arka direkte top beklemek

inişli çıkışlı geçen son birkaç günden sonra bütün gün evde kalıp televizyon izlemeye karar vermemin benim için nasıl sonuçlar doğuracağını önceden kestirmem mümkün değildi, hayatımdaki pek çok şeyin aksine.

natgeo’da önce su altında 9 dakika duran adamı, sonra insan yiyen yamyamları -afiyet olsun-, sonra da voodoo rahiplerini gördüm ki rahiplerin genel olarak saçlarını uzayıp düzel bir şekilde arkaya doğru tarayabilen afrikalılar olmaları beni onların gerçekten farklı olduğunu düşünmeye itti.

bunların dışında bir de devletin türklerin uzaydaki haklarını korumak için kurum kurması -kurum kurmak nihalatsiz.org usernamei gibi adeta- en çok dikkatimi çeken haber oldu. bir de ntvdeki tarih programının 25th hour müziklerini çalıyor olması enteresan, ben kafamın içinde çalıyor sanıyordum.

televizyonla olan birlikteliğimi çok net ve kararlı bir şekilde “amına koyim” deyip noktalayarak bilgisayar başına geçtim. aklımda bir şey olmamasına rağmen buraya bir şeyler yazma uğraşındayım.

yazıyı yazmakta olduğum an itibariyle twitterda sürekli okuduğum şey #occupywallstreet. bir an evvel #resitpasayisgaledin bekliyorum bizimkilerden. amerikanlar gerçekten ilginç insanlar. lisedeyken bile benim aklıma gelmiyordu böyle şeyler. bir de galiba amerikanların aptallığından bahseden bir diyalog içerisindeydim bu hafta. bugüne yine televizyonda arnold öküzünü california valisi sıfatıyla görmem ankara-melih gökçek ikilisine daha bir sempatiyle bakmamı sağlar gibi oldu, ama sonra sağlayamadı.

aklıma gelmişken buradan ergenekon sanığı yakınlarına da bir tavsiyede bulunayım. malum çok okunan bir blog, mesaj yerine ulaşabilir. çıkardığınız kitapları bir set halinde piyasaya sürün. isim için de en az bir milyon alternatif var, mesela “gerçekler” olabilir. -hihihi diye gülesim geldi burada-

bir bardak çay almak için mutfağa gitmek üzere olduğumda yaşar nuri öztürkün yeni bir aşka yelken açtığı haberini alınca bu yazıyı burada noktalamaya karar verdim.

garip bi dünya: televizyon dünyası

şimdi benim bu yazıya normalde televizyonun icadından falan girmem gerekiyor ama girmiyorum. merak ediyorsan googleda arat bence. aratılmayacak bir şey değil.

haber kanalları dışında televizyon izleyen biri değilim. geçen akşam tv kumandası elimdeyken başıma gelenler de bu çizgimde çıkmamanın ne kadar faydalı bir şey olacağını yaşatarak öğretti bana.

kanalları sürekli değiştiriyorum. hızlı ilerlerken sanki arada bir şey gördüm. durgun geçen cinsel yaşantım mı beni yanıltıyor yoksa az önce baya anadan doğma bir karı mı belirdi ekranda diye düşünüyorum. geri dönüyorum. kanal rtl. almanca bir ses geliyor arkadan. yahu bakıyorum herkes çıplak. elinde birayla 70 yaşında adamlar daltaşak geziyor, badminton falan oynuyorlar. benim gördüğüm karı da memelerini sallaya sallaya (oy memişler memişler) frizbi atıyor sevgilisine. sevgilisi de mal tabi. röportaj veriyolar, almancam yok anlamıyorum ama çok da prime time bir zamanda am falan görebiliyoruz rtl’de. modernlik güzel şey.

neyse işte bir de acun var. televizyon dünyasının prensi. kah erzurumda üniversite konferans salonunda hülya avşar ile jürilik yaparken, kah ultra sikimsonik adalarda nihat doğan dokunulmaz madalyası -ya da öyle bir şey- takarken çıkıyor, bir sağdan görünüyor, bir solda beliriyor, yeni donanım tanıtma sihirbazı gibi adeta. aslında kendisinin bu yazıyla pek alakası yok da ne bileyim televizyon diyince aklıma geldi.

o değil de şu yıl üniversite hazırlık sınıfında olsam ne güzel olur diyorum kendi kendime. ekşisözlükte yazar olup blog açardım bir tane.

daha girizgahtan mizyon-vizyon geyiklerine girmek “uber” gereksiz. makeup sevişmek kadar yersiz, afyonun kaymağı kadar milli. bu şarkı da kendini bu alemde adam sanan tüm orospu çocuklarına gelsin. shit, fuck, satan, death, sex, drugs, rape.

blog açmak dedim de bu blogun da ilk yazısı 7 aralık 2008de gelmiş (yazının ana fikrini anlamadım). üçüncü yıla yaklaşmışız. bir kutlama yapmayı düşünmüyoruz ama taksimde buluşup bir yerlere gidin. değişen dünyaya ayak uydurun.

şimdi benim çok işim var ama yine dönücem.

gitmeden bir konuda sizi aydınlatmak istedim. bu yukarıdaki bor. hani şu çok olan ama amarikanın bize çıkartmadığı maden. sağda solda hep muhabbeti döner, kurtulamazsınız. bu tip bir tartışmaya girdiğinizde ön bilginiz bulunsun diye göstermek istedim. en azından nasıl bir şeye benzediğini bilin. mutlaka işinize yarayacaktır. okuyun, araştırın, cahil olmayın.

tumblr naneleri

kusura bakmayın. bizim sitenin de tumblr sayfası var ama kişisel bir tumblr sayfam olsa utanırım. arkadaşlarımın yüzüne bakamam yani. batsın bu dünya derim.

gözlemleyebildiğim kadarıyla tumblrda olaylar şöyle gelişiyor adım adım:

  • komik bir kullanıcı adı alıyoruz.
  • googleda “manik depresif yalnız aşk kız ağla sızla pucca” sözcük öbeğinden kafamıza göre iki ya da üç tanesini seçip görsel araması yapıyoruz ki yukarıdaki fotoğrafı buldum ben, tabii ki tumblr’da host edilen bir görsel bu.
  • bunun altına böyle “hey özgürlük ah 60lar devrim bir çiçektir” gibisinde şeyler yazıp “gelen sevgili giden sevgiliyi arattı, önce giden belki sonra gelir, gelmese de yine gelir, o gelmezse şu şarkıyı dinler ağlarım” gibisinden radiohead benzeri müzik yapan pek tanınmamış -mümkünse last.fm de 1 milyon altı skroplanmaya sahip- bir grubun dandik bir şarkısı paylaşılır. bu şarkıyla ilgili bir not geçeceğim yazının sonunda.
  • olabildiğince salak olunur.
  • bir de avatar önemli. önceden kankayla gidilen bershka mağazasının kabininde üstte xl erkek tişörtü altta don varken çekilen fotoğraf yüz gözükmeyecek şekilde avatar yapılmalıdır. tumblr’ı müthiş bir ekmek kapısı olarak görüldüğü için “aa bu kız verir” imajı uyandırılmalı.

devam edemeyeceğim ben. özetle tumblr kötü şey. çok kötü şey.

23 şubat 2008 akşamı neler yaptım?

tarih 23 şubat 2008… ulaş’ın yanındaki ilkay’a sezen nasıl kız? diye soralı tam 8 yıl olmuş (bu hikayede ulaş sezen’den hoşlanan, ilkay da sezen’le aynı sınıfta olan kız, sezen de kız işte). ilkay’ın cevabı tam sikimlik kızdı.

ufak çapta da olsa bir tartışma yaşamıştık o gün parkta. ama güzel cevaptı mucit ilkay’ın verdiği. dünyaları sikti attı adeta.

sonra aradan sekiz yıl geçti. geldik 2008′e…

bir şubat akşamı..

kendimizce bir takım sanatsal olaylara merak salmışız.

şimdi sitenin tepesinde hayatın tek ve gerçek anlamı olarak geçen bir ifadenin turuncu harfçiklerle masumca ifade edilişi bence epey bir sanatsal değer taşıyor. yalnız olaylar derinleşmeden hatırlatayım.. albüm içerisinde ellerde skol biralarla recep ivedik flylerları önünde çekilen fotoğraflar ile halet-i ruhiyemizi açıklama babında son derece determinant.

burada da kapitalizme bir darbe vurmuşu… ahehaheha

tam bi sapıtma hali. terbiyesizlik olsun da nasıl olursa olsun. bu ne kardeşim.

seda ablamıza ve deli yürek kenan abimize yapılan bu saygısızlığı affetmemiz mümkün değil. heleloyloooyloyyy

lahmacuncu seviyesine düşen espri anlayışı alkolmetre gibi adeta. kolay gelsin trafik şube.

insanoğlu gerçekten de çok yaratıcı. yeter ki doğayla bütünleşebilsin.

insanoğlunun yaratıcılığından bahsetmiştim.

bu sanat eseriyle de tühh ananız bacınız yok mu sizin eleştirisi hakediyoruz. hee bu arada sanatın da sanatçının da anasını sikeyim.

bu hareketten sonra 5 dakika saygı duruşunda bulunup ağzımızla korna sesi çıkardık. zaten alkollüydük.

reklam olmasın diye arabanın markasını kapadım ama fiattı araba.

işte insanlığın bittiğinin resmi.

bütün bunlar olduktan sonra nasıl normal biri oldum? içkiyi nasıl bıraktım? ibret dolu bir hikaye. eğer stv ile anlaşamazsam içimde kalmasın diye buradan yayınlıyorum. şimdilik bye amk.

a night to forget bu arada.

2011 de bitiyor

şu kadar zamandır bloga yazmadığıma inanamıyorum arkadaş. hakikaten inanamıyorum. yok yani böyle bir olay. ulan it yazmıyorsun, bari git şu facebook sayfasına bak, onlar da okurların haykırışlarını oku.

evet. bugüne kadar blogda pek çok ibnelik, orospu çocukluğundan bahsettik, bu son ayrılık da bizim orospu çocukluklarımız hanesine not girilsin lütfen. zamanı gelince geri dönüş yaparız.

şimdi başlığa uygun gitmek lazım, zamandan bahsetmek lazım. neler oldu neler bitti bu uzun ayrılık dilimde. bir kere hatırlatayım sivil şu anda sivil değil. kendisi şu anda güzel mi güzel bir anadolu kentinde -anlata anlata bitiremiyor- birliğinde nizamiyede nöbettir, kakadır falan, vatani görevini -ahahaha- yerine getiriyor. neyse büyük laf etmeyelim, vatani görevim bekler beni ileride.

arada eski yazılara bakıyorum da şu çarptı gözüme. marliyn manson orospu çocuğuymuş. bugün de aynı şeyi düşünüyorum, bir farklılık yok.

Peki ben ne yaptım bu arada? Hiçbir şey yapmadım. Hayatım garip bir hal aldı, üslubum bile değişmiş bazı noktalar dışında. ama bizim sitenin şu sloganını düşündüm hayatın tek ve gerçek anlamı am şeklinde olan. aslında hayatın anlamının ne olduğu düşünüyordum, çıkış noktam am oldu, evet lan dedim, hatta evreka dedim, hepimizin çıkış noktası orası. garip ama hayata anamızın amından başlıyoruz. neyse, sonrası karışık, mananın derinliklerinde kayboldum. zaten yazı böyle giderse başarısız bir blogging girişim olan Bir Genç Kızın Anılarına döner bu iş.

Yahu bir de piyasada yokken, 22 ağustos diye bir şey çıkmış, siteler kapanacakmış. gündemden uzak kalmak kötü şey. adeta memleketi için mezarından kalkmış atatürk gibiyim. bu arada sevgili mike gerçekten de kendini tekrar tekrar okutan bir cümle kurmuş.

hatırlamıyorum ama sanırım bugüne kadar blogumuza gelen ziyaretçilerin google aramalarında kullandıklarını key phraseleri paylaşmadık ama gördüğüm kadarıyla hala deviantarttan ekmek yemeye çalışanlar var. gereksiz bulsam da söylemem lazım, geçti oranın modası. 2005-06 yıllarında savaş karşıtlığından, aktivistlikten vb. politik duruşlardan hasat yapabiliyordunuz da devir o devir değil, hem de hiç değil.

ağır ağır eski günlerine dönecek blog. bize güvenin. hepinizi kucaklıyoruz. 62ytl varsa türkiye için var. durmak yok, yola devam. 62ytl ile herkes gülecek. bize her şey sizi hatırlatıyor.

papatyalı yazılar vol. 1

güne “sabahın köründe daha güneş doğmadan, mahallenin piçleri sokağa çıkmadan” şarkısıyla başlamanın bir getirisi olur mu diye düşündüm. küheylan yelesinden yapılmış döşeğimden (heyt be!) adeta bir ok gibi fırladım.

tabi hevesim çabuk kırıldı. neden kırıldı derseniz yalnızlık koyuyor. bahar aylarının gelmesiyle gevşeyen gönül yayları istiyor ki manita gelsin, daha mahallenin piçleri sokağa çıkmadan, “hayatıım, sana puf böreği yaptım” diye seslensin, geceden arta kalan kısılmış sesiyle. işte o zaman çok güzel şeyler olur biliyor musun okur.

gerçi manita olayları da kötü be. burası türkiye, ben de her öğün soğan yiyen insanım, “hayatıım sana puf böreği yaparım ama yeme şu soğanları” derse atarlanırım, dellenirim, küllenirim. sarmısak olayına eyvallah ama soğan o kadar kötü değil. soğanı artık kabullenin kızlar. rüyamda bununla ilgili bir şey gördüm de.

bu ilişkilerin karmaşıklığı da bambaşka bir sorunsal. burada insan doğası gereği diye başlayıp giden cümleler kurmak istemiyorum ama ey sevgililer, ilişkiler aslında o kadar karmaşık değil. bir insanla birlikte olurken büyük israil’i kurmuyorsunuz. bir de kızlar, lütfen ex-manitalarla kamuya açık alanlarda tartışırken “haa şimdi de aşık oldu öyle mi?” gibisinden cümleler kurmayın. bir haftada iki kez denk gelmem bunun sık yaşanan bir olay olduğunu ispatlıyor. ulan herif orospu çocuğu mu? niye aşık olmasın? seninleyken süperman miydi bu adam?

özet geçeyim…

bana sabahları puf böreği yapacak, soğanı benimseyecek, gereksiz tartışmalardan kaçınacak bütün kadınların kulu kölesi olurum, adlarını göğsüme dövdürürüm, deplasmanına giderim.

neyse, önemsiz şeyler bunlar. sabah sabah ne yapmaya çalıştığımı inanın ben de anlamadım ama papatya olayında iyi ekmek var dediler.

haydi herkesi öldürelim


okkoro fukara sevgili okurlar. iki gün önce beşiktaş’ın göbeğinde yarrak gibi yükselen en az mısır’daki sfenksler kadar heybetli ama kimsenin ne sikime derman olduğunu bilmediği o heykelin gölgesinde heper’le memleketi kurtarıyorduk. heykelin boyutunu bilenleriniz gölgesinin altında yalnız olamayacağımızı tahmin etmiştir. evet. bizden başka bir adet polis arabası, iki adet polis memuru, bir adet protatif masa, üç adet “idamın geri gelmesini isteyen” vatandaşımız daha vardı. idam uygulamasının tekrar yürürlüğe konmasını ne kadar istedikleri gözlerinden okunuyordu. hatta bu uğurda imza falan da topluyorlardı. bu işi daha önce pek çok kere yaptığı mart ayınında eda taşpınar bronzluğuna ulaşmış suratından belli olan bariton sesli ağabey beşiktaş’taki yaya trafiğine şöyle çığırıyordu: “çocuklar ölmesin, analar ağlamasın. idamın geri getirilmesini istiyoruz.” işler de gayet iyiydi.

başka idam isteyenler de vardı. idam isteyenler kalabalığın içinden ok gibi fırlıyor, masadakilere mürekkepli saygılarını sunduktan sonra aynı hızla idam istemeyenlerin arasına karışıyorlardı. susamıştık. karnımız açtı. oralı değildik. tekrar aynı yere döndüğümüzde ise artık heykelin gölgesi yoktu. saat 12′yi yeni vurmuştu. imza toplanan masanın olduğu yerde sokak lambasının ışığında parlayan bir midye tezgâhı ve üç tane kedi vardı. orada terk edilmiş bir balkabağı görseydim daha az şaşırırdım, dostlarım. bu fantastik hikaye beni eve dönüş yolunda da yalnız bırakmadı. aklıma çocukken idamı ne kadar çok sevdiğim geldi. idamı karşılıksız seviyor, her gün birileri yaptıkları zalimlikler için cehenneme gönderilsin istiyordum. üstelik öyle normal yollarla değil. en sevdiğim metod: kucak infazı adını verdiğim yöntemdi. tecavüzcünün erekte olmasını bekliyor, sonra sikini kesiveriyordunuz. herif kan kaybından ölürken işlediği bütün günahlar bacaklarından akıp gidiyordu. profesyonel striptizcilerin de işin içinde bulunduğu bu cezai yaptırımı bir defa canlı görmek için en sevdiğim ninja kaplumbağa figürümü bile vermeye hazırdım. işte çocukken bu tür şeyler düşünüyordum. bu söylediklerimi ciddiye alıp beni psikiyatrıyla tanıştırmayı düşünenleriniz olmuştur. o halde o yıllarda kendi sümüğümü yiyip, bokumla oynadığımı da bilin.

aynada keline bakmadan idamın bir yaptırım olarak uygulanmasını isteyenlerin altı yaşındaki benden ne kadar farklı olduğunu kestiremiyorum. ‘iyi insanlar’, kötü insanların infaz edilmesini istiyorlar. devlet eliyle canlı yayında cinayet görmek istemek kadar büyük bir orospu çocukluğu yoktur. toplumun istemesi gereken kötü olanı göçe zorlamaktır. onu ezmek değil. kötüyü ezmek iyiye kalmamıştır. bir adam, bir çocuğun ırzına geçip onu öldürüyorsa bu oldukça nahoş bir durumdur. bu konuda ben de siz gerizekalılarla mutabıkım. fakat bu adamın bilinçsiz bir sapkın olduğunu, yediği bokların bir eğilimin ürünü olduğunu tartmaktan çok uzaksınız. eğer çok kudret abidesi saydığınız o devlet örgütü, bu hasta adamı sizlerden izole edemiyorsa ve siz bunun farkında değilseniz oturun, ağlayın.

e-o zaman asmayalım da besleyelim mi. kamu kanaati her zaman yargıdan çok daha acımasız olmuştur. linç etmek istiyorsunuz. hatta siz de çocuk tecavüzcülerinin çocuklarını sikin. çocuğu yoksa on beş yaşını aşmamış yakın akrabalarını bulun, sikin. çocuğunu ısırdı diye sokak köpeğini saçmayla dolduran adam da var elimizde. her mahalleden en az üç ölüm mangası çıkar. infaz sonrası da halısaha. ehahaha.

aslında hayat güzel yüksel uzel

merhaba.

aslında hepimiz varlıklı bir ailenin tek çocuğu olmak isteriz, ama orta gelirli bir ailenin 3 numarasısıyızdır. gerçekten bedava ve bir o kadar da şahane şeyler yapmak yerine üzerinde amex yazan kartlarımızla bedavaymışçasına alışveriş yapmak isteriz. 350 yeni türk lirası sayarak aldığımız v yaka tişörtün iman tahtamıza temas ederken aldığımız orgazmik hazdan ziyade her daim hiçbir şeyin bedeli yokmuş kafası yapan überzengin velet triplerini severiz. tabi orta halli bireyler için bunlar, bir nil timsahıyla yavru bir geyiğin sevişerek dünyaevine girmeleri kadar uzak olaylardır.

radikallerde seyretmeyi seven bizler, kaybedeni oynamayı seçeriz. böylesi daha kolaydır. ağla. çünkü istanbul çok kasvetli. gündüzler çok aydınlık. bugün pazartesi. yarın pazartesi. patronuna her gün kızgınsın, fakat hiç dövüşmedin. “burası değilse neresi. şimdi değilse ne zaman.” bugün de vuramadın. ağlamaya devam et.

kafamızı yatağın öbür ucuna koyup uyumanın kıymetini hiçbir zaman bilemeyeceğiz ya da yastığın soğuk tarafını çevirmenin. bir yerler çok yeşil. göremeyeğiz. uzaklar çok güzel. gidemeyeğiz. bizden başka insanlar da var. sevemeyeceğiz.

ehaha. naber piçler. uzun süredir siklisoklu yazmıyoruz. bu post da onun yansıması. bir süre sonra elimiz alışır, tuş sesleri ovalara yayılır.

şu anda milyonlarca genç

adının ygs olduğunu düşündüğüm -sandığım, her ne skimse- sınavda ter döküyor, döktü. döktü de noldu? bir şey mi oldu? hayır. sınavlar daha devam edecek.

hiç eğitim sistemi tamlamasını içeren cümleler kurmayacağım, bu da sondu. bu sabah saat 9 gibi uyandığımda önce gözümdeki çapağın beni rahatsız ettiğini farkettim. sonra da aklıma bugüne ygs’ye giren genç arkadaşlar geldi. ulan kalkıp bir şeyler yazayım dedim ama inanır mısınız çok koyardı pazar sabahı o saatte kalkmak. anca kalkabildim şimdi. ama yatakta kaldığım süre boyunca eski manitalardan süre kaldığı kadar ygscileri düşünmeye çalıştım.

iyi bir üniversitede okumak, ne bileyim, iyi bir gelecek herkesin hakkı. ama ben sınava girdiğimde hiç böyle düşünmemiştim. benim zamanımdaki sınav öss diye kısaltılıyordu. sınav anında dışarıdan birinin gelip “amına kodumn çocukları inşallah kazanamazsınız” diye bağırıp bulunduğum sıkıcı ortamı şenlendirmesini istedim tengri’den. olmayınca sınavın felsefe bölümüne geçtim.

bugünkü ygs’de 0 çekenleri açıklamakla birlikte “istediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz?” diye soranları da açıklamalılar bence. bizzat şahit oldum girdiğim tek sınavda. başka yerlerde de oluyordur mutlaka.

neyse uzatmayalım lafı. yukarıdaki görsel özellikle sınava giren erkek öğrencilere armağanımdır -bir an kendimi atatürk gibi hissettim-. sınava hazırlık dönemi boyunca o stresi yaşayan, çıkardığı sivilceler yüzünden suratı talan edilmiş havuç tarlasına dönen öğrenciler, birleşin! -şimdi de marx oldum-. birleşin, kerhaneye falan gidin, beyoğluna gidin, yanında manitası olan kızlara laf falan atın, mevzu çıkarın. gün sizin gününüz -şimdi de üstün dökmen-

dust kuruyorum beyler

hani sibel kekilli diyor ya, “porno benim isyanımdı“.  bir dönem gençliğin de isyanı counter strike idi. ben de counter ile isyan etmiştim hatta. birgün mal arkadaşım mucit osman’ın “olm gel kantır oynayalım” demesinin o an hayatımda çok şeyi değiştireceğini bilmiyordum. sonradan bu oyun bir şekilde isyana dönüştü işte. sniper açıp binaların tepelerinden falan atlıyordum. aynı sibel’in lafı gibi büyük bir lafmış osmanınki de halbuki (okuyorsan senin amına koyim, hala ev telefonundan arıyorsun beni. bunu sana ilk kez 2005te söylemiştim, sene 2011 oldu).

oynadık, çok kelleler aldım -headshot da diyoruz-, çok götler kestim falan. baktım böyle olmuyor. bu arada şuraya kadar sibel kekilli (porno), eski sevgili, osman ve kantır başlığını hakeden saçmasapan bir yazı oldu farkındayım. ben olsam bundan sonrasını okumam.

Ancak ben böyle puştluk yaparım işte. Güzel bir sibel fotoğrafıyla okurun devamlılık göstermesini sağlarım. bu arada internette sibel’in samanlıklar üzerinde anlamsız fotoğrafları varmış, az önce gördüm. Hee sakın pornoyu kötülediğim falan düşünülmesin. Sonuçta hayatının bir bölümünde counter strike oynadığını itiraf etmiş bir adamım. Kendimle çelişirim eğer pornoyu kötülersem, iyi bir şey porno, yararlı.

Bir de kızcağız nasıl isyan ettiyse ödemede ciddi bir gecikme olmuş.

Şu an en çok düşündüğüm şey birkaç sene evvel epey meşhur olmuş bilim adamı ÇETİN BAL’ın ne yapmakta olduğu. Kendisi Zamanda Yolculuk Araştırma Merkezinin başındaydı bilindiği üzere, şu an nerenin başında acaba? Japonya depremiyle ilgili ne düşünüyor? İstanbulda aynısı olur mu? Travestiler Merter’i neden terk etti? Neden kendisinin ismini duyamıyoruz? Bir takım orospu çocukları mı küstürdü onu bilime?

Neyse, biraz uyayım, yine yazacam.

selaminaleyküm abiler biz geldik

merhabalar okurlar.

öyle oldu, böyle oldu, epeydir yazamadık. ancak siz sevgili hayranlarımızın yoğun isteğine, özellikle de bayan arkadaşların yaptığı çılgınca geri dönüş çağrılarına daha fazla dayanamadık. öyle çılgınca şeylerde ki bunlar yazarak bitiremem. öyle şeyler yani.

geri dönüş şerefine bir de yeni tasarımla karşınızda bulunmaktayız pek değerli okurlar. sivil bana sitenin tipografisi kötü demişti. beklenenin aksine tipografinin ne demek olduğunu biliyordum. sonra sitenin tipografisini güzelce yaptırdık. paraya kıydık, en iyisi olsun dedik, dünyanın bi numaralı bu işlerden anlayan adamını bulduk, ona yaptırdık. hatırlayacağınız üzere babalarımız zengindi bizim.

başlığı nereden geldiğini hatırlayana, çıkarana, bulana edene bu yılın çok değerli ilk on puanını veriyorum.

daha daha sık yazacağız artık, hepinizi öptüm. şimdilik siktirip gitmem icap ediyor.

hellöğ

merhaba.
sevgili kendini adam zanneden bütün orospu çocukları;
ağzınızı, yüzünüzü, sol gözünüzü,
elinizi, ağzınızı, daracık boğazınızı,
annnenizi, bacınızı, soy ağacınızı sikmeye geldik.
sevgiler.

bu arada yeni tasarımın adı: ebru vatansever ft. k2 – yerleriniz kaymıyo’ (özellikle logonun üzerinde moonwalk yapasım geliyo’) /* tüm müzik marketlerde. */

balgamlı asfaltlar

herkes her şeyiyle halis olsun diye giriyor google’da başlığı arattığım karşıma çıkan ilk site. sonra halis olmak dedim google’a halis olmak ihlas ile mümkündür dedi, sonra muhabbet fedaileri adlı nurcu bir site çıktı karşıma.

hayatımda hiçbir şey yapmadan geçireceğim zamanların bana en çok şeyi öğreten zamanlar olacağını tahmin etmezdim. hiçbir şey yapmıyorum gerçekten. nedense beyazıt’ı ve eminönü’nü gezmeyi özledim. işportacıların sloganlarından best of hazırlayabilirim sizin için. trenin kalkmasını beklemeyi de, çöp toplayan çocukları izlemeyi de özledim. hüseyin avni dede’yi de özledim aslında (fotoğraf salih ağıra ait ve tabii ki yine izin almadan kullandım), ben de onun gibi acılarımın saltanatını sürüyorum şu an.

sonra internet geldi, her şey değişti. facebook’ta çok fazla takipçimiz var. eski yazıları okuyorum da bazen öyle saçma şeyler var ki, şimdi gelen reputasyonun sorumluluğu ağır. utanıyorum ey okur. aysun kayacı hala utanmıyor ama.

hayatın bana öğrettiği en güzel şeylerden biri karşıma çıkan her şeyi çok da sikime takmamam gerektiği oldu.

şimdi şuraya yazmaya gelirken aklımda bir dünya şeytanlık vardı ama avni dedenin gözleri duygulandırdı herhalde beni. bütün duygusallığım birkaç internet sitesine girince yerle bir oldu. hatta şu an fotoğrafçılarla taşak geçesim var. hislerim beni kuyumcu vitrini kulaklı metalcilere yönlendirdi. bomboş otobüslerde ayakta duranlar neden hep metalci oluyor ey okur?

formspring’ten de tonla soru geliyor. adsl olmasaydı bu kadar soru gelmeyecekti eminim. hepiniz servis sağlayıcınızın size sunduğu internet hızı kadar özgürsünüz aslında, unutmayın bunu da. sorulara döneyim, kimi sorular bana eski sevgililerimi hatırlatıyor. sevgili demişken son yazımda ankaralı kızlar üzerinden toplumsal gerçekleri gün yüzünden çıkarmıştım. o zamanki fikirlerim doğruydu, bugün bir kez daha anladım. müstakbel partnerine yatak odasının kapalarını “bu gece beni mantı gibi ye” cümlesiyle açanlar var. hayatım film şeridi olsa sevgililerimin olduğu her şeride ayrı ayrı işerim.

bu arada sevişme demişken, bu işi lüften sadece kızlar yapsın. erkekler mümkünse sikişsinler.

bir kimseye amcık ağızlı götveren deme hakkım


hola. sıcaklığın mevsim normallerine dönmesiyle birlikte ben de ait olduğum yere, monitörün önüne, dönmeye karar verdim. ilk anda yerimi yadırgamadım desem yalan olur. şu an oturduğum yer, yıllardır oturduğum yer değildi. çok uzun zaman olmuş dedim ve arkama yaslandım. uzun zamandır yazmadığımı bir zamanlar göt yanaklarıma tam uyumlu bürosit marka kolçaksız büro koltuğumdaki oyuğun formunu kaybetmesinden anladım, sevgili okur. yoğun gündem ile ilgili bir su kasidesi beklerken götümle ilgili bir güzelleme ile karşılaşmanın sizleri nasıl da hayal kırıklığına uğrattı değil mi. hepinizden bu yersiz girizgâh için özür dilemek istiyorum fakat yapmam lazımdı, bir şekilde götüme minnet borcumu ödemeliydim. bu borcu ödemek için de peşi sıra  “iyi ki varsın götüm” yerine hiç olmamış kısa bir hikayenin içinde götümden bahsetmeyi uygun gördüm. götüme de bu yakışırdı.

her neyse. her şey müjde ar‘ın thoreau ‘cu olduğunu açıklamasıyla başladı. şu durumun bende yarattığı travmayı bir düşünsenize : televizyonu açıyorum ve müjde ar arka arka “toro toro” diyor. o kadar ki, kamera kadrajının dışına kocaman bir miura boğası bağlamışlar da kadın periyodik aralıklarla “toro toro” diyerek hayvancağızı sakinleştirmeye çalışıyor zannettim. bir süre sonra toroların yanına devlet, tahakküm, alt dudak gibi terimleri de eklemeye başlayınca şunu anladım; beyler kadın saçlarına gölge yaptırmış ve anarşistmiş. okan bayülgen‘in kafasını zaten biliyorsunuz. toplumumuzun tabularını birer birer yıkıyor. çok büyük ve pöpüler bir anarşist.(!) bu arada sizlere çok acayip bi’ haberim var, tuna kiremitçi‘de anarşist olduğunu deklare etmiş. kadife ceketin içine missouri üniversitesi baskılı tişörtünü giydiği günler son derece anarşist oluyormuş.

madem bu ülkede bu kadar zıpır bu kadar sınır tanımaz bu kadar kural bilmez insan var; neden hâlâ telefonun diğer ucundaki arkadaşıma amcık ağızlı götveren dediğim için dolmuş sırasındaki insanlardan 4 numara bakışlar yiyorum. sabah koşusunda beyaz spor ayakkabılarına bulaşmış köpek pisliğine bile çok daha merhametli baktıklarına eminim. hele hele yaş ortalaması biraz yüksekse “amına koyayım” demem yetiyor. önce bakıyorlar sonra da kafalarını iki yana sallıyorlar. büyük ihtimalle şöyle düşünüyorlar : “hiç umut yok, artık dejenere oldu.”

bu tayfadan olup da bu blogu okuyan bir fert varsa -ki varsa zaten uzatıp kendi götümü sikeceğim- topunuzun tillahını sikeyim. sabahtan akşama kadar anne-bacı-amca-elti-teyze-mürebbiye sekstetinin birbirine kaynamasını konu alan dizileri imtina etmeden seyrederseniz, sonra adamın biri bir başka birinin amına koyunca dejenere oldu. cemiyet hayatının önde gelen isimlerinin size aşılamaya çalıştığı anarşist kültürden hiç mi vitaminlenmediniz. hepsini geçtim, hiç mi okan ‘the anarşist’ bayülgen seyretmiyorsunuz.

görebileceğiniz üzere birçok konuda birçok derdim var. şu beni ve benim gibileri umutsuz vaka diyerek ıskartaya çıkaran teyzeleri ve amcaları “yerleşik gelenekler” durağında bırakıyorum. görsel medyanın oluşturduğu plastik kültüre ise söylenecek pek çok şey var aslında. mesela, am diyerek başlayabilirim bunlara. çünkü kaçınılmaz olarak her trend olan şey gibi anarşizmin de asi karılara sahip olmak isteyen henüz milli olmamış çocukcağızlar tarafından emilerek altı boşaltılıyor. negzel.

birtakım olaylar

eveeet. geçirdiğim bir dizi operasyondan sağlıklı, mutlu ama huzursuz ve rahatsız biçimde tekrar karşınızdayım. istirahat süresi boyunca yine bazı olayları kafaya taktığımdan huzursuzluğum ve doğuştan olup engelleyemediğim sebeplerden dolayı rahatsızlığım devam ediyor. yine de her şeye rağmen hayat çok güzel. tekrar alemlere atılıp çılgın, halı sahalara dönüp gol ve meydanlara çıkıp kızlara laf atmak çok güzel şey.

sosyolojiye duyduğum saygı ankaralı kızların bir bireymişcesine sahip olduğu ortak özelliklerden ileri gelir. bunu daha önce milyon kez söyledim başka yerlerde, burada da söyleyeyim. bu konuyu tamamen aklımdan çıkarıp ayağı champ elysee’ye basmış, gözü londra, new york falan görmüş, e haliyle kukusu da küçük hepere hayır diyemeyecek olan bayanlarla arkadaşlık yapmaya karar vermişken, yurdumun has ankaralı kızlarını bana hatırlatanlara kucak dolusu sevgiler her şeye rağmen.

an itibariyle birkaç haber sitesine yoğunlaşıp tamamen dikkatimi oraya verdikten sonra yazıya geri dönüş yapsam da ne yazmaya çalışıyor olduğumu anlamak biraz zamanımı aldı. doktoru aradım, durumu anlatmaya çalıştım, narkozdandır dedi. neyse konuya geri dönmeli artık.

ankaralı kızlar yavaş yavaş olayın farkına varıyor çünkü önlerinde ibretlik vakalar var. ankaralı yasemin albümüne ismini veren “çıldıralım” şarkısının yanına “bitti bu flört”, “kurnazsın”, “kaldır kollarını”, “bomba” ve en merak ettiğim şarkı olan “atım arap”ı bir albümde topluyor. yorum yapmadan başka bir örnek veriyorum, o da voleybolcu neslihan demir. eskişehirli olmasına rağmen ben ankaralıyım diye bağırıyor, çin master turnuvasında türkiyeden en çok neyi özledin sorusuna “pilav üstü kuru ahaha” diyecekmiş gibi görünüyor. ayrıca kendisinden deodorant üreten şirketlerin pazarlama sorumluları da epey rahatsızmış. yapma etme neslihan, kendine çeki düzen ver.

bu konu üzerinde fazla yoğunlaşmamın bana yaşatması olası cinsel soğukluğu erken farketmem iyi oldu. blogdan sevgili okurlara iletmek istediğim bir şey var. iki, tercihen üç yabancı dil bilen, hayata pozitif bakan, sosyal yönü kuvvetli, eli yüzü düzgün bir kız arkadaşla beyazıt-kapalıçarşı- eminönü arasında dolaşığ alışveriş yapmak istiyorum, bilginize.

kılıçdaroğlu rüzgarı


pek modern ülkemiz fellah tayfasının tekeline düşmesin kafasıyla yıllardır chp’ye oy veren insanlar, gecenin şu pompaya en müsait saatlerinde büyük ihtimalle oturmuş haber sitelerini okuyarak siklerini sıvazlıyorlar. yok lan, baykal prodüksiyonla falan alakası yok. neden peki, çünkü “solda” küskünler barışıyor.

neye darıldığı artık unutulan küskün kamer genç’in mesajı vermesi, geçtiğimiz yerel seçimlerde gönlü alınan tecrübeli küskün murat karayalçın‘ın parti yönetimine pike yapması gibi haberleri ayrı ayrı sekmelerde açıp tekrar tekrar okuyup elektrobugi yapan insanlar canlanıyor gözümün önünde. peki ya cumhuriyetle yaşıt olmasına rağmen ufak bir galaksi büyüklüğündeki çantasını hâlâ ilk günkü kondisyonuyla taşıyabilen rahşan ecevit. ve rahşan ecevit’in yanında getirdiğini iddia ettiği bülent ecevit’in ruhu. her seçim öncesi chp’ye geçme sinyalleri verip son anda geçmeyen yılmaz büyükerşen‘in bu sefer harbiden altı ok’lu formayı giyeceğinin mesajlarını vermesi. oğlum(!), bir chpli bir solcunun en mutlu günü bugün olsa gerek.

tüm bu kafa tokuşturmaların, uzlaşmaların, birleşmelerin üstüne kılıçdaroğlu’nun ağzından yolsuzluk ve yoksulluk kelimelerinin ardarda çıkması ve alt komşumun garaja geçerek arabasından bize çelik’in yorumuyla 10. yıl marşı’nı son ses dinletmesi. tüm bunlar bana resmen ülke çapında bir ayinmiş gibi geldi.

merhaba. memleketin çeşitli yerlerinden anahaber bültenine bağlanan kofti spiker ağızlarına daha fazla devam edemeyeceğim. o yüzden bundan sonra söyleyeceklerim pek çoğunuzun pek hoşuna gitmeyecek. kemal kılıçdaroğlu yerinde olsam ilk iş günü itibariyle önce chp kadın kollarını sonra da chp’yi lağvetmek için gerekli olan dilekçeyi ilgili makama veririm. chp’yi genelnekten statükocu olduğu için, kadın kollarını da artık tayyörün modası geçtiği için.

yanlış anlaşılmak istemem, yanlış anlayanın da amınakoyayım : kemal kılıçdaroğlu‘yla bir sorunum yok. kendisi yolsuzluk yapanları sikertmek branşında çok başarılı bir atlet. yalnız zamanında kendi tekellerini yaratmış bir partinin taze genel başkanı yoksulluğu bitireceğiz, üzerine de tüy dikeceğiz minvalinde beyanatlarda bulunursa  “abim yavaş gel” çekmek zorunda hissederim kendimi. çıkıp şunu dimdirekt söylese : “arkadaşım hepimiz patates yetiştireceğiz, herkesin karnı doyacak ama sefalet içinde yaşayacağız”. oy vermekle kalmam götümü de veririm. borç yükü artmayacak, işsizlik azalacak, enflasyon azalacak. alice harikalar diyarı’nda amınakoyayım.

kurultay’daki bu şenlik havasına hiç şaşırmıyorum. çünkü chp delegeleri kemal sever. yakın örneği kemal derviş. uzak örneğini hepiniz biliyorsunuz. lan bu arada baykal’a da çok ayıp oldu. gerçi ben bu baykal canlısının kafasının nasıl çalıştığını halen anlayabilmiş değilim. istifa etmek için binlerce neden varken sen git aralarından seks kasedini seç. sevgili baykal, senelerdir tek iktidar hamleni o kasette gördük. tam oy verecektik, istifa ettin. oldu mu şimdi.

yeterince asi olamıyoruz

kabul edelim bunu, yapamıyoruz.

bu hayatta hiçbir şeye üzülmedim istiklal caddesine döşenen kaldırım taşlarından galatasaray lisesi önüne denk gelenlere üzüldüğüm kadar. ne zaman havalar biraz ısınsa, tam kış bitti yağmur çamurdan kurtuldum derken aktivist, heyecanlı, hoplayan zıplayan gençlerin istilasına uğruyorlar. bu gençler hayatlarında hiçbir şeyi organize olarak yapmadıkları için her gün farklı bir üniversitenin isyankarlarını taşıyorlar.

bugünün programında tkp’li öğrenciler vardı. ben de daha isyankar biri olarak propagandhi dinleyerek istikalde yürüyordum. mor rengin hakim olduğu vasat bayanlardan -üzgünüm ama çok daha güzel travestiler var beyoğlunda- ve yağlı saçlı-bakımsız sakallı-aylık 10 lira su faturası ödeyen öğrenci evi sakini baylardan oluşan topluluk “akepeye boyun eğmeyeceğiz”le startı verdi ***. 50 metre ileride bekleyen polisleri kesen anlık utangaç bakışlar da gözümden kaçmadı değil tabi. bunların dışında elinde kamerasıyla “youtubea upload edeceğim” mesajı veren, upload ne demek sorusuna hızlıca cevap verebilecek, ortamın teknoloji takipçisi bilişimci çocuğuyla elinde megafonla bunlar bir şey değil msnle falan her türlü ideolojik ve sıcak sohbete varım diyen beyefendisi diğer not ettiklerim arasında.

şimdi söylemek istediğim şeyi benden çok önce ilker yasin söylemiş:

evet sayın seyirciler, elin zencisi, elin arabı ‘hat-trick’ yapıyor, bizim hakan’ımız, bizim oktay’ımız uyuyor

mustafa sarp asist yapar, siz yapamazsınız diyorum.

***(burada da parantezi açmak şart oldu şimdi, lütfen bağırıp ses tellerinize zarar vereceğinize fanzin falan çıkarın, söz uçar yazı kalır, değil mi ama, olmadı sivilin yazılarına yorum yazın. bu arada eğer üniversite birinci sınıftaysanız fanzin çıkarıcam diye boşuna kendinizi de etrafınızdakileri de -özellikle mail listenizdekileri- kasmayın, önce bir dersleri verip ikiye geçin, bi nefes alın hele)

hayat sevince güzel

bu lafı kim söylemişse baştan savma iş yapmış, çünkü detaya girmesi gerekiyordu. onun yerine detaya ben giriyorum, ayşecik’ten böyle bir şey beklememek lazım.

mart ayının gelmesiyle birliket… ehehehe yazının devamını tahmin etmek zor olmamalı. istanbullu okurlarım eğer kedi konulu bir yazı bekliyorsa daha vahşi olmalarını önerir ve en yakın hayvanat bahçesinin darıca’da olduğunu hatırlatmak isterim.

efendime söyleyeyim, otobüslerde metrolarda manitalara abanmalar, değdirme uğraşları, naz kırışlar, hadi ama nolurlar, fast food restaurantlarda menünün yanında manitayı götürmeler, kafelerde kıstırmalar, yalan romantizmler, öğrenci evlerine hadi akşam bize içmeye gidelim davetleri… hepsine son zamanlarda çok daha rastlar olduk değil mi?

yaz da geliyor. güneylere inmeler, festivallerde coşmalar, 35 derecede piyasa yapma çalışmalarına az kaldı. hayvanat bahçesine göndermediklerime şöyle gelsin de onlarla insanat bahçelerini konuşalım (a tribute to  otomatik portakal).

evet güzel insanlar, çok da bokunu çıkarmadan verin veriştirin birbirinize. aman köşe yazarı olacak kadar dolu olmayın yaşananlardan sonra. en sonunda da deftones olun bir güzel, diamond eyes tüm müzik marketlerde.

bir de insanın başka biriyle yeni ayrılık yaşamış eski sevgilileri tarafından aranmaya bu mevsimde başlanması ilginç bir durum. ben gelişine vurmaya devam edeceğim siz geldikçe.

blog ödülleri

Merhaba

Topluluk Blogları Kategorisi’nde yer alan http://www.62ytl.com adresli blogunuz, ön değerlendirme sürecinde incelenmiş ancak gerekli şartları sağlamaması nedeniyle kabul edilmemiştir. Bir hata olduğunu düşünüyorsanız lütfen bizimle iletişime geçin.

Blog Ödülleri Ekibi
www.blogodulleri.com

toplum bu tip bloglara hazır değil, biliyorsunuz. zaten pötibör bisküvi sponsorluğundaki bir yarışmayı kazanmak çok saçma olurdu. ayrıca kar amacı gütmeyen ticari kaygılardan arınmış bir kurum olduğumuz için sikimizde de değil. sik dedim de aklıma geldi. artık küfür etmemeye çalışıyorum. işbu konu hakkında geçen sene yediğim haltlar için linki takip edebilirsiniz. (#)

üniversiteyi kazandırıyoruz

Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü…

Sevgilisiyle üniversite yerleştime sınavı tercihi formunu doldurabilmiş şanslı erkeklerdendim ve bana yukarıdaki bölümü yazacağını söylemişti. Bu olayın aklımda kalması ise o an zihnimde beliren şeylere dayanıyor. Normal bir insan acaba o bölümün eğitimi, hocası nasıldır; mezunu ne çıkar diye düşünürken ben sevgilimin o zamana kadar bana neden vermediğini düşünüyordum.

evet, yuvarlakları taşırmadan…


Switch to our mobile site