durumlar fenaymış be

komik olan durumların fena olduğuna köpeklere fısıldayan adamı izlerken kanaat getirmiş olmam. yahu bu yaban ellerdeki köpekler kesinlikle bizden daha iyi yaşam standartlarına sahip. bakımını, beslenmesini zaten geçiyorum da adam bir sorunu olduğunu konuşacak birini buluyor, ki köpekler bildiğiniz gibi konuşma yeteneğine bile sahip olmayan hayvanlar. bir de kendime bakıyorum, yok kimse. ama köpeklerin ne zaman bir derdi olsa şu yukarıdaki hafif “doktor bey beni kırar mısınız” bakışlı abi pek bir sevecen tavırlarla köpeklere ilgi alaka gösteriyor, onlara yanında olduğunu hissettiriyor, birlikte zorlukların üstesinden geliyorlar. hayat onlara güzel yani, boşa yaşıyoruz biz. zaten beni anlasa anlasa tanju okan anlardı, o da öldü anasını satayım.

son model rol model

çocuğunuz mu var. ah, onu geçelim. evli ve çocuklu vatandaşlarımızın 62′yi okuyarak göz zinası yapmasını istemem. baştan alıyorum. çocuk musunuz. hayat çok mu zor. tutunacak bir dal, gölgesinde uzanabileceğiniz güçlü bir figür mü arıyorsunuz. o halde şirketimizin sadece özel olarak geliştirdiği rolmodel5000′le tanışmanızın vakti geldi. gazla çalışır. çok yakmaz.

ahah. merhaba. rol modeller en az bel gamzeleri ve katil balinalar kadar önemlidir. yaşınızı parmakla gösterebilecek kadar küçükseniz, boyunuz bir metre civarıdır. ve seçme şansınız yoktur. kahraman, babanızdır. adamı ampul değiştirirken izlersiniz. tanrı mı lan bu, dersiniz. derdiniz yani. şimdi küçük yeğenlerim hannah montana izleyip, acayip danslar ediyorlar. korteks kalınlığı boy ile doğru orantılı sanıyorum. çocukların ortak özelliği budur. küçük ve salak olmaları. ayrıca çok fazla gürültü yaparlar. ve onlar evdeyken sigara içemezsiniz. evet. salak olmalarından daha sinir bozucu bir şey varsa o da en az kendileri kadar salak ünlüleri örnek almalarıdır. düşünsenize bir aptalla bir andavalı aynı potada eritiyorsunuz. ergenliğe inceden inceye girmeye başladığında yani evden kaçıp istanbul’a şarkıcı olmaya gidecek yaşa geldiğinde de eşinize dönüp şöyle diyorsunuz: “levent, biz ne yaptık”. bi’ sik yapmadınız. ufaklık sizi hiç çivi çakarken ya da kek kabartırken görmedi. onu televizyonun önüne atıp, diğer ebeveynlerle scrabble oynadınız.

ben küçükken chuck norris vardı, teksas polisi. adam ayırmadan dövüyordu. bir uyuşturucu karteli lideri veyahut alışveriş merkezi yapmak için ağaçları kesen bir iş adamı olabilirdiniz. fark etmezdi. chuck norris bir yolunu bulup döverdi sizi. bir de lassie vardı. kahraman köpek. o dövdürürdü. ama hep ilgi odağıydı. iyiydi. seçenekler bunlardı. bir süre lassie olmaya karar verdim. fizyolojik açıdan mümkün değildi. burnum yeterince koku almıyordu. lassielik’ten istifa ettim. izlemeye devam ettim tabi. 130 kilo ağırlığındaki camı açtığımda sürekli tebessüm eder halde bulduğum karşı apartmandaki komşumun odasında oturup saatlerce tenis maçı seyrettiği gibi seyrediyordum, lassie’yi.

neden olduğunu hatırlamıyorum. chuck norris olmayı hiç denemedim. sokak lambası olmak istedim bir süre. sokak lambası lan. sokak lambası pizza kulesi gibi heybetli bir şeydi, o zamanlar. hiç konuşmazdı. her sokakta bir tane vardı. yeterdi. sokak lambasıydı o. yalnızdı, ama zavallı değildi. sonra sega falan aldım işte. ahaha.

rakı masası

evet. güneş ışınlarının bulunduğumuz yarım küreye hepten daha eğik biçimde gelmeye şu günlerde berberimin bana “havalar soğudu neden acaba” şeklinde önce biraz garipsediğim, sonra adamın geçmişini düşününce falan hak verdiğim bir soruyu sormasıyla kafamda bazı şeyler “tak” etti. bir insanın kafasında herhangi bir şey nasıl “tak” eder o an öğrenmiş oldum. bu arada yazıya yaptığım gereksiz giriş eminim sydneyli okurlarımızı çok mutlu etmiştir hatta onlara “çıldırın çıldırın orospu çocukları” tezahüratı yaptırmıştır. bu arada geçen sene sydney’de çok okurumuz vardı, eminim buna.

havaların soğuması, balık mevsiminin başlaması, kumkapıdan geçerken arabanın camları kapalıyken bile bizim iğrenç kokuları almamız… hepsi bu aylarda yaşadığımız şeyler. bir de rakı masaları var tabi. onlar her ne kadar indoor bir aktivite haline gelecekse illa ki yine şenlenecektir. -bildiğiniz gibi asmalı mescitin de anasını siktirler- çünkü rakının özü şenliktir. rakı insanı şenlendirir. rakı içen insanın ruh bahçesinde çiçekler açar, kelebekler uçar. öyle bir şey rakı işte, anlatabiliyor muyum. rakının bulunduğu masalar da size yaşamanın zor olduğu tecrübeleri yaşatır, ulaşılması zor hedeflere ulaştırır, tanımanın kolay olmadığı insanlarla kanka yapar. nolur korkmayın ya rakıdan.

mesela hiç unutmam -yalanlar başlıyor-. “siktiğim karıların yarısı oy verse seçimi kazanırım” şeklinde bir deklerasyonda bulunan bir mahalle muhtarı adayını bir rakı masasında tanımış olmam tesadüf değil.  ”topu bırakmasaydım bu ligde gol kralı olurdum” eminim sizin de çok duyduğunuz rakı masası aforizmalarından.

derin aşk acısı çekenlerin rakı masalarında üstlendiği rol ise her zaman aynıdır. önce “o kızla yürümezdi zaten” şeklinde tesellilere ikna olmuş gibi görünüp gecenin sonunda ex-manitayı arayıp kısık sesle “nağğpıyosunn” diye sormak hiçbir zaman bitmeyecek bir olaydır  -kızlara kötü haber-. her ne kadar inkar edilse de herkes yapar hatta iddiaya girerim şu yazıyı okuyanların en bir yarısı yapmıştır böyle bir şeyi. kimseyi suçlamamak lazım. alkol insanı hassaslaştırır, hassas insan da duygularına karşı daha zayıftır.

yine masadan kalkıp sokaklara çıkarak ağaçlara tırmanmaya çalışmak görülmemiş şey değildir. içip kendini camlardan atanlar da olmuştur. fil taklidi yapan da gördüm.

işte zaman yapanlar da bu mutluluğu ucuz görenler. her şey gelip geçecek, biz yine mutlu olacağız.

 

siktirtmeyin modanızı. siktirin gidin.

arkadaşım moda da bir yere kadar yani.

kimse bana böyle bir ibneliği savunmasın.

verdiğim sözü tutmanın zamanı geldi

woodstock 69′un 40. yıl kutlamalarına sponsor arayan zihniyeti geçiyorum, (kokakola olsun istersen sponsor rock n coke’la birleştirsin oley, arsa için de hükümetten izin alalım nasıl olsa devlet bahçeli.) vudsıtok da vuudsıtok diye diretilmesini zaten geçiyorum, ne nostaljikmiş millet be. yeni bir söz söylemeye göt kalmamış kimsede. her bok geçmişi analım, çeguevara tişörtleri giyelim böylece topluma duyarlı duyargaçlı, bol üç noktalı derin düşünceli, biraz agnostik biraz devrimci biraz liberal olalım, pratikte aynı imajda farklı olarak gelecek güveni verip deli yürek pozuyla karizma-hatun götürelim.
gene de dünyanın hali kötüleşmiyor lan dünya mis gibi yer halen. ama insanlar baya mal, bi de canlılar için ortam zorlaşıyor: küresel müresel ısınma, kirlilik felan. ki bu mallaşma, son günlerin değil son yüzyılın meselesi. sosyopatlık bedava yaşasın cesur yeni dünya.

not: vaktiyle burada “en güzel yorumu yazı olarak yayınlayacağıma söz veriyorum” diyerek gereksizliği her halinden belli bir atılım yapmışım ama sözümü tutmanın zamanı. vaktiyle dediğim 11 ağustos 2009. samimi bir itirafta bulunayım: 2009 yılı bu blogda en aktif olduğum dönem olmuş ama hiçbir şey aklımda kalmamış. sivil de katıldı bana bugün bunu söylediğim. siz sevgili okurlarımıza ihtiyacımız var bu yüzden. teşekkürler.

kalım

merhaba, sevgili tüketiciler. ölüm hakkında yazılanları yazanların aslında henüz ölmediğini fark ettim. ne sikime derman olduğu bilinmeyen geleceğe ağlayan metinler. istediğim zaman hayatıma son verebilirim. o halde ben ölümden daha büyüğüm. ölüm kelimesi için benim için don lastiği kadar sade. gelecekte parlak hiçbir şey yok. en aptal youtube maestrosunun elinden çıkan alalade bir efektin ürünü ışık atlatan lazer silahlarından başka. yıllar önce söz verilmiş uçan arabaların yerinde über mülk sahibi politakacılar ve rüşvetçi polisler var.  tiranlar. kimin öleceğine onlar karar veriyormuşçasına tripteler. sonluluğun üç aydır dolabımda duran ruffles’tan bir farkı yok. o, ruffles. istediğim zaman açıp, dibini görebilirim. sonunu görmek istemediğim filmler gibiyim. sonsuzum. güzellikler. ve iyilikler. hamza harikarlar diyarında kaldı. bırakalım, olmak istediği kişiyle olsun. karıların sonu yok. en son ne zaman ayıkken seviştiğimi gayet net hatırlıyorum. bir şeyler eksikti. yazı olmadı. anlamadınız. anlamanıza da gerek yok. diğer taraftan bütün sahte mutluluk yüklenmiş dokuz-beş insanları için ölüm çok sakin. yavaş ölmek daha büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana. altmış yaşında. üç çocuk ve de bir evlatlıkta. şehir dışında, bir tarlanın akabindeki villada yaşıyorsun falan. belki size de böylesi daha büyülü geliyordur. bilmiyorum. ne de olsa ben, rüyamda ölü kedi yavruları görüyorum.

unkapanı imç teftiş raporu

ilk rapor

herhangi bir değişiklik yok.

sonuç

bu gidiş çok ani oldu

evde oturmuş 4 kaplumbağayı ninja, bir fareyi ermiş, bir gergedan ile domuzu punkçı kankalar, bir beyni de dünyayı yok etmek isteyen kötü olarak göstermenin nasıl büyük bir hayal gücü olduğunu düşünürken aldım o kötü haberi. sonra aklıma diğer bir kötü kalpli olan ninja şıreydır ve hevesli gazeteci eprıl geldi. olaylar daha da karıştı.

her şey olabildiğine olağan

şu an kafam çok acayip düşüncelerle dolu sevgili blog okurları. öyle ki kendimi koliletip orta dünyaya göndermek, orada elflerle falan dostluklar kurmak istiyorum. kendimi gondolin iskelesinden batıya giden ilk vapura atıp bu rüyadan kadıköye varmadan uyanmak istiyorum. şu sıralar sadece ama sadece klasik müzik dinliyorum ve dinlediğim şarkılarının adı “last invasion”, “final judgement” gibi gibi şeyler olması beni ürkütüyor. anneme bu şarkıların isimlerinin ne anlama geldiğini söylesem o daha çok ürker. peki sen ürkmüyor musun sevgili blog okuru? kafam çok acayip düşüncelerle dolu demiştim değil mi? evet demişim. şu anda tam olarak yapmak istediğim şey uzaya çıkmadan önce her astronotun yaptığı uçuşlardan birini yapıp 10.000 metre yükselerek sıfır yer çekimi seviyesine ulaşmak. -yüksekliği salladım, yanlışsa uzay mühendisleri bozması beni, uzay mühendisliğini de sikeyim tabi bu arada- işte tam o esnada birinin gelip cumartesi marka şarap şişesiyle kafama yapacağı ölümcül bir vuruşla perfect yapmasını istiyorum. ancak belki o zaman gözlerimi açacağım dünya başka bir dünya olur. eğer öyle olmazsa çok sinirlenirim. öyle ki sinirden taklalar atarım. aynı milevsky gibi. öyle değil mi henry? henry demişken, kissinger geçen perşembe istanbuldaydı, çok selamı var, vakit bulur bulmaz memesine 62ytl yazıp yollayacakmış. evet sizin için çok gereksiz bir bilgi oldu. benim de kafamda çok fazla gereksiz bilgi var. mesela kızılderili geronimo’nun tek tabancayla 15.000 beyazı öldürmüş olması gibi. sonra bu adama para falan teklif etmişler, adam da toprak-duman-ağaç (kızılderili muhteşem üçlüsü) ama beyaz yok demiş. bu da gereksiz bir bilgi mesela. madem benim beynim yer kaplayarak kapasitemi daraltıyor, sizinkini de daraltsın. tekrar tekrar okuyun bunları, unutmayın amına koyim.unutmayın. unutamayın. benim unutamadığım çok şey var. mesela ölmek üzere olan babasının oturduğu tekerlekli sandalyeyi kullanırken mutluluk duyan çocuğun gülümseyişi ya da  göreceği tedavi yüzünden saçları dökülecek olan çocuğunun kendini uzaylı gibi hissetmemesi için saçlarını sıfıra vurduran baba. roller değişiyor sadece. çok şey öğretti bana çapa onkoloji. bir de insan varoluş sebebiyle uzaktan yakından alakası olacağı birine ihtiyaç duyuyor hep -a tribute to sakin- bu sonbahar da bunu öğrenerek geçecek.

yazı bitene kadar alkolün etkisi geçti.

 

yağmurlu bir ekim akşamı

istiklalde yürüyordum. daha doğrusu yağmura istiklalde yürüyorken yakalandım. normalde istiklalde yürürken kulağınıza takılacak sesler lafı eveleyip geveleyerek ağzından çıkaran kızların kelimeleridir ama o gün şemsiye 5 lira diye bağıran işportacıları dinledim sadece.

ıslanmamak için bir yere girmem gerekiyordu. gözüme demirören avm takıldı. daha önce gitmemiştim, herhalde ilk için doğru zamandı -a tribute to neyi ne zaman yapacağını bilemeyen kızlar-

demirören avm ufak bir yer. tuvaletlerindeki el kurutucu cihazlar çok klas. içeride de bir adet virgin var. oraya girmeye karar verdim ve karşıma bu çıktı.

atamız bize çok fazlaydı, biz ona layık olamadık. gözünden ışık çıkarma gibi gizli ve üstün yönlere sahipti. doğrusu bu eşsiz eseri sağdan ve soldan çevreleyen diğer iki kitap da isimleriyle vay amına koyim dedirtiyorlar. bu bir tesadüf olamaz.

fotoğraf gayet kötü, kusura bakmayın, o taşak geçtiğim cansu cantürk kadar olamadım. o da kim diyenleri buradan alayım.

black metalde oruç var mıdır?

vardır.

bunlar da büyük bir huzurla iftar yapan arkadaşlar. daha oruç yediklerini görmedim.

not: bu yazı bir google aramasına cevaben yazılmıştır. çok önemli bir konu açıklığa kavuştu.

az küfretmişim zamanında

zamanında ugg giyen kızlara karşı olan hislerimi beyan etmişim burada. o zamandan beri o kadar çok değiştim ki anlatamam burada ama belki başka yazıya konu olur. değişmeyen tek şey ugg giyen kızlarla ilgili olan vahşet dolu düşüncelerim ve japon metal gruplarına olan kıllığım. bir gün müge anlının sunduğu ve isminin ne olduğunu bilmediğim -ancak çok merak ettiğim- sikimsonik reality şovunda facebooktaki fotoğraflarından ugg hastası olduğu anlaşılan bir kızın -kadın da olabilir- vahşice öldürülüşü işleniyorsa hemen programa canlı telefon bağlantısıyla katılın ve beni ihbar edin. böyle bir orospu çocuğu vardı, kesin bu yapmıştır deyin. varsa telefonumu verin.

işte yukarıdaki dördü için de düşüncelerim aynı. bu kızlar nasıl başardıysa en güzelden en çirkine sıralanmışlar bir de. bu bakımdan en solda saçlarını tuncelili kızlar gibi yaptırmış olan ugglunun -ya da ugglının, her ne skimse- yüzünü sağına çevirmiş oluşunu lehimize şans olarak görüyorum. en sağdakine bunu yapmak istemezdim ama evet onu da öldürmek istiyorum, kusura bakma en sağdaki hatun. burada lafını etmediğim 2 ve 3 no.lu hatunlar da kusura bakmasın diye “çantalarınıza da ayrı ayrı sokayım” yorumunu yaparak onları da bir şekilde hikayeye dahil ediyorum. ayrıca 2 numara, tam bir sweet 16 malzemesisin. çok sarhoş olsam belki ama o da zor listesine aldığım kızlara benziyorsun.

bakın tekrarlıyorum.

ayacıklarınızı* sıcak tutuyor olabilirker. sizce güzel görünüyor olabilirler. ama uzun süre dışarıda kalacağınız zamanlarda lütfen giymeyin şunları kızlar. aksi durumda size rastlama ihtimali artar ve rastlarım. bu da benim gibi bir gönül insanının moralini bozacağı gibi size burada akıl almaz iftiralar etmeme, bilimum çeşit küfür savurmama neden olabilir. yağmurlu havalarda giyin, ona bir şey demiyorum.

*ayacıklarınızı sikeyim bu arada. evet. söyleyecektim, unuttum.

sizden gelenler

arada sırada siz değerleri okurlarımızdan gelen mesajları da burada yayınlamaya karar verdim az önce. tabii ki ilk olarak da çok sevgili okurlarımızdan biri olan hülya’nın bana yazdığı şiiri paylaşacağım -orijinal bölgesi burası- umarım araklamamıştır hülya bir yerden bunu. eğer öyle bir şey varsa bir dahaki sefer bozdoğan kemerine çıkışımda kendimi unkapanı asfaltına gömeceğim. sözüm söz. lafı fazla uzatmıyor, sizi hülya ile başb…

Anan yolda geçiyordu gördüm
Nereye gidiyon teyze diye sordum
SOrdum soruyu soktum boruyu
Anandan akan kanları gördüm

Bu laflar sana girecek
Senden çıkarken acı verecek
Bunu gören Anan ;
Onu sikme beni sik benii diyecek

Bu laflar böyle gider
Lafların hepsi girer
Tutulan boyuna böyle yorumu
Sadece senin gibi ibnelerden çıkar

Hülya derki; bu bir aptaldır
Bunun derdine care anca yarakdır
Ulan ibnenin evladı;
Senin yaşaman zaten bir hatadır

 

çok şey değişti be musa abi

stv değişik bir kanal. vahşi yaşam belgeselleri veriyor. çiftleşme ve koklaşma sahnelerine sansür uyguluyor. ama yine de sayelerinde çok şey öğreniyorum. mesela leoparlarla çok ortak yönüm varmış. leoparlar da avını ağaca çıkarıp yiyor benim gibi. evet ben de ağaca çıkıyorum ve öyle yiyorum. her an bir ağacın tepesinde rastlayabilirsiniz bana, dikkat edin. -aklıma moda yarışmalarında leopara loopar diyen salak karılar gelmişken hepsinin amına koyayım da tepkimi dile getirmiş olayım, oh-

evet, dediğim gibi, ben de bekar evi gibi rahat ve kafamı dinleyebildiğim ortamlarda lahmacun keyfi yapmayı seviyorum mesela (ben=leopar, ağaç=bekar evi, av=lahmacun, bu kez dişi değil, lahmacunu da sipariş ediyorsun geliyor, o yüzden olmadı aslında bu benzetme) günlerden de pazar olursa değmeyin keyfime. hemen giresunspor maçı veren trt’yi açıyorum. giresunspor sevgim de stadyumlarında devre aralarında, maç öncesinde dındını dındını cendere çalmasından kaynaklanıyor. bütün giresunlulara sevgiler, orada çok okurumuz olduğunu biliyoruz.

tabi maç aralarında çalan şarkılar da bu ülkedeki en önemli sorunlardan biri -diğeri kanalizasyonların amerikadakiler kadar kaliteli olmayışı- . default olarak fulden uras’ın “kaç kere sever insan’“ı çalar ama devre arasında kasıla kasıla ısınmaya çıkarken yıldız tilbe’nin damar şarkılarının etkilerine maruz kalan futbolcu arkadaşlarım var. yakınen tanıyorum kendilerini. maçtan sonra bir demet çiçekle ziyaret ettim kendilerini. iyilerdi.

yine de ağırıma gidiyor böyle gerçeklerle yaşamak. hatta öyle ki bazen keşke jamaikalı olsaydım be musa abi diyorum. hakikaten de geçen haftalarda dedim böyle bir şey. aslında 2008de cevahir avm önünde dedim ilk kez. jamaikalı olsam “letsgoyo, hivigoyo” diye bağırma mesleğini edinir, sonra freelancer olarak büyükşehirlerde çeşitli lokasyonlarda animatör olarak görev alırdım. mesela avcılarda bir çiğköfteci açılışında bulunmak isterdim. pardon, yine türkiye’ye dönmüş oldum. bu konuya da zaten nasıl girdim bilmiyorum.

sözün özü: ağaçları kesmeyin. soğan iyi dost. en büyük giresunspor. jamaika ekonomisi bu yıl yüzde 20 büyür.

bu arada radyo yayınlarımız var siz sevgili dostlarımız için ama şahsen bir pozitif ayrımcılık yapıp yayınımızı daha çok ileri seviyede gider sahibi kızlarımızın dinlemesini tercih ederim lakin dinleyici sayısının azlığından şu an hepsinin fatmagülün suçu ne seyrettiğini düşünüyorum. neden böyle?

yayınlar için facebook grubunu takip edin. her hafta şanslı bir hanım dinleyicimiz bizden üzerinde kıvanç tatlıtuğ, jude law, yaşar alptekin ya da her kimi isterse onun fotoğraflarının olduğu bir kaynana dili kazanacak.

iki çay bi kuş

güneşli, güzel mi güzel güncüğümün içine edildikten sonra bilgisayarın başına geçip bir şeyler yazmak istedim ama olmadı.

 

 

bozacının sesine uyandım

merhaba. gözümü açtığımda bakmaya değer pek bir şey bulamadığımdan günün çoğunu uyuyarak geçiriyorum. artık hamza harikalar diyarında. yatağım demeye dilimin varmadığı inorganik parçamın içinde yüzüyorum. kulaçlar atıyorum. zaman zaman boğuluyorum. her şey başıma yatar vaziyetteyken geliyor. mesela sabah tüpçü uyandırdı beni. düşünsenize kapı ısrarla sizi çağırıyor. güç bela dökülerek o kutsal dörtgenden kendinizi atıyorsunuz. bir de bakıyorsunuz.
-tüpçü.
-tüpçü ya.
bu mesleği icra edenleri sevmem. arabalarının arkalarında kırk tane tüple artistleri oynarlar. hani ateşle yaklaşmayacaktık, müdür. o direksiyondaki bıyıklının ağzındaki uzun marlboro emzik değil herhalde. daha kötüsü karınızı becerip, sizi katledebilirler. tüpçü bu. yeni sütçü. keşke eşli olsam. keşke o tüplü ocaklardan bizim eşde de bir tane olsa. keşke eşim beni tüpçüyle çizecek kadar kevaşe olsa. o gevşek amın feyradını kendi silahıyla vurmak için yeter şartları sağlamış olurum. hiçbir şey yapmam. mutfağa giderim. tüpü hortumunu bahçe makasıyla keserim. gaz, evi yavaşça doldururken kapıyı usulca çeker, çıkarım. herkes orgazm sigarası yakar. gol.

pazartesi günlerine nasıl başlamalı

sorunun cevabı basit. bence sevişerek başlamalı. başka türlü kurtulmak mümkün değil bu sendromdan.

ben mesela bugüne dün -yani pazar günü- neden beş şişe soda içtiğimi düşünerek başladım. hazımsızlıktandır muhtemelen dedim kendi kendime. son zamanlarda hazmedemediğim şeylerin listesini yapmaya karar verdim, daha yapmadım.

belki birgün lazım olur diye googledan kendimi şanslı hissederek yogaya başlarken araması yaptım, çıkan sayfayı okudum. dediğim gibi birgün lazım olabilir.

twitter kullanıyorum, ama buradan promosyon yapmak istemiyorum. yalnız paylaştığım bir şey var, buraya da copy paste edeyim, fayda görüyorum çünkü bunda: “Doğum günümü 6 gün önceden kutlayan gizemli kişi, sana teşekkür ederim, bir şey mi anlatmaya çalışıyorsun ?”

sivil ile sürmekte olan sinema muhabbetimiz star warstaki qui-gon jinn karakteri için “son dileğini siktiminin karakteri ne biçim ölmüştü di mi” yorumunu yapmamla neden sona erdi, bunun cevabını bilmiyorum. bence darth maul da en karizma karakterlerden biriydi, zaten sataniste benziyordu.

bir de t-shirtle gezmeyeyim artık.

not: her zaman olduğu gibi yukarıdaki görselin olayımızla bir alakası yok ama ben yine not geçmek istedim.

lahmacun

soğanla güzel.

kırmızı bir cumartesi

pek bir anlamsız geçen yazın -her yıl olduğu gibi- ardından soğuyan havalar nedeniyle titremeye başlamamın yaşadığım ilk kalp çarpıntısı kadar mutluluk vereceğini düşünmezdim. öyle ki sokağa çıkıp sabaha kadar koşasım var.

böyle insanların başına art arda kötü şeyler gelir de felaket silsilesi yaşar ya. işte aynen öyle bir hafta yaşadım sayın sözlük okuru. şok üstüne şok yaşadım öyle böyle değil. her yaşadığım olay ayrı bir bergen parçasına tema olur. peki ne yaşadım? iyi bir arkadaşınızın bilgisayarında son girilen internet sitelerinin arasında gay pornolarına giden linklerin olması dışında pek çok kötü şey diye cevaplayabilirim bu soruyu.

bugün bir de sivil ile buluştuk. gerçekten de bu kez sivildi. birkaç ay sonra görüşmüş olduk, yine birkaç ay sonra alkolle olan küslüğümü bitirdim. bir de hayatımda ilk kez tavla oynadım ki hayatta en iyi olduğum alan buymuş galiba, yeni farkettim. oyunun neticesini de buraya yazıp kimseyi rencide etmek istemiyorum.

taksimde hangi grubun eylem yaptığını yanlış tahmin etmem dışında iyi bir gün olmuş sanırım. yazıda da şu ana dek küfür kullanmadım.

bugün tekrar tekrar kurduğum cümle şuydu: “keşke tekrar üniversitede hazırlık sınıfında olsam“. üniversitede hazırlık okumadım ama zaman içinde gereksiz yere ciddileşen hayatımın aradığı panzehir bu olurdu.

2009da bu bloga neredeyse hergün yazıyormuşuz ama ben takvimi de daha da geriye çekip eylül 2005e gitmek istiyorum.

o sabah güneşin doğuşunu birlikte izliyorduk…

penaltı edebiyatı

o an. kesin öleceğimi bilseydim bileklerimi keserdim. ölmeme ihtimalimin çok komik olacağını düşündüm. bir yetişkinin intihar teşebbüsünün beş yaşında bir kızın çığlık atarak elma şekeri istemesinden hiçbir farkı yoktu. kendimi yüksek bir yerlerden bırakmak istedim. evet, o zaman kesin nalları dikerdim. hayır, cenazem yakışıklı olmalıydı. ayrıca yüksekten korkuyordum. babadan kalma bir yavuz16′ım vardı. hiç mermim yoktu.

çok yavaş ölmeye karar verdim. intiharın en onurlusu böyle olurdu. otuz-kırk yılda. acelem yoktu. dengesiz beslenmeye falan başlamalıydım. hava inceden kararmaya başlamıştı. fena halde sarhoştum. evrenin kendi kuralları vardı. şarhoşlar sadece direksiyon başında ölüyordu. ben açık kafayla bile kötü bir sürücüydüm. ağaçlar ve tabelalar yanımdan geçiyordu. kırtasiyenin önündeydim. -üç tüp bali. on liradan fazla para ödemedim. üstü kaldı.

semtin en virane köşesini aradım. kırık bir ev buldum kendime. burası önümüzdeki sabaha kadar bana yataklık edecekti. ay ışığının düştüğü bir tarafına attım kendimi. kırık ev bok kokuyordu. harbiden rezalet bi’ yerdi. kırık bira şişeleri, kullanılmış prezervatifler her yerdeydi. size selam veren bir kediden bile frengi kapabilirdiniz. yumurta poşetleri çoktan turuncuya bulanmıştı. asıldım. ilk poşet daha patlamadan iki sinyalci peydahlanmıştı. -abi bi’ sigara da bize versene. -dolu mu. boş mu. poşetlerimi gösterdim.  gözleri kaşlarına kadar açılmıştı. belli ki, kıyafetlerimle baliyi bağdaştıramamışlardı. gittiler. üç kişi olarak geri geldiler. üçüncü kişi bi’ yerlerin emniyet müdürünün çocuğuymuş. babası başka bir halt olsa üstündekilerden bi’ 8-10 ay yatarı vardı puştun. kürdanları vardı. ayranları da. hep beraber atlatmaya başladık. sigara yakıyordum. hiç bitmiyordu. bir de kola açtım. yarılayamadım bile. bilgisayarın şeklini bile unutmaya başlamıştım. ama karşımda sohbet programlarından çıkma suratlar uçuşuyordu. biri “üç” dedi. diğeri “sekiz”. biri bana vurdu. sayılarla aram iyidi. bana vuranın göz kırpıp “on dört” dediğini unutmadım. yan taraftan sesler geliyordu. yerinden çıkmış kalorifer peteğine asılıp tek gözümle dışarıyı kestim. bizimkilerden biri fallı fallanmış götü bollanmış elli yaşlarında bir karıyı vaziyetliyordu. midem bulandı. kusamadım. ve evet, üç roldan sonra bizimkiler olmuştuk.

evden çıkmaya çalıştım. nefes almam gerekiyordu. neden buradaydım. hah. evet. kendimi yıkmam gerekiyordu. kapıya doğru hamle yaptım. daha önce görmediğim iki bitirim daha çıkmıştı ortaya. kafasız et yığınlarına benziyorlardı. arka cebime uzanıp, bursa işi kıl çakımı aradım. çakı avucumun içinde eriyordu. açamadım. biri koluma asıldı. tırnaklarını koluma geçirdi. ‘bursa işi’m ay ışığında parladı. maraza orada bitti. nasıl bittiği hakkında hiçbir fikrim yok. şafak sökerken anahtarın deliğini arıyordum. yatağımdaydım. başım dönüyordu. hayat bana en fena fahişenin yapmayacağı orospuluğu yapıyordu. tavan çok alçaktı.


Switch to our mobile site