal, gölgesinde uzanabileceğiniz güçlü bir figür mü arıyorsunuz. o halde şirketimizin sadece özel olarak geliştirdiği rolmodel5000’le tanışmanızın vakti geldi. gazla çalışır. çok yakmaz.

ahah. merhaba. rol modeller en az bel gamzeleri ve katil balinalar kadar önemlidir. yaşınızı parmakla gösterebilecek kadar küçükseniz, boyunuz bir metre civarıdır. ve seçme şansınız yoktur. kahraman, babanızdır. adamı ampul değiştirirken izlersiniz. tanrı mı lan bu, dersiniz. derdiniz yani. şimdi küçük yeğenlerim hannah montana izleyip, acayip danslar ediyorlar. korteks kalınlığı boy ile doğru orantılı sanıyorum. çocukların ortak özelliği budur. küçük ve salak olmaları. ayrıca çok fazla gürültü yaparlar. ve onlar evdeyken sigara içemezsiniz. evet. salak olmalarından daha sinir bozucu bir şey varsa o da en az kendileri kadar salak ünlüleri örnek almalarıdır. düşünsenize bir aptalla bir andavalı aynı potada eritiyorsunuz. ergenliğe inceden inceye girmeye başladığında yani evden kaçıp istanbul’a şarkıcı olmaya gidecek yaşa geldiğinde de eşinize dönüp şöyle diyorsunuz: “levent, biz ne yaptık”. bi’ sik yapmadınız. ufaklık sizi hiç çivi çakarken ya da kek kabartırken görmedi. onu televizyonun önüne atıp, diğer ebeveynlerle scrabble oynadınız.

ben küçükken chuck norris vardı, teksas polisi. adam ayırmadan dövüyordu. bir uyuşturucu karteli lideri veyahut alışveriş merkezi yapmak için ağaçları kesen bir iş adamı olabilirdiniz. fark etmezdi. chuck norris bir yolunu bulup döverdi sizi. bir de lassie vardı. kahraman köpek. o dövdürürdü. ama hep ilgi odağıydı. iyiydi. seçenekler bunlardı. bir süre lassie olmaya karar verdim. fizyolojik açıdan mümkün değildi. burnum yeterince koku almıyordu. lassielik’ten istifa ettim. izlemeye devam ettim tabi. 130 kilo ağırlığındaki camı açtığımda sürekli tebessüm eder halde bulduğum karşı apartmandaki komşumun odasında oturup saatlerce tenis maçı seyrettiği gibi seyrediyordum, lassie’yi.

neden olduğunu hatırlamıyorum. chuck norris olmayı hiç denemedim. sokak lambası olmak istedim bir süre. sokak lambası lan. sokak lambası pizza kulesi gibi heybetli bir şeydi, o zamanlar. hiç konuşmazdı. her sokakta bir tane vardı. yeterdi. sokak lambasıydı o. yalnızdı, ama zavallı değildi. sonra sega falan aldım işte. ahaha.

rakı masası

evet. güneş ışınlarının bulunduğumuz yarım küreye hepten daha eğik biçimde gelmeye şu günlerde berberimin bana “havalar soğudu neden acaba” şeklinde önce biraz garipsediğim, sonra adamın geçmişini düşününce falan hak verdiğim bir soruyu sormasıyla kafamda bazı şeyler “tak” etti. bir insanın kafasında herhangi bir şey nasıl “tak” eder o an öğrenmiş oldum. bu arada yazıya yaptığım gereksiz giriş eminim sydneyli okurlarımızı çok mutlu etmiştir hatta onlara “çıldırın çıldırın orospu çocukları” tezahüratı yaptırmıştır. bu arada geçen sene sydney’de çok okurumuz vardı, eminim buna.

havaların soğuması, balık mevsiminin başlaması, kumkapıdan geçerken arabanın camları kapalıyken bile bizim iğrenç kokuları almamız… hepsi bu aylarda yaşadığımız şeyler. bir de rakı masaları var tabi. onlar her ne kadar indoor bir aktivite haline gelecekse illa ki yine şenlenecektir. -bildiğiniz gibi asmalı mescitin de anasını siktirler- çünkü rakının özü şenliktir. rakı insanı şenlendirir. rakı içen insanın ruh bahçesinde çiçekler açar, kelebekler uçar. öyle bir şey rakı işte, anlatabiliyor muyum. rakının bulunduğu masalar da size yaşamanın zor olduğu tecrübeleri yaşatır, ulaşılması zor hedeflere ulaştırır, tanımanın kolay olmadığı insanlarla kanka yapar. nolur korkmayın ya rakıdan.

mesela hiç unutmam -yalanlar başlıyor-. “siktiğim karıların yarısı oy verse seçimi kazanırım” şeklinde bir deklerasyonda bulunan bir mahalle muhtarı adayını bir rakı masasında tanımış olmam tesadüf değil.  “topu bırakmasaydım bu ligde gol kralı olurdum” eminim sizin de çok duyduğunuz rakı masası aforizmalarından.

derin aşk acısı çekenlerin rakı masalarında üstlendiği rol ise her zaman aynıdır. önce “o kızla yürümezdi zaten” şeklinde tesellilere ikna olmuş gibi görünüp gecenin sonunda ex-manitayı arayıp kısık sesle “nağğpıyosunn” diye sormak hiçbir zaman bitmeyecek bir olaydır  -kızlara kötü haber-. her ne kadar inkar edilse de herkes yapar hatta iddiaya girerim şu yazıyı okuyanların en bir yarısı yapmıştır böyle bir şeyi. kimseyi suçlamamak lazım. alkol insanı hassaslaştırır, hassas insan da duygularına karşı daha zayıftır.

yine masadan kalkıp sokaklara çıkarak ağaçlara tırmanmaya çalışmak görülmemiş şey değildir. içip kendini camlardan atanlar da olmuştur. fil taklidi yapan da gördüm.

işte zaman yapanlar da bu mutluluğu ucuz görenler. her şey gelip geçecek, biz yine mutlu olacağız.

 

siktirtmeyin modanızı. siktirin gidin.

verdiğim sözü tutmanın zamanı geldi

woodstock 69′un 40. yıl kutlamalarına sponsor arayan zihniyeti geçiyorum, (kokakola olsun istersen sponsor rock n coke’la birleştirsin oley, arsa için de hükümetten izin alalım nasıl olsa devlet bahçeli.) vudsıtok da vuudsıtok diye diretilmesini zaten geçiyorum, ne nostaljikmiş millet be. yeni bir söz söylemeye göt kalmamış kimsede. her bok geçmişi analım, çeguevara tişörtleri giyelim böylece topluma duyarlı duyargaçlı, bol üç noktalı derin düşünceli, biraz agnostik biraz devrimci biraz liberal olalım, pratikte aynı imajda farklı olarak gelecek güveni verip deli yürek pozuyla karizma-hatun götürelim.
gene de dünyanın hali kötüleşmiyor lan dünya mis gibi yer halen. ama insanlar baya mal, bi de canlılar için ortam zorlaşıyor: küresel müresel ısınma, kirlilik felan. ki bu mallaşma, son günlerin değil son yüzyılın meselesi. sosyopatlık bedava yaşasın cesur yeni dünya.

not: vaktiyle burada “en güzel yorumu yazı olarak yayınlayacağıma söz veriyorum” diyerek gereksizliği her halinden belli bir atılım yapmışım ama sözümü tutmanın zamanı. vaktiyle dediğim 11 ağustos 2009. samimi bir itirafta bulunayım: 2009 yılı bu blogda en aktif olduğum dönem olmuş ama hiçbir şey aklımda kalmamış. sivil de katıldı bana bugün bunu söylediğim. siz sevgili okurlarımıza ihtiyacımız var bu yüzden. teşekkürler.

kalım

merhaba, sevgili tüketiciler. ölüm hakkında yazılanları yazanların aslında henüz ölmediğini fark ettim. ne sikime derman olduğu bilinmeyen geleceğe ağlayan metinler. istediğim zaman hayatıma son verebilirim. o halde ben ölümden daha büyüğüm. ölüm kelimesi için benim için don lastiği kadar sade. gelecekte parlak hiçbir şey yok. en aptal youtube maestrosunun elinden çıkan alalade bir efektin ürünü ışık atlatan lazer silahlarından başka. yıllar önce söz verilmiş uçan arabaların yerinde über mülk sahibi politakacılar ve rüşvetçi polisler var.  tiranlar. kimin öleceğine onlar karar veriyormuşçasına tripteler. sonluluğun üç aydır dolabımda duran ruffles’tan bir farkı yok. o, ruffles. istediğim zaman açıp, dibini görebilirim. sonunu görmek istemediğim filmler gibiyim. sonsuzum. güzellikler. ve iyilikler. hamza harikarlar diyarında kaldı. bırakalım, olmak istediği kişiyle olsun. karıların sonu yok. en son ne zaman ayıkken seviştiğimi gayet net hatırlıyorum. bir şeyler eksikti. yazı olmadı. anlamadınız. anlamanıza da gerek yok. diğer taraftan bütün sahte mutluluk yüklenmiş dokuz-beş insanları için ölüm çok sakin. yavaş ölmek daha büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. altmış yaşında. üç çocuk ve de bir evlatlıkta. şehir dışında, bir tarlanın akabindeki villada yaşıyorsun falan. belki size de böylesi daha büyülü geliyordur. bilmiyorum. ne de olsa ben, rüyamda ölü kedi yavruları görüyorum.

unkapanı imç teftiş raporu

bu gidiş çok ani oldu

her şey olabildiğine olağan

şu an kafam çok acayip düşüncelerle dolu sevgili blog okurları. öyle ki kendimi koliletip orta dünyaya göndermek, orada elflerle falan dostluklar kurmak istiyorum. kendimi gondolin iskelesinden batıya giden ilk vapura atıp bu rüyadan kadıköye varmadan uyanmak istiyorum. şu sıralar sadece ama sadece klasik müzik dinliyorum ve dinlediğim şarkılarının adı “last invasion”, “final judgement” gibi gibi şeyler olması beni ürkütüyor. anneme bu şarkıların isimlerinin ne anlama geldiğini söylesem o daha çok ürker. peki sen ürkmüyor musun sevgili blog okuru? kafam çok acayip düşüncelerle dolu demiştim değil mi? evet demişim. şu anda tam olarak yapmak istediğim şey uzaya çıkmadan önce her astronotun yaptığı uçuşlardan birini yapıp 10.000 metre yükselerek sıfır yer çekimi seviyesine ulaşmak. -yüksekliği salladım, yanlışsa uzay mühendisleri bozması beni, uzay mühendisliğini de sikeyim tabi bu arada- işte tam o esnada birinin gelip cumartesi marka şarap şişesiyle kafama yapacağı ölümcül bir vuruşla perfect yapmasını istiyorum. ancak belki o zaman gözlerimi açacağım dünya başka bir dünya olur. eğer öyle olmazsa çok sinirlenirim. öyle ki sinirden taklalar atarım. aynı milevsky gibi. öyle değil mi henry? henry demişken, kissinger geçen perşembe istanbuldaydı, çok selamı var, vakit bulur bulmaz memesine 62ytl yazıp yollayacakmış. evet sizin için çok gereksiz bir bilgi oldu. benim de kafamda çok fazla gereksiz bilgi var. mesela kızılderili geronimo’nun tek tabancayla 15.000 beyazı öldürmüş olması gibi. sonra bu adama para falan teklif etmişler, adam da toprak-duman-ağaç (kızılderili muhteşem üçlüsü) ama beyaz yok demiş. bu da gereksiz bir bilgi mesela. madem benim beynim yer kaplayarak kapasitemi daraltıyor, sizinkini de daraltsın. tekrar tekrar okuyun bunları, unutmayın amına koyim.unutmayın. unutamayın. benim unutamadığım çok şey var. mesela ölmek üzere olan babasının oturduğu tekerlekli sandalyeyi kullanırken mutluluk duyan çocuğun gülümseyişi ya da  göreceği tedavi yüzünden saçları dökülecek olan çocuğunun kendini uzaylı gibi hissetmemesi için saçlarını sıfıra vurduran baba. roller değişiyor sadece. çok şey öğretti bana çapa onkoloji. bir de insan varoluş sebebiyle uzaktan yakından alakası olacağı birine ihtiyaç duyuyor hep -a tribute to sakin- bu sonbahar da bunu öğrenerek geçecek.

yazı bitene kadar alkolün etkisi geçti.

 

yağmurlu bir ekim akşamı

istiklalde yürüyordum. daha doğrusu yağmura istiklalde yürüyorken yakalandım. normalde istiklalde yürürken kulağınıza takılacak sesler lafı eveleyip geveleyerek ağzından çıkaran kızların kelimeleridir ama o gün şemsiye 5 lira diye bağıran işportacıları dinledim sadece.

ıslanmamak için bir yere girmem gerekiyordu. gözüme demirören avm takıldı. daha önce gitmemiştim, herhalde ilk için doğru zamandı -a tribute to neyi ne zaman yapacağını bilemeyen kızlar-

demirören avm ufak bir yer. tuvaletlerindeki el kurutucu cihazlar çok klas. içeride de bir adet virgin var. oraya girmeye karar verdim ve karşıma bu çıktı.

atamız bize çok fazlaydı, biz ona layık olamadık. gözünden ışık çıkarma gibi gizli ve üstün yönlere sahipti. doğrusu bu eşsiz eseri sağdan ve soldan çevreleyen diğer iki kitap da isimleriyle vay amına koyim dedirtiyorlar. bu bir tesadüf olamaz.

fotoğraf gayet kötü, kusura bakmayın, o taşak geçtiğim cansu cantürk kadar olamadım. o da kim diyenleri buradan alayım.

black metalde oruç var mıdır?

az küfretmişim zamanında

zamanında ugg giyen kızlara karşı olan hislerimi beyan etmişim burada. o zamandan beri o kadar çok değiştim ki anlatamam burada ama belki başka yazıya konu olur. değişmeyen tek şey ugg giyen kızlarla ilgili olan vahşet dolu düşüncelerim ve japon metal gruplarına olan kıllığım. bir gün müge anlının sunduğu ve isminin ne olduğunu bilmediğim -ancak çok merak ettiğim- sikimsonik reality şovunda facebooktaki fotoğraflarından ugg hastası olduğu anlaşılan bir kızın -kadın da olabilir- vahşice öldürülüşü işleniyorsa hemen programa canlı telefon bağlantısıyla katılın ve beni ihbar edin. böyle bir orospu çocuğu vardı, kesin bu yapmıştır deyin. varsa telefonumu verin.

işte yukarıdaki dördü için de düşüncelerim aynı. bu kızlar nasıl başardıysa en güzelden en çirkine sıralanmışlar bir de. bu bakımdan en solda saçlarını tuncelili kızlar gibi yaptırmış olan ugglunun -ya da ugglının, her ne skimse- yüzünü sağına çevirmiş oluşunu lehimize şans olarak görüyorum. en sağdakine bunu yapmak istemezdim ama evet onu da öldürmek istiyorum, kusura bakma en sağdaki hatun. burada lafını etmediğim 2 ve 3 no.lu hatunlar da kusura bakmasın diye “çantalarınıza da ayrı ayrı sokayım” yorumunu yaparak onları da bir şekilde hikayeye dahil ediyorum. ayrıca 2 numara, tam bir sweet 16 malzemesisin. çok sarhoş olsam belki ama o da zor listesine aldığım kızlara benziyorsun.

bakın tekrarlıyorum.

ayacıklarınızı* sıcak tutuyor olabilirker. sizce güzel görünüyor olabilirler. ama uzun süre dışarıda kalacağınız zamanlarda lütfen giymeyin şunları kızlar. aksi durumda size rastlama ihtimali artar ve rastlarım. bu da benim gibi bir gönül insanının moralini bozacağı gibi size burada akıl almaz iftiralar etmeme, bilimum çeşit küfür savurmama neden olabilir. yağmurlu havalarda giyin, ona bir şey demiyorum.

*ayacıklarınızı sikeyim bu arada. evet. söyleyecektim, unuttum.